Yunanistan 2: Atina

Kemal Yalçın’ın yazdığı Emanet Çeyiz isimli kitapta beni en
çok etkileyen öykülerden biri de, Kayseri’den Yunanistan’a mübadele ile gelen
Lazaro’nun hikayesiydi. Kızı, gelip Kayseri’de bulmuş evlerini, bahçesinden
toprak götürmüş Yunanistan’a. Babası toprağı yastığının içine koymuş ve bir
ömür o yastığın üzerinde uyumuş yalnızca.

Aklımda hep bunlar dolaşıyor, kulağımda bir yandan hala
Haris Alexiou… Atina yolundayız, neredeyse konuştuğum herkesin, “orada
hiçbir şey yok ki…” dediği şehire gidiyoruz. Oysa ki, çok şey var bu
ülkede benim için ve bazen insanları anlamıyorum.

Kalambaka’dan 4.5 saatlik bir yolculuğun ardından iniyoruz
Atina’ya. Metroya binip gidiyoruz Monastraki’ye. Plaka’da bulunan
“Acropolis House” isimli otelde kalacağız, kişi başı 30 Euro kahvaltı
dahil fiyat… Otelleri araştırırken, Atina’da biraz hovardalık yaptım da,
azıcık pahalı bir otel ayırttım. Ödediğimize bence değmedi, otel çok güzel
olmakla birlikte oda, fakat odadan ziyade banyosu fazla küçüktü.

Otele giderken ilk kez krizin etkilerini hissetmeye
başlıyoruz, duvar yazıları başlıyor, bunlardan biri İngilizce yazılmış, özetle,
“iyi bir maaş ve vergisiz yaşam avantajlarıyla, hiçbir özelliğe sahip
olmasına gerek olmayan” birini arıyorlar Yunanistan Başbakanı olarak, ölü
ya da diri…


Otelimizin konumunun da avantajını kullanarak, yerleşip
biraz dinlendikten sonra, Plaka sokaklarını turlamaya çıkıyoruz. Biraz
Kemeraltı sokaklarını andırıyor, yayalara ayrılmış caddeler ve boydan boya
hediyelik eşya dükkanları…

 İlk dikkatimizi çeken, aslında bu kadar birbirimize
benziyoruz dememize rağmen, satış alanlarında çığırtkanlığın olmaması. Ayrıca,
bir dükkana girdiğinizde de size zaman tanıyor, başınıza ekşimiyorlar.
“Kriz sebebiyle kibarlaşmak zorunda kaldılar…” diyorlar aslında,
eskiden böyle değilmiş. Her ne olursa olsun, rahatça gezebilmek güzel.


Plaka sokaklarını arşınlayarak Syntagma Meydanı’na
gidiyoruz. Meydanda bir afiş dikkatimizi çekiyor, sonradan öğreniyoruz ki Yunanistan’da “Süleyman” adıyla gösterilen ve halen çok popüler olan Muhteşem Yüzyıl’ın bir parodisinin ilanı… Birkaç gün sonra buluştuğum Alex’in deyimiyle, “ucuz bir parodi” bu.


Türk dizileri Yunanistan’da halen epey popüler. Kanal gezerken bile otellerimizde kaç kez rastladık dizilere, Türkçe ve Yunanca altyazılı olarak yayınlanıyor diziler. Üstelik öyle takip ediyorlar ki, Hürrem’in tükenmişlik sendromundan bile haberdarlar.

Parlamento önünde bulunan Meçhul Asker Anıtı’nda nöbet değişim
merasimini seyredeceğiz. Bu anıt, Yunanistan’ın tüm savaşlarında hayatını
kaybetmiş isimsiz askerlere adanmış. İstediğiniz askerle fotoğraf da
çekilebiliyorsunuz, fakat fotoğraf çekilirken eğer uygun düşmeyen hareketlerde
bulunursanız askerler tüfeklerini sert bir şekilde yere vuruyorlar ve orada
onları gözetlemekle yükümlü olan asker gelip fotoğrafı sildiriyor. Fakat bu
durum da artık anlamlı olmaktan çok turistik hale gelmiş ki, nöbet tutan
askerler dışında herkes dalga geçme halinde… Askerlerin nöbet değişim
merasimlerindeki yürüyüşleri de zeybek’i andırıyor.


Zaten Atina’ya geç vardığımızdan, bu nöbet değişiminin
ardından hava artık kararıyor ve biz de yemeğin yolunu tutuyoruz. İlk gün için
adresimiz Paradosiako… (Voulis 44).

Ömrüm boyunca her gün kalamar yesem, “bugün de mi kalamar” diye
sormam herhalde. Üstelik bu kez daha önce yemediğim tarzda hazırlanmış bir
kalamar geliyor, kızartma değil… Lezzeti yerinde. Restauranttaki garson da
çok güleryüzlü. Bir sokakta, yol kenarında bir yer, ama tavsiye ederim.
Fiyatları da uygun, annemlerle birlikte yediğimiz yemekler şöyleydi: Kalamar,
köfte, bir bira, bir şarap, barbun, Yunan salatası… (44.20 Euro).

Yemekten sonra, Monastraki’ye gidip biraz oyalanıyor, etrafı
seyredip odamıza dönüyoruz.

Ertesi sabah kahvaltının ardından otelden çıkıyoruz,
istikamet Akropolis. Yolumuz Anafiotaki’den geçecek. Bu mahalle, Anafi
adasından Atina’ya gelip yerleşenlerin kurduğu bir mahalle ve aynen bir ada
atmosferini, Atina’da yaratmışlar.


Daracık merdivenli sokaklar, rengarenk panjurlu (çoğunlukla
mavi tabii) evler, beyaz boyalı duvarlar… Bu mahalleden geçerek, çok güzel
bir atmosfer eşliğinde varabilirsiniz Akropolis’in ana giriş kapısına…

Akropolis’in güney tarafından girişleri de var, fakat ana
giriş kapısı ayrı. Buradan aldığınız biletle (12 Euro), altı yere giriş
hakkınız oluyor. (Akropolis, Keramikos, Antik Agora, Roman Agorası, Zeus
Tapınağı ve Dionysos Tiyatrosu, üstelik hepsine aynı gün girmek zorunda da
değilsiniz ki yapmanız buraların açılış kapanış saatleri sebebiyle zaten zor.
Ayrıca Akropolis’in ana girişinde su satışı yok, garip ama bulamadık. Siz de
önleminizi buna göre alırsanız iyi olacaktır.

Akropolis’in tarihi ve önemi çok kereler anlatılmıştır bu
sitede, ben tekrarlamayacağım o yüzden. 



Akropolis sizin şehri seyretmenize de izin veriyor. Aslında bize sunulan Atina fotoğraflarındaki gibi, şehri tepeden seyredip, her noktadan tüm heybetiyle görülebilen bir yer değil burası, özellikle tarihi şehir kısmında çoğunlukla kısmen gösteriyor size kendisini... Ancak yanına kadar gidince anlayabiliyorsunuz ne kadar önemli ve heybetli bir yer olduğunu. Ayrıca burada uzun yıllardır süren restorasyon çalışmaları halen bitmiş durumda değil. Restorasyonun hangi aşamalardan geçtiğini ve neler yapıldığını da yine alana koydukları tabelalarla ziyaretçilere anlatıyorlar.

Atina’ya yukarıdan bakınca, karşınızda bir betondan şehir var,
fakat her yerinden tarih fışkırıyor. Yunanlar da
eserlerini kaptırmış, kaçırılmasına göz yummuşlar, gezdiğiniz müzelerde orijinal eserin hangi ülkede sergilendiğini de yazıyorlar yer yer. Aslında Yunanistan’ın da yaşadıklarını düşününce, onların da bir rahat nefes aldıkları söylenemez. 2. Dünya Savaşı yılları, ardından gelen iç savaş… Şimdi yeterli önemi
gösteriyorlar gibi görünüyor, en azından bir bilinçlenme var.

Akropolis‘ten ayrılıp, Yeni Akropolis Müzesi’ne doğru yola koyuluyoruz. 2009 yılında açılan bu müzenin yapımı esnasında da birçok tarihi buluntuya rastlanmış. Çanak çömlek dememişler, araştırmaya devam ediyorlar. Üstelik bu çalışmalar sizin gözünüzün önünde gerçekleşiyor. Kapıda da bir tabela var: “Önümüzdeki beş yıl içerisinde, bu tarihin üzerinden yürüyerek müzeye gireceksiniz…”

Bu müzeye giriş 5 Euro. Oldukça iyi hazırlanmış, epey vaktinizi harcayabileceğiniz bir müze burası. İçeride ayrıca çocuklara yönelik tanıtımlar ve çalışmalar da yürütülüyor, böylece çocukların da tarihleriyle bütünleşmeleri hedefleniyor, çalışmanın başlığı da rengarenk harflerle yazılmış: “Akropolis Müzesi’nde Bir Gün.”

Müzeyi gezdikten sonra ise müzenin restaurantında öğlen yemeğinizi yiyebilirsiniz, fiyatlar yine uygun…

Müze gezisinin ardından günün Hadrian Kemeri ve Zeus Tapınağı’na gidiyoruz.


Bu kemerin bir tarafında “burası Atina, Theseus’un antik şehri...” yazıyorken, diğer tarafında, “Burası Hadrian’ın şehri, Theseus’un değil…” yazmakta. Şehri ayıran bir nokta yani bu kemer aynı zamanda.

Zeus Tapınağı ile yan yanalar, dolayısıyla birlikte ziyaret edebilirsiniz.

700 yıldan fazla sürmüş buranın yapımı ve en nihayetinde Hadrian tarafından tamamlanmış. Burayı gezdikten sonra, yolunuz çok da uzak olmayan eski olimpiyat stadına düşebilir...

Her ne kadar Lonely Planet rehberinde ücretsiz olduğu yazsa da, Samsung tarafından yeniden düzenlenmiş bu stadyuma giriş şu anda 3 Euro ve bu fiyata ücretsiz verilen bir sesli rehber de dahil.

M.Ö. 4. yüzyılda ilk kez yapılan bu stad, yüzyıllar boyu kullanılmadan yattıktan sonra 1895 yılında restore edilerek, daha doğrusu yeniden inşaa edilerek, dünyanın ilk modern olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor ve 1995’te bunu tekrarlıyor. Bugün halen konserler gibi etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Müze dahilinde eski olimpiyatların afişleri ve meşalelerinin yanı sıra, stadın bölümleri de tanıtılıyor.

 

Stad gezisinin sonunda annemlerle ayrılıyorum, onlar otellerine dönüyorlar, ben ise öncelikle Syntagma’daki Public Store’a gidiyorum. Buradaki cdler bana çeşit olarak az, fiyat olarak fazla geliyorlar ve oteldeki resepsiyonistin bana tarif ettiği müzik markete yürüyorum. Yaklaşık yarım saat dolaşıyorum müzik markette ve nihayetinde 4 adet Haris Alexiou cd’si alıp çıkıyorum. Bir zamanlar bu cd’ler Türkiye’de de satıştaydı, fakat her ne olduysa oldu, daha ben toparlamaya başlayamadan piyasadan yok oldular.

Elimde cd’lerle Atina Bit Pazarı’na gidiyorum. Burası aslında Plaka’nın devamında, Monastraki meydanından girilen bir yer. Fakat plaka caddelerinde rastlamayacağınız kadar çok Çin malı kalitesiz ürünlere, düzensiz yerleşime burada rastlayabiliyorsunuz.

Bugün akşam yemeği için adresimiz “Tzatzikis and Mezedhes” isimli taverna

Öncelikle yemekten önce birer kadeh uzo ikram ediyorlar. Biz o esnada siparişimizi veriyoruz: Cyclad Salata, sardalya, biftek fleto, Maggie’nin dilimleri, patlıcan milföy ve Mythos biralar… (49 Euro).

Akşam için planımız ise Likabetus Tepesi’ne tırmanmak. Buraya funiküler ile tırmanıyorsunuz ve funiküler noktasına ya arabayla, ya da taksiyle gitmek durumundasınız. Syntagma Meydanı’ndan buraya taksimetre ortalama 6 Euro civarında tutuyor, yine de anlaşmadan binmemenizi tavsiye ederim, Atina’da taksiciler birazcık turistlerden fazla para almayı seviyorlar. Biz dönerken aynı mesafeyi 14 Euro yazan bir taksimetre ile döndük nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde…

Funiküler ise gidiş dönüş 7 Euro tutarında tırmandırıyor sizi. Harika bir şehir ve Akropolis manzarası bekliyor sizi bu tepede… Hazır çıkmışken yemek de yeriz diye düşünmeyin, fiyatlar uçuk durumda.

Ertesi gün… Annemler artık biraz yoruldular, dinlenmek istiyorlar ve ayrıca annem Plaka’dan azıcık alışveriş yapmak niyetinde. Ben biraz yalnız gezeceğim…

Hava biraz kapalı, şemsiyemi alsam mı diye düşünüp hava durumunu kontrol ediyorum, saatlik tahminlerde yağmur gözükmüyor. Şemsiye almamaya karar veriyorum, ilk hedefim Antik Agora.

Attalos Stoa’sına giriyorum ilk olarak ve burada bulunan müzeyi geziyorum. Yağmur başlamış…

Yine de çıkıyorum, Hephaestus Tapınağı’na gideceğim yine Agora’da bulunan, oraya sığınırım diye düşünüyorum. Yağmur şiddetini gitgide arttırıyor ve gidince görüyorum ki tapınağa giriş yok. Korunacak tek bir yer yok, Attalos’a geri dönmem gerekiyor. Dönene kadar sırılsıklam oluyorum, herkes oraya sığınmış durumda, yağmurun dinmesini bekliyorlar. Yunanistan’ın bize kötü bir sürprizi bu yağmur, ama olsun, bekliyorum. İnsanlar uyuklamaya bile başlıyorlar ve 1 saatin ardından yağmur diniyor, güneş kendisini gösteriyor hatta. Birkaç saate kalmıyor, o şiddetli yağmurdan eser kalmıyor.

Otele dönüyorum ilk olarak, tişörtümü değiştiriyorum ve birlikte çıkıyoruz. Olimpiyat ürünleri satan bir mağazaya rastlıyoruz, biraz orayı gezdikten sonra kardeşim için bir tişört alıyorum. Tişörtü satın aldığım kişinin soyadı “Aslanoglou”, büyükannesi İzmirliymiş, kardeşi de dahil oluyor sohbete, “komşu”, “kardeş” kelimeleri havalarda uçuşuyor. Yarı Türkçe, yarı Yunanca, biraz İngilizce… “Hoşgeldiniz” diyorlar bize ve ilk kez burada duyuyoruz, “biz sizi çok seviyoruz” cümlesini. Çok içten söyleniyor, laf olsun diye değil. Fakat bu cümlenin beni en etkileyen halini duymadım henüz, Kavala’da duyacağım.

Gülümseyerek ayrılıyoruz birbirimizden, öğlen yemeği zamanı… Monastraki’ye yakın bir noktada bulunan Goody’s‘de “pita gyros” yiyor ve ardından annemlerle de ayrılıyorum ben, Keramikos’a gideceğim. Burada antik mezarların yanı sıra, -kalıntısı bile– kalmamış bir şekilde de olsa Platon’un Akademisi bulunuyor.

Keramikos ardından ise Dionysos Tiyatrosu ve Herodes Atticus Odeon’u... Dionysos Tiyatrosu kullanılamaz haldeyken, Herodes Atticus Odeon’u 1960’ta restore edildikten sonra halen büyük etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Otele dönerken Parthneon‘un küçük bir modelini ve bir de hafiften büyükçe bir Zeus alıyorum kendime. Yemeğimizi tekrar Paradosiako’da yiyoruz, zira biraz acelemiz var ve burası otelimize çok yakın.

Ankara’da dış ilişkilerini yürüttüğüm tiyatro festivaline gelen Yunan tiyatro grubu Arena Tiyatrosu’ndan Alex’te buluşacağım. Otelin önünde beklerken buluyorum onu, bir kafeye gidiyoruz beraber. Festival günlerinden başlıyoruz sohbete ve ardından biraz Yunanistan‘dan biraz Türkiye’den bahsedip, en nihayetinde kendi hayatlarımıza getiriyoruz konuyu. Uzun bir yürüyüş yapıyoruz Atina’nın tiyatro salonlarına doğru.

“Ben tanıyorum” diyor lafın bir yerinde, “Haris Alexiou’yu…”
Ekliyor sonra, “bilseydim senin sevdiğini, buluştururdum sizi…”

“Bir dahaki sefere” diyorum, “hatırlatırım bunu…”

Takside başımıza geleni anlatıyorum, aynısı onların da başına gelmiş, ama bana söylememişler, Ankara’da Cebeci’den Şinasi Sahnesi’ne gelirken 100 TL almış taksici bunlardan. “Söylemeliydiniz bana…” diyorum, ben yokmuşum o an sahnede, sonra da, “bu bizim sorunumuzdu, seni uğraştırmak istemedik zaten” diyor. “Aynı…” işte diyor, “Atina’da da taksiler felaket durumda.”

Gece 12’yi geçerken ayrılıyoruz, otele dönüp uyuyorum. Ertesi sabah saat 6’da kalkacağız. Selanik yolları bekliyor bizi, belki de beni en çok duygulandıracak, en çok heyecanlandıracak yer. Hatta içimden geçen de şu ki, “Selanik’i gördüm ya, başka yere gitmesem de olur…” diye düşüneceğim, bu kadar olmuyor belki ama, Selanik’te olmak bir başka his yaratıyor üzerimde. “Selanik levhasını görür görmez, Selanik’e girdik, ben ağlamaya başladım…” demişti biri, böyle bir şehir burası ve aslında biraz da böyle bizim memleketlerimiz, buradan Anadolu’ya gelenler halen geldikleri yerlere memleketim diyorlar, Anadolu’dan gidenler hala Anadolu’ya

Amasyalı Yordan Amca’ya kulak verelim biz şimdi bitirirken yine Emanet Çeyiz’den, Türkçe türküler hala aklında:

“Konaklar yaptırdım dururum diye / Pencere koyverttim vururum diye / hiç aklıma gelmiyor ölürüm diye / Alim, Alim, oy Alim / Çaydan mı geçtin? / Yanakların kızarmış / Konyak mı içtin?…”

‘Sen de kadehimden bir yudum al, canım kardeşim, arkadaşım… ‘



11 yorum

  • REDGREEN dedi ki:

    Güzel bir yazı.elinize sağlık

  • NEŞE dedi ki:

    Geçen yazıda ne demiştim,dikkat isterim,”yazılar gitgite şahane oluyor” demiştim…Atina da ne var ki,diyenler lütfen bu yazıyı okusunlar…Hem duyguasal,hem tarihsel,hem de sanatsal bir yazı okuduk,geçmiş yıllarımızı,güzel Atina gezimizi andık,fiyatları öğrendik,kardeşleri yeniden keşfettik…Teşekkürler Midgard..

  • merakles dedi ki:

    İnsanın gezip gördüğü yerleri tekrardan hatırlaması güzel oluyor, çok hoş detaylar anlatmışsınız emeğinize sağlık.

  • arkutbay dedi ki:

    Atina’yı plaka ve tavernalardan ibaret sananlar bu yazıyı dikkatle okumalılar . Ellerine sağlık Midgard . Gerçekten hem içeriği hem de hitap şekli olarak mükemmel bir yazı . Atina’ya gideceklere ben de Aspro Alogo isimli uyduruk (!) bir lokantayı öneririm . Pire’ye inmediysen Atina’ya tekrar gitmen gerekeceğini de hatırlatayım . Sevgiler …

  • Midgard dedi ki:

    Siz de Yunanistan’ı başka anlatıyorsunuz Neşe Hanım. 🙂 Pire’ye o kısa süreli de olsa, yağmur taş koydu maalesef. Gideceğim, düşmem yakasından bu şehrin de, bu ülkenin de. 🙂 Çok teşekkürler herkese güzel sözleri için.

  • gezmen dedi ki:

    Midgard çok güzel bir yazı olmuş. 3 Kez Yunanistan’a gitmeme rağmen Atina’yı görmek kısmet olmadı.Eline sağlık.

  • Midgard dedi ki:

    gezmen, teşekkür ederim. twitter’dan takip ettiğim kadarıyla çok kısa aralıklarla da aynı yerlerde dolaştık bu bayram. Kavala’ya varınca fark ettim ki, Selanik’te Beyaz Kule’deydiniz benden 1 saat sonra. Kavala’da otelime varınca gördüm ki, sahilde yemek yiyorsunuz Kavala’da, biz de 2 saat önce oradaydık. Aslında rahatsız etme endişesi duymasam ve bir de yorgunluktan ölüyor olmasaydım, bir merhaba demeye gelmek isterdim. Bu konuyu yazılarda geçirecektim ama yeri gelmişken söyleyeyim dedim. 🙂

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Midgard,keşke mesaj atsaydın. Rahatsızlık ne kelime çok memnun olurdum. Yerini söylemen yeterli olurdu ben gelirdim yanına. İstanbul’a gelirsen mutlaka haberleşelim.Yazıda okumak çok büyük sürpriz olurdu 🙂

  • Midgard dedi ki:

    Aslında Kavala’da ne kadar olabilirse o kadar uzaktaydım Oceanis Otel’deydim, biliyorsunuzdur orayı tahminimce, artık bir başka sefere o zaman gene denk geliriz belki. 🙂 Çok teşekkür ederim, İstanbul’a düşüyor yolum ara ara, bir gün görüşmek üzere umarım. 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    1990 dan beri Kavala da aynı otelde,Oceanis de kalıyoruz…Resepsiyondaki görevli hanım bile değişmedi bunca yıldır,temiz ve merkezi…

  • Midgard dedi ki:

    Sanırım o hanımı da gördük evet, gerçekten temiz, merkezi ve rahat bir otel. Kavala yazısında da bahsederim elbet. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*