Yüz Günde Bir Milyon Kişinin Öldürüldüğü Ülke: Ruanda ( 2 )

    Ana sayfaAfrikaRuandaYüz Günde Bir Milyon Kişinin Öldürüldüğü Ülke: Ruanda ( 2 )

GENEL DURUM


Ruanda ile ilgili yazıya kaldığım yerden devam ediyorum. Soykırımdan on sene sonra gezdiğim Ruanda güvenlik sorununu büyük ölçüde çözmüş durumda. Ama diğer alanlarda halen ayağa kalkmaya çalışıyor.


Soykırım sonucu azalan nüfus, geri gelen Tutsiler ve doğumlarla 1994 seviyesini yakalamış. Ülkede anasız-babasız kalmış çocuklara akrabaları sahip çıkmış. Fakat akrabaları da öldürülmüş olan büyük bir grup  çocuk var.Devletin bunlara bakacak ne durumu ne de kurumu var. Ailesiz çocukları sekiz-on kişilik gruplar halinde evlere yerleştirip evin ihtiyaçlarını karşılamışlar. Bu şekilde ailenin reisinin de çocuk olduğu ailelerde tam yüzbin çocuk barınıyor.
 
Nüfus yoğunluğundan dolayı aile başına düşen toprak çok sınırlı. Çiftçiler sadece kendi boğazlarına yetebiliyorlar. Hemen herkes tarımla uğraşıyor. Buna rağmen ülke yiyeceklerinin yaklaşık %30’unu ithal etmek zorunda. Ruanda hükümetinin bütçesinin beşte üçünü aldığı hibe yardımlar oluşturuyor. Yani yardım almazsa iş görmesi olanaksız. Buna karşın hükümet Afrika’nın adam başına en fazla savunma yatırımı yapanlarından.


Ruanda, soykırım sırasında aktif olarak görev alan ve herhangi bir  grubu soykırıma teşvik eden herkesi yargılayacağını ilan etmişti. Ama hangi yargıçla? Hangi mahkeme ile? Bunların hepsi soykırım sırasında yokolduğu için hızlı yargılama için iki ayrı hukuk sistemi getirilmiş; geleneksel ve çağdaş. Geleneksel sistem, köyün büyüklerinin suçluyu bütün köy sakinleri önünde yargılaması biçiminde. Bu sistem suçu az olanlar, örneğin sadece iki-üç kişiyi öldürmüş kişiler için geçerli. Bu mahkemenin sonuçları bağlayıcı. Çağdaş sistem, suçu daha ağır olanlara uygulanıyor. Yani soykırımda yönetici rolü oynamış olanlara. Bu durumda bildiğimiz mahkemelerde yargılama yapılıyor. Yargılamalar 1996’da başlamış ama şu anda bile yargılanma sırası bekleyen ikiyüzbin kişi var. Sıra bekleyenlerin hepsi hapishanede değil, bir kısmı köylerinde yaşamaya devam ediyor.


KİGALİ


Başkent Kigali 300 bin nüfuslu, tepeler üzerine kurulmuş, kasaba irisi bir yer. Şehir vadinin yakalarına kurulduğu için bir yere gitmek için ya iniyorsunuz ya çıkıyorsunuz. Böyle oluncaya haritada kısa görülen mesafelere gitmek uzun sürüyor. Yürümek istemiyorsak, ne yapacağız?  Şehrin her tarafında sıklıkla geçen dolmuşlardan birine atlayabiliriz. Tabii 14 kişilik bir dolmuşta bunun iki katı yolcu olmasına ses çıkarmamanız gerekiyor. Ya da taksiyle. Taksiler genelde iyi işaretlenmiş değil ama beyaz renkli olmaları kural. Taksi durdurmak için her türlü beyaz arabaya el sallıyorsunuz, duranın resmi taksi olması şart değil. Taksi olmasalar bile küçük bir bedel karşılığı herkes sizi taşımaya razı.


 Kigali’nin merkezinin hemen dışı gelişigüzel inşa edilmiş gecekondu mahalleri ile dolu. Buralarda elektrik su gibi hizmetler henüz yok. Kırsalda iş bulamayan yığınlar şehirde kısmetini aramaya başlamış. Sokakta yürürken  birileri devamlı size birşeyler satmaya çalışıyor. Seyyar satıcıların çoğu postane civarında, çünkü en fazla yabancı buraya geliyor. Postane önündeki satıcılar seyyar kelimesinin hakkını tam veriyorlar, çoğunun bir tezgahı bile yok. Sattıkları bir iki parça mal ellerinde size koşturup hemen pazarlığa başlıyorlar;


– Çanta yirmi dolar
-Yok istemem
-On dolar da olur
-Lazım değil
-Bak bari beş ver
-Lazım  değil dedim ya
-Tamam o zaman iki dolara vereyim.
–???


Döviz bürosundan  çıkıp  otele doğru yürümeye başladım. Çoğu zaman pek yapışkan olmayan satıcılar, döviz bürosundan yeni çıkan yabancının paralı olacağı düşüncesiyle üzerime üşüştü.


Hepsi ellerindeki gösterip diğerini bastırmaya ve satış yapmaya çalışıyor. Aralarından sıyrıldım tam caddeyi geçmiştim ki koşarak biri bana yetişti. Yetişti ama elinde  satacak malı yoktu. Tam yabancıyı yakalamışken elinde mal olmamasından pek rahatsız değildi. Hemen gözündeki güneş gözlüğünü çıkarıp:


– Gözlük ister misin, iyi fiyat veririm.
– O senin değil mi?
– Yok satılık, ne kadar verirsin.
– Benim gözlüğüm var.
dedim ve yürüdüm ama o kısa bir koşudan sonra önüme geçip eline kemerine atıp hızla çekti, çıkardı. Adam kızdı galiba beni kemerle saldıracak derken, o;


– Dur, dur kemer lazım mi? Tamamen deri , iyi kalite.


Üzerinden çıkardığı her şeyi bana satmaya çalışan bu yapışkandan kurtulmaya çalışıyorum ama nafile, yetişiyor meret. Arkama dönüp şöyle bir baktım. Ne göreyim bir eliyle kemerini tutarken bir eliyle de  pantolonunu tutuyor, orada biraz daha dursam bana donunu satmaya kalkacak.


– Don kalsın, ben gideyim.


dedim ve adam yok oluncaya kadar Ruanda gezimin en hızlı deparını attım. Siz siz olun cebinizde fazla para olduğunu anlayan seyyar satıcıların semtinden geçmeyin.


NYAMATA
 
Nyamata, Kigali’den 35 kilometre uzaklıkta küçük köy-şehir. Soykırım sırasında en fazla insanın öldürüldüğü yerlerden biri. Katliamın olduğu yerler aynen korunmuş, hiçbir şeye dokunulmamış. Bu nedenle Nyamata’yı görmek istedim. Kigali’de otogarına gidip orada etrafı bilir gibi duran birine Nyamata’ya nasıl gidebileceğimi sordum, anlamadı. Bir başkasına daha sordum, o da anlamadı. Bu şekilde etrafımda meraklı küçük bir kalabalık oluştu. Ama konuştukları ya Fransızca  ya da Kinyarwandaca. Sonuçta anlaşamadık,  biri beni kolumdan çekiştere çekiştere bir minibüse bindirdi. Nyamata zannedip sevindim, yolda parayi onumdeki yolcuya verip Nyamata deyince bu kez gardaki durum burada da tekrarlandı. Anlamadağım bir sürü şey söylendi, yolcular aralarında tartıştı. Sonuçta minibüs şehrin ikinci otogarının önünde durdu, şoför yine kolumdan çekip beni indirdi ve minibüsleri gösterdi.Neyse ki ikinci otogarda fazla uğraşmadan doğru minibüsü buldum. Minibüsler kapasitelerinin en az yarısı kadar fazla yolcu almadan kalkmıyorlar. Yerim kapılmasın diye minibüsten de inemedim. Aracın sıcak, nemli ve insan teriyle bezenmiş havasının zevkini uzun uzun çıkardım.


Şehri terk ettikten sonra 5-6 km kadar asfalt yoldan gittik, sonra araçtaki bayanlar hep beraber çantalarından başörtülerini çıkarıp başlarını sıkıca bağladılar. Bir anlam veremedim. Biraz sonra toprak yola sapıp, aracın içinde tozdan göz gözü görmez olunca nedenini anladım. Yol, geçen yağmur mevsiminde açılan derin oyuklarla  dolu. Şoför, sanki çok acele işi varmış gibi bu berbat yolda iyice hızlandı. Yolda çukurlara girip çıktıkça aracın camları kendiliğinden açılmaya, önceden yapılan kaynak işleri yüksek, ince bir sesle gıcırdamaya başladı. Çukurlara girip çıkarken bir yandan da koltuğa yapışmak lazımmış. Bunu öğrenmem için kafamı iki kez tavana vurmam gerekti. Sonuçta 30 kilometreyi 1.5 saatte aldık. Minibüsten indiğimde tüm organlarımın yer değiştirdiğine yemin edebilirdim.


Minibüsten inince daha toparlanamadan boda-boda’lar etrafımı çevirdi. Boda-boda, burada bisiklet/motosiklet taksilere verilen isim. Fazla iş olmadığı için birbirlerinden müşteri kapmak için ölümüne yarışıyorlar. Hepsi bir ağızdan nereye gideceğimi sorup bir yandan da çekiştiriyorlar. Hemen birini seçmezsem parçam kalmayacak.  Sürücüm 3-4 km ötedeki yer için ancak 30 cent istiyor. Gidiyoruz.


Nyamata’daki Katolik kilisesinde 1994 Mayıs’ında 1600 kişi öldürülmüş. Cesetler günlerce dokunulmadan kaldığı için çürümüşler. Bir kısmını köpekler yemiş (Bugün Ruanda’da köpek bulmak çok zor, çünkü halk ve özellikle ordu cesetleri temizlerken kızıp köpeklerin neslini kurutmuş).  Dolayısıyla ölüleri tanımak olanaksız hale gelmiş. Onlarda bütün geri kalan kemikleri gelişigüzel karışık dizmişler. Kilisenin “mezarlık” kısmına arka bahçede bir merdivenle iniliyor. İçeride çok ağır bir koku var, çürük et kokuyor. Mezarlık raflardan oluşuyor, raflarda yüzlerce iskelet var. Kafataslarındaki kurşun delikleri, satır izleri hemen dikkatinizi çekiyor.


Kiliseden sonra şehre dönüp minibüsü beklemeye başlıyorum. Yanıma gelen birkaç Ruanda’lı ile biraz İngilizce biraz Tarzanca sohbet ediyoruz.  Adamlardan biri Swahili (Sahilde konuşulan dil demek) konuşabiliyor.Swahilinin yarısı Arapça!  Türkçe’de de hatırı sayılır oranda Arapça kelime olduğu için Swahili ile Türkçe’yi karşılaştırıyoruz. Aynı anlamdaki kelimeleri söyleyip eğleniyoruz. Nereden aklıma geldiyse adamlara doktor kelimesini anlatıyorum, anlamıyorlar. Türkçe, İngilizce, Swahilice doktor kelimesinin anlamını bilmiyorlar. Sonra onlara hasta olunca ne yaptıklarını soruyorum; bir sürü şey anlatıyorlar ama anlattıkları içinde doktora gitmek yok. Hayatlarında hiç doktora gitmemişler.


Nyamata’dan dönünce Kigali’nin soykırım müzesini geziyorum. 1994 olaylarını en ince ayrıntısına kadar anlatmışlar. Herşey iyi güzelde müzedeki bir odayı da Türklerin Ermenilere yaptığı soykırıma ayırmışlar. Keyfim kaçıyor. Otele dönüyorum. Bu akşam erken yatacağım, çünkü yarın Uganda sınırındaki Ruhengeri şehrine geçeceğim. Orada dünyada sadece 600 tane kalmış dağ gorillerini izleyeceğim. Ruhengeri ve gorilleri, Ruanda ile ilgili üçüncü ve son yazımda anlatacağım.

5 yorum

  • Zeynep dedi ki:

    Ruanda yazının devamı da beğendim.özellik Nyamata’daki Katolik kilisesinde 1994 Mayıs’ında gerçekleşen ve sonrasında gelişen olay da çok ilginç

  • BÜLTER dedi ki:

    Ruandaya nasıl gittiniz üstadım… en dehşet fotoğraflar sergisinde her yıl bu ülkeden en az iki resim yer alır.

  • enise dedi ki:

    Sevgili Bülent bey’in sorusunu bende sormak istiyorum,nasıl gidilir ,buralara?.Çok güzel! elinize sağlık.

  • despina dedi ki:

    sevgili kurtbayram,
    filmini seyrettiğim zaman da çok etkilenmiştim. Film olarak ruanda ne derece gerçekleri yansıtıyor bilmiyorum ama çok etkileyici bir filmdi benim için. Haritada yerini bulamayacağım bir yerde milyonlarca insan ölmüş olması çok sürreel bir durum.

  • justinian dedi ki:

    İnsan bunları okuyunca iyiki Ruanda’da dünyaya gelmemişim diye şükür ediyor. Heyecanlı ve sürükleyici fakat manevi açıdan pek de iç açıcı olmayan bir seyahat olmuş bu sevgili Kurtbayram. Yine de hayatımda hiç gidemeyeceğim fakat olup bitenleri merak ettiğim yerlerdeki olayları bir Türk’ün gözünden okumak güzel. Seriye devam ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*