YASEMİNLİ TUNUS

Yaseminli Tunus

“Benliğimi hiçliğe bıraktığım bu uçsuz bucaksız sarı kum dünya beni alıp götürüyor. Kendimi evrenin içinde bir kum tanesi kadar ufak, fakat o kum tanesinin evreni oluşturacak kadar da büyük olduğunu hissediyorum…”

Tarihi boyunca Roma, Bizans, Arap ve Osmanlı egemenliğine girmiş daha sonra da 1881’de Fransa sömürgesi olmasıyla tanığımız Tunus, 1956 yılında bağımsızlığına Habib Burgiba ile kavuşup, onun önderliğinde birçok devrime imza atmış; Öyle ki birçoğunda da Atatürk’ü örnek almışlar. Bayrakları dahi kırmızı-beyaz ay-yıldız olmuş. Kolay değil tabi etkilenmemek, ülke tam üç yüz yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış. Bu günlerde demokrasi ile ciddi sınav verilen ülkede aslında herşey biraz da yasemin çiçeğine bağlı; yakın zamandaki yasemin devrimin adı gibi…

Yasemin ve karanfil kokuları içinde…
Fransız sömürgesinden kalma olsa gerek halkın neredeyse tamamı Fransızca konuşmakta. Çocuklara bile adres sorsanız size çatır çatır Fransızca cevap veriyorlar. Devletin milli gelirden eğitime ayırdığı pay oldukça yüksek. Ülkenin gelir kaynaklarından en önemlisi ise: Turizm; zeytin ve hurma da arkasından geliyor.

Coğrafyasına baktığımızda aslında Akdeniz’in kritik bir noktasında olduğunu görüyoruz; Doğusunda Libya, batısında Cezayir ile komşu, kuzeyine ise İtalya’ya bakan geniş kumsalları Akdeniz güneşi altında yanmakta. Ülkenin güneyi ise büyük Sahra çölüne açılan nefis bir kapı.

Tunus’un başkenti de ülkeyle aynı adı taşıyor. Modern bir şehir görünümündeki başkent, içinde daracık egzotik sokaklarıyla eski kent Medina’yı barındırıyor. Öylesine canlı mistik bir yapısı var ki o daracık labirent sokakların; insan kendisini yasemin ve karanfil kokuları içerisine bırakıp uçup kayboluyor. Yasemin’in Tunus halkı için özel bir anlamı var. Ulusal çiçek diye adlandırılan yaseminin, 16. yüzyılda Endülüsden geldiği biliniyor. Sokaklarda erkekler bile kulaklarında yasemin çiçekleri dolaşıyor. Ve bir erkeğin sol kulağına yasemin takması bekâr olduğunun da bir mesajı aslında. Aynı zamanda bu yasemini erkekler aşkının bir ifadesi olarak kız arkadaşlarına armağan ediyorlar yani bir bakıma güzel kokulu bir mesaj yasemin…

Başka bir zamanın şehri; Sidi Bou Said…

Başkent yakınlarındaki Sidi Bou Said ise şaşkınlık verici bir kent. Zamanında Fransız entelektüellerinin buraya sığınıp edebiyat, resim ve sanat için kaldıkları bu yeri görünce ruhum ve beynim “başka zamandasın” diyecek kadar beni etkilemişti. Bu yanılsama ile deklanşöre her dokunuşum zaman tünelindeki bu yolculukta büyülü fotoğraflar sundu bana. Öyle bir mekan ki her yer mavi, her yer beyaz. Bu olağanüstü atmosfer, aklı keskin sınırlarından koparıp uçurmak için yetip de artıyor bile. Küçük kasabanın içinde birbirleri ile yarışırcasına işlenmiş kapılar, cumbalar, köşe başında çiçek satan berberi kızları, karanfilli, sümbüllü verandalar, taş döşeli daracık sokaklar…

Her şey ama her şey o kadar etkileyici ki kendimi oryantalistlerin hissettiği kadar içine atıyorum; tam göbeğine. Bir ara Sidi Bou Said’de eski cami avlusunda oluşan Cafe Des Nattes de türk kahvesi yudumluyorum. Bir ara Akdeniz matriksinin sonu Cafe Des Chabaane’de “menta tea” … Kulağımın kenarına yasemin çiçeğinden bir tane takıp uçsuz bucaksız Akdeniz’e doğru içiyorum.

Hannibal Cartacada…
Binbir gece masallarındaki film setinden kopan bu sahneler gerçek üstü bir atmosfer içinde ve gelen herkesi içine çekmekte. Sidi Bou Said yakınlarındaki meşhur Cartaca ise şu an harabe durumda. Hayatını Roma ile savaşmaya harcayan meşhur kumandan Hannibalin kenti burası. Ordusunda filleri kullanan ve İspanyayı, Galya’yı geçip Roma’ya saldırmak isteyen ama basireti bağlanıp yenilen bir komutan… Cartaca, dünyanın en büyük mozaik müzesini de içinde barındırıyor (ikincisi Antakya’da). O muhteşem küçük taşların tek tek sabırla bir araya getirdiği resim, sanki binlerce yıldan o mesajları veriyor; “halen buradayız”. Ülkenin turizm merkezi Hammamet, birçok ünlü oteli ve çok ince muhteşem sapsarı kumlarıyla turistlerin gözdesi. Tabi eski kent Medinası da bir alışveriş cenneti. Başkentten buraya düzenli tren seferleri ve dolunca kalkan dolmuşlar var. Biraz daha ilerisindeki Sousse çok güzel bir liman kenti. Port El Kantooi limanı da olağanüstü ve tabiî ki plajları çok güzel. Buranın kırk beş dakika uzaklığındaki “El Jem” kenti ise muhteşem bir yapı olan Roma döneminden kalma kırk bin kişilik olağan üstü bir arenayı barındırıyor. Öyle ki Roma’daki benzerinden bile daha iyi durumda. Gladyatörlerin esir Afrikalılarla ve insanların vahşi aç kaplanlarla mücadelelerinin çığlıkları halen duvarlarında yankılanıyormuş hissi veriyor.

Yer altı kenti Matmata…
Buranın biraz daha doğusunda Afrika kıtasındaki Müslümanların ilk camiinin bulunduğu “El Kairouan” kenti var. Bu caminin sütunları Cartaca’dan getirilmiş ve aynı anda dokuz bin kişi ibadet edebiliyor. Camiye girmek için bir adım atıyorum ama içeriden bir sürü adam gelip beni engelliyor. Sonradan anlıyorum ki ibadetlerinin görüntülenmesini istemiyorlar. Biraz itişip kakışıyoruz ama buna rağman sufilerin zikirlerine ve olağan dışı görüntülerine aşık oluyorum. Tek bir kare fotoğraf ile buradan ayrılıyorum.

Çok daha güneye indiğimizde Ched El Jerid denilen tuz gölüne giriyoruz. Buranın en önemli yerleşim yeri ise: Tozeur. Geniş vahalar ve su kaynakları ile ünlü. Tabi ki meşhur hurma bahçelerini de görmeden gitmiyorum. Çıplak ayakla yirmi metrelik hurma ağaçlarına tırmanan “Hamasin” denilen bahçe bekçileri ömürlerinin neredeyse tamamını hurma işinde geçiriyorlar. Bunun karşılığı olarak ta ürünün 1/5’ni alıyorlar.

Tunus’un belki de en ilginç yerleşim yeri ise “Matmata” denilen kent. Burası öyle bir yer ki yürüdüğünüz sarı toprağın altı gravyer peyniri gibi mağara evlerini barındırıyor. Bilim kurgu filmlerinin sahne dekorunu andıran bu bölge, toprağın içine gizlenmiş barınaklarıyla sıcaktan korunmanın en etkin yolu olmuş. Halen yazlık ve kışlık evleri ile yaklaşık üç bin kişi yaşıyor bölgede. Yazlıkların kışlık evlerden tek farkı yukarı açılan fazladan bir penceresinin daha olması. Spielberg’in “yıldız savaşları” ve “kutsal hazine avcıları” filmlerinin sahnelerinin burada çekildiğini hatırlatalım.

Mutlak hiçlik; Sahra Çölü…
Ve tabi ki artık Büyük Sahradayız. Aracımızı çölün kapısı Douz kentine bırakarak ekipmanı develere yükleyip çöl rehberlerimiz berberilerle Sahraya adım atıyoruz. Buraya kimsenin yalnız girilmesine izin verilmiyor çünkü çölde bir süre yürüdükten sonra şöyle geriye doğru bir baktığınızda ayak izlerinin silinmiş olduğunu ve kocaman kum tepelerinin yer değiştirdiğini görüyorsunuz. Eğer yanınızda yön bulucu bir alet yoksa kaybolmanız kaçınılmaz. Çölde ilerledikçe, bu çok ince kumun vücudum da her yere nüfus ettiğini hissediyorum. İşte o zaman bize “başınızı ve açık yerlerinizi sarın” diyen berberilere hak veriyorum. Bu arada fotoğraf makinemin ve saatimin kum tozundan arızalandığını da fark ediyorum; üstelik güneş tepemde ve rüzgar esmiyor bile.

Sahra çölü bugüne kadar gördüğüm onca coğrafyanın arasında bana “hiçlik” duygusu olarak tarif edebileceğim şeyi yaşatan tek yer. Dünyanın bu en büyük çölü “hiçbir sesin” ve “hiçbir şeyin” bir anlam yüklü olmadan durduğu ve insanın kendi duyumlarıyla baş başa kaldığı tek yer.
Mutlak sessizlik ve hiçlik…

Benliğimi hiçliğe bıraktığım bu uçsuz bucaksız sarı kum dünya beni alıp götürüyor. Kendimi evrenin içinde bir kum tanesi kadar ufak, fakat o kum tanesinin evreni oluşturacak kadar da büyük olduğunu hissediyorum. Bir avuç sapsarı kumu alıp gökyüzüne savuruyorum bir avuç benle beraber.

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Anlatım şahane,fotolar şahane,gidilen ülke de bence şahane,çünkü son olaylar nedeni ile Tunus u adım adım araştırdım ve çoook okudum,anlattıklarınız benim için güzel bir cila oldu…Aramıza hoş geldiniz,teşekkürler…

  • abt_smyrna dedi ki:

    Çok tanınan turizm merkezlerindense biraz Tunus’a Fas’a gidip zaman geçirmek keyifli olabilir. İşte o zaman hiç de diğerlerinden farkı olmadığını ancak”farklı” olduğunu görebiliriz. Elinize sağlık!

  • ysmaydn dedi ki:

    5 ay önce Tunus’da rüya gibi bir balayı geçirdik.O kadar muhteşem anlatmışsınız ki,sayenizde Tunus’u 2. kez gezmiş oldum.Elinize ,yüreğinize sağlık..

  • DEEP73 dedi ki:

    tunus hep merak etmişimdir kültürlerini insalah bu sen düsünüyorum ..O kadar güzel yazmısınızki gercekten okurken insan kendini zaman tüneline girmiş gibi hissediyazınızı okuyunca tunusta ne kadar güzel yerler oldugunu bir daha sayenizde öğrenmiş oldum bu yazıyı kendimize kılavuz alarak bence tunusta güzel bir kesif yapabilir insan resimler gercekten çok iyi tesekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*