Yine BURSA’DAYDIM

”Bursa Hazine Sandığı yazısında 1. ve 2. seferlerimi anlatmıştım 
http://kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=39889 sıra 3. seferde.”

 3. BURSA SEFERİM

Bursa’ya üçüncü seferim 2012 yılının ocak ayında oluyor. Artık kendimi Bursa’ya çok yabancı hissetmiyorum. Bursa Otogarı’ndan 96 no’lu otobüse biniyorum. Bu kez batıdan, Çekirge’den başlayacak turum. Zira, Mimar Doğan Kuban ”Çağlar Boyunca Türkiye Sanatının Anahatları” kitabında, Murad  Hüdavendigar Camisinin mimarisinden çok övgüyle bahsediyor. Onun için önce bu cami hedefim.

Çekirge caddesi üzerinde Kültürpark, Atatürk Köşkü ve Çelik Palas Otelleri önceki turumda gezdiğim yerler. Kültürpark içindeki Arkeoloji Müzesi tadilatta olduğu için, bittiğinde kesin bir Bursa turum daha olacak.

       


Solda Karagöz Hacivat Müzesini, sonra Ormancılık Müzesini geçiyorum. Onaltımilyon yıllık ağaç fosillerinin sergilendiği, alanında ilk ve tek olan bu müze, Saatçi Köşkü diye bilinen  19. yüzyıl başlarında yapılmış bir bina. Sağda Kükürtlü Kaplıca’sını görüyorum, derken Çekirge Meydanı’nda otobüsten iniyorum.

Sağımda, yol seviyesinin altında muhteşem kiremitlerle kaplı kubbeleriyle Eski Kaplıca bana bakıyor. Bir adı da Armutlu Hamamı olan bu bu güzel yapı, Bizans döneminden bu yana,  Osmanlı dönemindeki yeni ilaveleriyle günümüze kadar kullanılıyor. Kervansaray Otelin işletmesinde olan kaplıcada, aslan başı çeşmelerden termal sular aktığını ve Bizans sütun başlıklarını biliyorum ama, tüm bunların erkekler bölümünde olması nedeniyle, broşürdeki fotoğraflarıyla yetinmek zorunda kalıyorum.
   

Ve hemen caddenin üst tarafındaki Murad Hüdavendigar Cami ve külliyesine yöneliyorum. Şunu Bursa’da çok açık şekilde farkediyorum ki, Osmanlı İmparatorluğunun ilk yıllarında ve ilk başkentlerinde yapılan camilerde, İstanbul’daki taş tekniğinden ziyade,  tuğla ve taş karışık duvar tekniği egemen. Ayrıca, camiler  oldukça sade, selatin camileri bile, iki ya da tek minareli.

Diğer külliyelerden farklı olarak, Hüdavendigar Camisinin üst katına  medrese odaları yerleştirilmiş. Başka camilerde tekrarlanmayan şekilde üst katta, ortaçağ mimarisini anımsatan geniş revak ve bezemeler yapılmış. Hüdavendigar ünvanı olan I. Murad’ın türbesi caminin bahçesinde, semte adını veren Çekirge Dede de türbenin giriş kapısının sağında bulunuyor.

      


Ocak ayının pırıl pırıl güneşli bir gününde, Çekirge caddesinden Altıparmak semtine doğru yürüyerek dönmeye karar veriyorum. Evliya Çelebi’nin uyuz hastalarına iyi geldiğini yazdığı Kükürtlü Kaplıcasının  fotoğraflarını uzaktan çekiyorum ama, kapının önünde bulunan sütun başlarını da görüntüleyeyim derken görevli ”yasak!” deyiveriyor.

Bu kaplıca kamu binası oluyormuş, fotoğraf çekmek yasakmış. Ben de bahçenin bir köşesinde, biraz virane duran Hatice Sultan’ın Türbesini çekerim ne yapalım diyorum. Kaplıca, Uludağ Üniversitesinin Rehabilitasyon Merkezi hizmeti veriyor.

Bu turumda görmek istediğim yerlerden biri de eskiden Yahudilik denen bölge. Çekirge caddesi istikametinden tesadüfen daldığım bir sokaktan daha yukarılara, ara sokaklara dalıyorum. Kah merdivenli, kah düz, dar sokaklardan çıkıp inerken, ana yolun hemen kıyısında, kendimi Arap Şükrü sokağı olarak bilinen, asıl adı Sakarya caddesi olan aradığım sokakta buluyorum. Meğer ne kolay yerdeymiş.
     

Burası, akşamları Beyoğlu’nun Nevizade sokağı gibi hareketli bir sokak. Yeni uygulamalarla bu yıl Nevizade’nin sokak masaları kaldırıldı mı bilmiyorum ama, Arap Şükrü Sokağın tüm meyhane ve balık lokantalarının masaları sokağa sıralanmış, akşama müşterilerini bekliyor. Bu arada sokak, resmi olmayan bu adı, babası Yemen’li olan, lokantacı Şükrü Dönmez’den alıyor. Çocukları baba mesleğini devam ettiriyor.


Bursa’da, Osmanlı zamanından önce, yahudi bir azınlığın bulunduğu biliniyor. Kraliçe İsabel zamanında  İspanya’dan kovulan yahudilerin bir kısmı da onbeşinci yüzyılda, Bursa’da bu bölgeye yerleştiriliyor. Mayorka adasından gelen sefarad yahudileri Mayor ve  Geruş Sinagoglarını kuruyor. Sokakta iki katlı şirin binalar da şehrin hafızasını yansıtıyor.


Yoluma Bursa’nın  gözde alışveriş merkezlerinden Zafer Plaza’ya doğru devam ediyorum. Niyetim tabi ki bu tarihi kentte alışveriş merkezi gezmek değil, onun hemen yanından trafiğe kapalı, nostaljik tramvaylı Cumhuriyet caddesi ve Hanlar bölgesini gezmek. Bursa’lıların tramvayı yeşil. Yeşil semti, Yeşil Külliyesi, Yeşil Bursaspor, Yeşil Bursa gibi, tramvay da yeşil. Sağlı sollu tek minareli küçük camiler, hamamlar, hanlar yol boyunca bir sağa bir sola dalmama sebep oluyor.

Bursa’da, ilçelerinde olanlar da dahil olmak üzere, 64 hamam varmış. Cami ya da zaviye yaptıran kişi, ona gelir sağlaması için genellikle bir de hamam yaptırırmış. Hatta aralarında, İstanbul’daki bazı camilerin vakıf geliri olması için yaptırılanlar da varmış.


   


Kapalı Çarşı, Uzun Çarşı, Tuz hanı, Fidan Han, Emir Han derken oldukça büyük avlusu olan Koza Han’da bir çay molası veriyorum. Sonra da, Ulucami’nin önünden caddenin  karşısına geçip, Hocalızade mahallesine doğru  tırmanmaya başlıyorum. Solda bir sokakta, eski bir Fransız misyoner kilisesi olan  Santa Maria Kilisesi kültür merkezi olarak hizmet veriyor.
   
     

Sağda bir başka sokakta tesadüfen karşıma çıkan Bursa Lisesinin eski binasına ve bahçesinin desenli çakıl taşı döşemesine hayran oluyorum. Atatürk’ün bazen iş, bazen dinlenme amaçlı 16 kez geldiği Bursa ziyaretlerinden birinde bu lisede Fransızca dersi veren, daha önce de kendisinin fransızca öğretmeni olan Nevruz Bey’in dersine girdiğini, daha sonra lisenin tarihçesini araştırırken öğreniyorum.
  


Pınarbaşı ve Maksem’in  sokaklarını da turlayıp, neredeyse Uludağ’a tırmanacakken bir iskender yesem artık diyerek, Tayyare Kültür Merkezinin yanındaki tarihi kebapçının yolunu tutuyorum. 1.5 metreye 2.5 metre ancak olan mutfağı, onunla orantılı boyutlardaki oturma salonundan ayıran bölmede sergilenen resimli porselen tabakları seyrederken gelen, cazırdayan tereyağlı iskenderimi yiyorum.


Saat beşten altıya doğru yol alırken, ben de Bursa’dan Orhangazi’ye doğru yol almak üzere, beni otogara götürecek olan  38 no’lu otobüse biniyorum. Bundan sonraki Bursa turlarım her seferinde bir ilçesine ya da köyüne olacak. Bekleyin beni Misi Köyü, Mudanya, Gemlik, Trilye, Siği, Gölyazı, Karacabey, çoğunuza daha önce gelmiştim ama olsun, bir daha geleceğim.
Kar, kayak, şömine, şarap denince akla gelen ilk yerlerden  Uludağ da ayrı bir kış gezisi rüyası olacak.

2 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Geçen kış Kervansaray’da bir hafta sonu geçirmiştik . Akşam meydanda çakma bir İtalyan Lokantasında yemek yedik . Şu Arap Şükrü Sokağını bilseymişim çok güzel olacakmış . Bir de meydanda çok güzel sucuk yapan bir kasap var , tavsiye ederim . Değişik ve güzel yerler öğrendik sayenizde. Çok teşekkürler .

  • NEŞE dedi ki:

    Çok güzel ve bilgi dolu bir yazı…Santa Maria katolik kilisesini ilk defa görüyorum,çok ilginç…Hüdavendigar camii benim Bursa daki favorimdir,çocukken bu camiinin çok yakınındaki bir otelde kalırdık her yaz…Hüdavendigar camii cephe olarak Erken Osmanlı mimarisinde bir ilktir,iki katlı cephe ,aynı çağda Peloponnes deki Arta bölgesi kiliselerinden ve Venedik saraylarından gelen etkileri yansıtıyor…Çok teşekkürler Tutu….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*