Volga Volga: Beyaz Geceler

 KARIŞIK FOTOĞRAF ALBÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

VOLGA VOLGA 17.07.2009-28.07.2009

image001 image002 image003 image004 image005 image006 image007 image008

image009 image002image010image002 image011 image002image012

image013

ANLATAN: AYÇİN SOYGÜR

17 Temmuz 2009 Cuma

Saatlerimiz 03:15’de çalmaya başlıyor birlikte.. Saatlerimiz lafın gelişi, telefonlarımızın alarmları işte… Uçağımız 08:40’da Atatürk Havalimanından kalkacak. 04:00’de Kadıköy’den İETT otobüsüne bineceğiz. Tuğba ve Gönüllü ailesi Kozyatağı’ndan Havaş’la gelecekler. Saat 4 oluyor, otobüs yok ortada.. Durağın yanında bekleyen taksici biraz önce gelen S.Gökçen otobüsünün şöförünün o otobüsün gelmeyebileceğini söylediğini iletiyor. Bizden başka bir yolcu daha var. Başka bir otobüsün şöförü plantonluktan bir numara veriyor, o numaraya soruyoruz, telefona çıkan İETT imamı o seferin (ki havaalanına günün ilk seferi) kaldırıldığını söylüyor. Köpürüyoruz “nasıl olur, internet sitesinde de duraktaki tarifede de o saatte sefer görünüyor”, “yapacak bir şey yok” diyor yetkisiz yetkili…

Taksi şöförü 20’şer liraya götüreceğini söylüyor.. Diğer yolcuyla birlikte taksiye binmek zorundayız. Havaş’a gitmeye zaman var ama daha bile pahalıya gelecek o durumda… Neyse, her zamanki gibi herkesten önce buluşma yerindeyiz. Bir süre sonra Hakan, Gülten, Doğa ve Tuğba da geliyor. Otobüste tanışmışlar… Bu kez de Pronto yetkilisi bir türlü gelmek bilmiyor. Neyse ki bizim grubun pasaportları var, vize nedeniyle pasaportları da Pronto’dan gelecek olanlar var, onlar iyice geriliyorlar. O arada check-in başlıyor, orada işlemlerimizi tamamlıyoruz, sonra biz pasaport kontrol kuyruğuna giriyoruz, Hamit’le Hakan Pronto görevlisinden çok da gerekli olmayan ıvır-zıvırı almaya gidiyorlar.

Bu kez World’ün lounge’unda ediyoruz kahvaltımızı… Hamit sabah sabah Bailley’s içiyor, bedava Bailley’s baldan tatlı.. J Uçak saati gelmiş, Hamit’e rağmen uçağa en son biz biniyoruz. E Hakan da var ne de olsa.. J Uçak pek dolu sayılmaz. Bize en arkadan 6 koltuğu vermişler ama kimse olmadığı için herkes bir üçlüye dağılıyor neredeyse, gazeteler yayılıyor, Tuğba kafası koltuğa değer değmez uyuyor, ta ki tekerlek Sheremetova’ya değene dek… Doğa da havaalanına gelmeden kulağına taktığı i-pod’unu dönüşte eve vardığında çıkartıyor zaten.. Tabi arada şarjı bittiği zamanlar hariç… J

image014  image017

Moskova’dayız, pasaport kontrolünden son çıkanlar da biziz, ilginç.. Gerçi en arkada oturduğumuz ve sadece ön kapı açıldığı için çok da garip değil ama Hamit’in doğasına aykırı işte… Çıkışta rehberimiz Yusuf Nuraydın karşılıyor bizi.. Bu tura niyetlenince Hamit kitap araştırması yapmış ve “Volga Volga” diye bu turu anlatan bir kitap bulup almıştı, Yusuf Bey bu kitabın da yazarı. Bizim aile Diş Doktorumuz Nurcan (pardon) Kuzey Kanturalı Bey’e de acaip benziyor J… Havaalanında bir miktar para bozdurmamızı öneriyor. Hamit, Hakan ve Tuğba onunla gidip para bozduruyor. 20 Ruble 1 TL civarında… Sonrasında havaalanından çıkıp otobüsle limana varıyoruz. Liman binası 1930’larda yapılmış, şekil olarak da bir gemiye benzetilerek inşa edilmiş.

 image019 image021

image023 image025

Gemiye girerken Rus müzikleri ile ve geleneksel tuz ve ekmekle karşılıyorlar. Ekmekten bir parça koparıp tuza batırıp yiyorsunuz, zehir gibi bir şey oluyor.. J Herbirimize geminin adı, Moskova ve St.Petersburg’daki limanların adı ve adresleri, telefonları, en yakın metro istasyonlarının ve oda numaralarımızın yazılı olduğu kartlar veriyorlar ve kamaramıza iniyoruz. Amanın o da ne, şok şok şok… Bizim banyo kadar bir kamara, biri daracık girişin sağında, diğer ikisi de odanın son kısmı olan kamara pencerelerinin altında divandan bozma ve duvara katlanabilen üç yatak, iki dolap, yatakların üstünde birkaç raf ve duvarlarda birkaç askı.. Ha bir de mini mini piknik tip bir buzdolabı. En komiği de banyo kısmı… Giriş kısmının sağındaki yatağın tam karşısındaki kapıdan girince solda klozet, sağda da minicik lavobo ve ayna falan var. Klozetin yanında da bir banyo perdesi var toplu durumda duran. Yıkanmak için o perdeyi çepeçevre saran rayda açınca kapı ve klozet perdenin dışında kalıyor. Lavobonun musluğu da duş başlığı şeklinde ve uzunca bir hortumla lavobonun üstündeki deliğe oturtuluyor. Onu çekip tepedeki yuvaya oturtup muhteşem bir banyoya kavuşuyorsunuz.

image027 image029

Bavulları nereye koyacağımızı da şaşırıyoruz. Yarım saat kadar sağa sola baktıktan sonra bulabildiğimiz en uygun şekilde yerleşiyoruz. Öğleden sonra herhangi bir gezi falan yok. Biz kendimiz çıkıyoruz. Limanın olduğu parktan çıkıp yolun karşısına geçiyoruz. Yine bir park var, onu da geçince küçük bir pazar, ardından döküntü otobüslerin bulunduğu bir durak var, metro istasyonu da buradaymış. Etrafta ilginç bir şey yok. Rus kızları rahat giyimleri ve çivi topukları ile etrafta salınıyorlar. Çoğunun elinde sigara… Bir de sağa sola bırakılmış içki şişeleri gözümüze çarpıyor sıklıkla… Bu tüm gezi boyunca değişmeyen bir ayrıntı olacak… Zaten isteseniz de atmak için çöp bulmak çok zor Rusya’da… Sanırım bu nedenle içki şişelerini yol ve duvar kenarlarına genellikle de dik olarak bırakıveriyorlar…

image031 image033

Caddede turlayıp bir büfeden bira falan aldık.. Efes de var, biz de onu tercih ediyoruz. Limanı da içeren parka gelip çimenlerin üzerinde birer bira içiyoruz. Saat 19:00 oluyor, yemek vakti… Ruslar ‘ın yemek servisinde öncelik hep salatada… Sonra çorba ve ana yemek geliyor. Öğlen yemeği de akşam yemeğinden daha önemli. Akşam nispeten daha hafif yemekler oluyor. Gemide yemek servisi yapan garson kızlar çok sempatik.. Hele bir Sveta var, kıza bir mıknatıs yapıştırıp buzdolabına magnet diye as…. Yemekler fena değil. Biraz farklı tabi ama yenmeyecek gibi değil.

 image035 image037

Yemekten sonra yine dışarı çıkıp parktan geçip metro istasyonuna gidiyoruz ve şehir merkezine, Kızıl Meydan’a geliyoruz. Metro oldukça ucuz, 22 Ruble, yani 1.1 TL… Rusya için hep çok pahalı deniyordu ama ulaşım, yiyecek-içecek ve hediyelikler oldukça uygun fiyatlara… Büyük şehirlerdeki kira fiyatları çok uçukmuş ama.. .

image039 image041

Kızıl Meydan’a giriş kapısından geçip karşıda Aziz Vasili Kilisesi’nin soğan kubbelerini görünce insan büyülenmiş gibi o tarafa yöneliyor. Muhteşem bir meydan.. Hele akşam saatlerinde ışıklar altında müthiş… Zaten Aziz Vasili’nin benim deyimimle pasta kulelerine bakmaya doyulmuyor ki… Sağda Kremlin’in yüksek duvarları ve Lenin’in mozolesi, solda ışıl ışıl, Rusya için bir alışveriş merkezinden çok daha fazla şey ifade eden GUM (Gosudarstvennyi Universal’nyi Magazin-Evrensel Devlet Magazini) ve karşıda rengarenk soğan kubbeleriyle Aziz Vasili Kilisesi… Büyülenmiş gibi meydanda koşturarak, yerlere oturarak hatta uzanarak ve yüzlerce fotoğraf çekerek zaman geçirdik. Yorgun argın metroyla limana döndük. Oldukça geç bir saat. Metrodan inince önce ters tarafa falan gidip yolu biraz zor bulduk. Gemiye girince de kendimizi yataklara dar attık.. E zaten yataklar da daracık… L

18.07.2009 Cumartesi

Sabah sanırım 7:30’da kalktık. Hemen kahvaltıya geçiyoruz. Tüm yemekler aynı salonda yeniyor. Ve herkesi masası belli.. Sanırım odaların fiyatına göre oturma yerleri de belirlenmiş ki biz ucuz kamara yolcuları bizim gruptaki cam kenarı olmayan tek masaya sahip olma ayrıcalığı bizim J.. Çeşit az ama yeterli, kaşar ve salam mutlaka var, değişen bazı çeşitler var.. Meyveli yoğur, poşet çay, kahve, meyve suyu, tatlı ve tuzlu ekşimik gibi bir şey, domates, salatalık, kırmızı ve sarı biber… Bir de sıcaklar var diğer başta, sosis, yumurta ve genelde bizim damak tadımıza pek de uymayan şeyler oluyor o tarafta.. Mesela ilk sabah orada kızarmış ve güzel görünümlü bir şey var, alıyoruz.. Ama tadınca hayal kırıklığına uğruyoruz, yumuşak, krema gibi ve tatlı garip bir şey…

image043 image045 

Dokuzda otobüsümüze binip şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Yolda bir sürü çok geniş ve çirkin, Sovyet döneminden kalma sosyal konutlar görüyoruz. Devasa binaların içindeki daireler küçücük küçücükmüş… Şehir merkezinde bugünkü durağımız bizim akşam gittiğimiz Kızıl Meydan…Yolda Stalin zamanında yapılan ve birbirinin tıpatıp aynı olan Yedi Kızkardeş denilen binalardan birini gördük. Bu binaların kimi bakanlık binası, kimi üniversite, kimi de konut olarak kullanılıyormuş. Şu an bir sekizincisi de rezidans olarak oldukça lüks bir şekilde inşa ediliyormuş.

image047 image049

Kızıl Meydan akşamki büyüsünü kaybetmiş gibi.. Ama Aziz Vasili yine çok güzel… Meydanda uzunca bir serbest zaman veriliyor. Hamit aylar önce İstanbul’dan internetten satın aldığı Bolshoy biletlerini almak üzere Bolshoy binasına doğru gidiyor. Dönünce telefonu çaldıracak ve GUM’un köşesinde buluşacağız. Biz de meydanda biraz dolaşıp GUM’un içine giriyoruz. İçerisi çok çok güzel… Mağazalarda oldukça pahalı ve ünlü markalar var. GUM’u dolaştıktan sonra dışarı çıkıyoruz, Hamit hala ortada yok… Biz de meydanın dışındaki tezgahlara gidiyoruz. Rengarenk boyalı matruşkalar, magnetler, mataralar vb. hediyelik eşyalar dolu…Bir tezgahtan magnet aldım. Rengarenk tezgahlar herkese, özellikle de bana öyle çekici geliyor ki.. J

Epey sonra Hamit telefonu çaldırıyor. Zaten grupla buluşma saati de gelmişti… Meğer gişe saat 11:00’de açılıyormuş. Bir saat orada beklemek zorunda kalmış… Biletleri almış neyse ki, bir aksilik çıkmadan… Yeniden otobüse biniyoruz… Kurtarıcı İsa Katedral’ine gidiyoruz. Nehir kenarında altın sarısı soğan kubbeleri olan bir katedral. Stalin zamanında din yasaklandığına yıkılmış. Sonra komünizm yıkılınca aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Önünde uzanan köprüye çıkıyoruz. Burada kısa bir fotoğraf molası veriliyor. Köprüde gelin ve damatlar var, fotoğraf çektiriyorlar, onları da çekiyoruz, bize de poz veriyorlar… Bir de köprünün demirlerine kilitler takılmış, bazıları normal asma kilit, çoğu da estetik, bu iş için üretilmiş rengarenk kalp ve değişik şekillerde kilitler, sanırım dilek dilemek için yapılan bir şey bu…

image051 image053

Köprüden Deli Petro’nun kocaman bir heykeli de görünüyor. Katedralin içini gezmeden tekrar otobüslere binip gemiye döndük. Öğlen yemeğinde yine salataları masada buluyoruz… Sonra çorba ki sadece öğlen yemeğinde veriliyor, porselen büyük kasede geliyor, kendi servisini yapıp istediğin kadar alıyorsun… Ana yemek, tatlı veya meyve ve çay-kahve de var… Yemekten hemen sonra toparlandık ve hazırlandık. Öğleden sonra programımız yoğun. Akşam da gemiye uğramadan Bolshoy’a gideceğimiz için olabildiği kadar şık giyindik… Hamit’le Hakan bile pantolon gömlek giydi, o kadar söliim.. JJJ

Metroya yürüyüp şehir merkezine geliyoruz. Önce gideceğimiz yer Nazım Hikmet’in mezarının bulunduğu Novedevichi Manastırı… Hamit gemide resepsiyon görevlisi ve şirinlik muskası Ksena’ya gideceğimiz yerleri metro haritasında işaretletmiş… Metrodan indikten sonra 10 dakika yürüme mesafesinde Novedevichi Kilisesi’ni buluyoruz. Önünde birkaç tane limuzin, gelin damat ve kalabalık bir grup var. Limuzinlerin önünde alyans, çiçeklerle süslü ve bazıları beyaz, bazıları pembe.. Burada işin raconu bu anlaşılan… Normal bir gelin arabası göremedik. Sonraki günlerde bir tane de çok eski bir arabadan yapılmışını gördük ama en güzeli de oydu aslında… Neyse, Hamit kapıdaki polise mezarlığı soruyor, buradan değilmiş giriş, ilerde bir yer tarif ediyor.

Biraz daha yürüdükten sonra mezarlığın girişini buluyoruz. Girişte tabelada içerde yatan ünlülerin bulunduğu adalar gösterilmiş. Nazım’ı buluyoruz, hangi ada olduğunu öğrenip içerde biraz aradıktan sonra buluyoruz. Vera’nın mezarı da hemen Nazım’ın önünde, yanında da bir çınar ağacı var.. Burada daha pek çok ünlünün de mezarı ve bir sürü de ilginç heykel var ama onları arayıp bulmaya vaktimiz de yok isteğimiz de.. Nazım’ı ziyaret ettik ya…

image055 image057 image067 image069

Tekrar metro ile şehre dönerken ekstra metro turunu yapan bizim grupla da karşılaşıyoruz. Bu arada bizim Küba’daki prof’a benzediği için (huy olarak) Hocanım diye şifrelediğimiz, Türkiye’nin ilk kadın subayı olduğunu günde birkaç kez vurgulayan bilmiş teyzemiz soyulmuş. Rusya’nın hırsızı bol, bizim grup tur boyunca üç kez bu tür girişimlere uğramış.

Metrodan çıkıp Abrat Sokağı’na giriyoruz. Doğrusu hayal kırıklığına uğruyoruz. Ünlü Abrat Sokağı’nın girişinde ressamlar ve karikatüristler turistlerin resmini ve karikatürünü yapıyor… Sonrasında da Kızıl Meydan’ın çevresinde gördüğümüz hediyelik eşyaları oranın iki katı fiyata satan dükkanlar ve kafeler var, hepsi bu… Ekstralara katılmadan ekstralardaki yerleri kendimiz gezecek olmamız ve zaman sorunu, küçük grubumuzun da inadına ağır hareket etmesi ve sürekli aynı soruları sorması Hamit’i geriyor anlaşılan… Ben biraz alıştım ama insanlar Hamit’in bitmez tükenmez enerjisine ayak uydurmakta güçlük çekmekte haklı sayılırlar..

image059 image061

Sokağın diğer ucunda 7 Kızkardeş’ten biri önümüzde… Onun yakından fotoğraflarını da çekiyoruz. Önümüzdeki cadde inanılmaz geniş. İç çemberi oluşturan caddelerden birisi bu.. Moskova’nın merkezini çevreleyen bir iç çevre yolu ve onun altında aynı şekilde bir metro hattı var, bir de daha dışta bir çevre yolu daha var… Arbat’a girdiğimiz uçta buluşma noktasına giderken bizimkileri oraya yakın bir kafe’de bulduk.. Yine metroyla Teatralnaya’ya gidiyoruz, Kızıl Meydan’la aynı istasyonun farklı çıkışları bu, Bolshoy’dan dolayı bu adı almış. Bolshoy’un asıl binası yıllardır tadilatta. Hemen yanındaki küçük salonda The Flames of Paris (Plamya Parija-Paris’in Alevleri) bale gösterisini izleyeceğiz.

image063 image065

Kızıl Meydan’ın önündeki elişi tezgahlarının önünden geçerken birkaç parça bir şey alıyoruz. Magnet, matara vs… O kadar renkli ve çeşitli ki insan dayanamıyor. Alışveriş bitip toplanınca bakıyoruz ki Tuğba ve Gülten yoklar… Dağılıp arıyoruz, yok yok yok… Gülten’de cep telefonu da yok.. Gönüllü ailesi bu konuda rahat ve kendinden emin, kaybolmaya karşı bir önlemleri yok.. Tuğba da Yusuf Bey’den bir hat ve kart almıştı, neyse ki Arbat’ta ona kontör yükledikten sonra Hamit denemek için çaldırmıştı, numarası o nedenle var. Onu arıyoruz, birkaç denemeden sonra cevap veriyor. Bolshoy’a doğru gidiyoruz diyorlar… Çok da az zaman var. Biz de hızla o tarafa hareket ediyoruz. Neyse ki sorun çıkmadan buluşuyoruz.

İçeri girince, asıl bina olmadığı halde buranın şıklığını görünce asıl binanın kapalı olmasına bir kez daha hayıflanıyoruz. Bizim yerimiz balkonda, Hamit yan yana bulabildiği bir 3, bir 2 ve bir de 1 kişilik yeri aldığı için Gönüllü’ler üç kişilik bir aile olarak en güzel yere geçiyor. Biz biraz daha yan tarafta iki kişilik yere geçiyoruz. Tuğba’ya kalan yer iyice çapraz ve sahnenin bir kısmını görmüyor.. Bakınırken gonglar çalıyor, ışıklar kararıyor, bizim yanımız boş, Tuğba’yı çağırıyoruz, güç bela oradan çıkıp bizim yanımıza geliyor ama devamlı matine oynatan Beyoğlu sinemaları gibi kapı bir türlü kapanmıyor. Oyun başlamış olduğu halde yerin sahibi gelmez mi.. Hamit koltuğunu Tuğba’ya bırakıp diğer tarafa gidiyor. İlk perdeyi Hamit yarım yamalak izliyor. İkinci perdede Tuğba ısrarla diğer tarafa geçip bu kez o ikinci perdeyi yarım yamalak izliyor. Neyse, zaten eleştiri yazacak halimiz yok, hepimiz Bolshoy’da bir bale izlemiş olmanın keyfiyle çıkıyoruz dışarı… Oyun Fransız Devrimi’ni anlatıyor ve gerçekten çok güzeldi… Mark Twain hızlı okuma kurslarına devam ettikten sonra “Nasıl, gerçekten başarılı oluyor mu?” diye soranlara “Evet, en son Savaş ve Barış’ı okudum, olay Rusya’da geçiyor” demiş ya, bizim bale eleştirisi de o hesap.. J

image071 image073 image075 image077 image079 image081 image083 image085

19:00’da başlayan oyun’dan 21:00 gibi çıkıyoruz. Ortalık hala aydınlık… Biz metro turunu şimdi yapacağız. Hamit gezmemiz gereken 12 istasyon işaretlemiş. Hepsi ayrı bir temayı, ayrı bir sanat akımını yansıtan sanat eseri istasyonlar; Ploşçad Revalyutsi (Devrim Meydanı), Mayakovskaya, Novokuznetskaya, Teatralnaya, Beloruskaya, Kievskaya, Park Kulturi, Komsomolskaya vs.. Kiminde heykeller, kiminde mozaikler, kiminde resimler var… Hepsi muhteşem… Devasa avizeler de cabası… Moskova’nın ve dünyanın en derin istasyonu olan Park Pabedu’ya da gidiyoruz, 97 m. derinlikte, yürüyen merdiven bizimkilerden daha hızlı olduğu halde üç dakikada çıkıyoruz yukarı.. Tabi aynı sürede tekrar aşağı iniyoruz. Bir de küçük ayrıntı: İstasyon isimlerini anons eden ses erkek ise metro Moskova’nın dışından merkeze doğru, kadın ise merkezden dışa doğru gidiyorsunuz demektir .. (Ayrıntılı bilgi için: http://www.rusyadayiz.biz/ks_metro.htm )

image087 image089 image091 image093 image095 image097 image099 image101 image103 image105

Turumuz bittiğinde herkes haşat durumda… Bir de metrodan limana yürümek tam işkence. Gemiye gelince ben hemen yatıyorum. Diğerleri birer bira içmek için güverteye çıkıyorlar.. Orada bir şey olduysa onlar yazsın artık.. J

19.07.2009 Pazar

Sabah yine erkenden kalktık ve kahvaltıya çıktık… Haşlanmış yumurta da var bugün. Kahvaltıdan sonra otobüse binip Kremlin turu için şehir merkezine doğru yola çıktık. Saat 10:00’da Kremlin’in kapısındayız. Zaten önceden randevu alınmıştı… Gruplar yeni yeni gelmeye başlamış… Bizi Rus rehberle gölge bir yere bırakan Yusuf Bey giriş için gerekli prosedürü yerine getirmek için içeri giriyor. Aradan epey bir zaman geçiyor, gelen giden yok. Rus rehber Yusuf Bey’i aramaya başlıyor. Bulamayınca gittikçe uzayan kuyruk daha da uzamadan yetişebilmek için Hamit’e haber verip kuyruğa giriyor. O arada Yusuf Bey içerden sesleniyor ama epey bir zaman duyuramıyor, neyse sonuçta yine Hamit fark ediyor ve Rus rehbere haber veriyor. Grubu Yusuf Bey’in çağırdığı yerden kuyruğa girmeden içeri alıyorlar…

Kremlin Sarayı’nın çok da etkileyici bir tarafı yok açıkçası… Girişte Sovyet döneminde yapılmış çirkin bir bina var… Karşı tarafında da devlet başkanlarının ofislerinin olduğu binaları görüyoruz. Biraz ileride dünyanın en büyük toplarından birisi olduğu söylenen topla fotoğraflar çekiyoruz. Ve daha ilerde de dünyanın en büyük çanı yerde bizi bekliyor. Bu çan 218 ton ağırlığında ve 81 m.’lik Büyük İvan Çan Kulesine takılmak için hazırlanmış ama takılma sırasında düşerek kırılmış. Kırılan parça yanında bırakılmış ve o şekilde ziyarete açılmış…

 image107 image109 image111 image113 

Ardından soğan kubbeli, yaldızlı kiliselerin olduğu bölüme geçtik. Kiliselerden birinin içini gezdik. İçerde bir sürü ikona var… Bir başka kiliseye daha girdik, iki kadın iki erkekten oluşan kilise korosunun ilahilerini dinledik. Sesleri süperdi… Oradan çıkıp Kremlin’in diğer bölümlerini, düzenli bahçelerini görmek için tur attık. Rus rehber Hamit’e ısrarla bir kuştan bahsedip bir yeri işaret ediyor. İşaret ettiği yerde ne olduğunu anlamadığımız horoz büyüklüğünde bir kuş, ne olacaksa.. J Buradan sonra yürüyüş tamamlandı ve Kremlin’den çıktık. Saat 12’ye geliyordu… Bir saat serbest zaman var. İçeri girip Lenin’in mumyalanmış bedenini görmek istiyoruz. Zaten orası da 13’de kapanıyor ve hergün çok uzun kuyruklar oluyor. Yusuf Bey polislere rüşvet vererek Kremlin meydanında polislerin barikatla ayırdığı kısımdan girmemizi öneriyor. Bizden iyi olmasın Rusya rüşvette çok ilerlemiş… Yusuf Bey bu konuda bir fıkra (daha doğrusu anekdot) aktarmıştı: Hangi ülkede daha çok rüşvet veriliyor araştırması yapılıyormuş, Ruslar ikinci olmuş. Aslında birinci olacaklarmış, rüşvet vermişler. Hamit’in yorumu rüşveti alıp birinciliğe oturan da bizmişiz.. J

Sırt çantaları ve kameraları mozolenin içine almıyorlar. Onları Kremlin’in çıkışının altındaki emanete bırakıyoruz 20’şer ruble karşılığında… Giriş ücretsiz.. Sıraya giriyoruz. Kuyruğun yan tarafında Meçhul Asker anıtı var ve nöbet değişimine rastlıyoruz, iyi oluyor bunu da gördüğümüz. Kuyruk oldukça uzun ve tek sıra değil, o nedenle çok kalabalık. Üstelik Yusuf Bey’in dediği yerden rüşvetle giren pek olmasa da askeri okul ve polis okulu öğrencisi olduğunu anladığımız birçok grubu sırasız aradan aldıkları için geriliyoruz ama yine de hızlı ilerliyor. (İçimizde polise rüşveti verebilecek bir aslan çıkmadı anlaşılacağı gibi) Hamit daha önce girmiş olduğu için içerde mumyanın olduğu cam bölümün etrafında belli bir hızla yüründüğünü, konuşmaya, durmaya hatta yavaşlamaya bile izin verilmediğini, bu nedenle de çabuk sıra geleceğini söylüyor zaten. Bu arada kameralı cep telefonlarına da izin verilmediğini okuyoruz tabelalarda. Biz telefonları bırakmadık. Her ikimizin telefonların pillerini falan ayrı ayrı dağıtıyoruz çantaya. Yine de aksilik olursa Hamit hepsini alıp çıkacak kuyruktan… Neyse ki öyle sıkı bir arama yapmıyorlar ve geçiyoruz kontrolden. (Mozolenin dış görünüşü hariç, Lenin fotoğrafları internetten bulunmuştur)

image115 image117 image119 image121 image123

İçerisi çok soğuk ve sessiz. Her köşede iri yarı iki Rus askeri sert bakışlarla insanları süzüyor. Yavaşlayan ya da konuşan olursa sertçe “Şşşşt” diye uyarıyorlar. Lenin’in gerçek bedeninin mumyasıymış bu. Ufacık tefecik içi dolu turşucuk. Bu küçücük adam mı dünyanın yarım yüzyılına damga vurmuş, hayret. Çıkış için labirent gibi çizdikleri yolu takip etmek zorundasınız ve geçtiğiniz yerlerde de devrimin diğer önemli isimlerin mezarları var. Emanetten çantalarımızı alıp buluşma yerine gidiyoruz, grup toplanmış. Ortalık ana baba günü. Çünkü bugün özellikle de bu meydanın çevresindeki bazı yollar kapanmış, bir ralli varmış. Otobüsün olduğu yere kadar kapatılmış yolların kenarında ralliyi izlemek üzere birikmiş insanları yara yara geçiyoruz. Yanımızdan hızla ralli araçları geçiyor, fren ve gazla spin atarak gösteriler yapıyorlar. Kalabalıktan çok göremesek de kameraları ellerimizin üstünde tutarak görüntü alabiliyoruz. Otobüsten kumanyalarımızı alıp gruptan ayrılıyoruz. Onlar bugün Nazım’ın mezarına ve Panorama Savaş Müzesine gidecek. Biz de o müzeye gitsek mi diye düşündük ama çok ilgimizi çekmedi.

Yol kenarında ağaçlık bir yerde çimlere oturup kumanyalara gömüldük. İki sandviç, çikolata, gofret, su ve meyve suyundan oluşuyor kumanyalar. İyice dinlendikten sonra kalktık. Serbestçe dolaşacağız. Tuğba ve Doğa şimdiden buluşma yeri olarak belirlediğimiz Kremlin’in girişindeki atlı heykele gidip 3’e kadar bizi orada bekleyecekler. Biz de nehrin karşı tarafına geçtik. Karşı kıyıda Kremlin’in kırmızı duvarları ve paralelindeki yolda da ralli için geçen araçları izleyerek Kremlin doğrultusunda yürüyoruz. Kızıl Meydan’ın hizasındaki köprüye kadar öylece yürüdük, oradan geçip buluşma yerine gideceğiz hesapta. Ama o köprü ralli nedeniyle araç ve yaya trafiğine tamamen kapatılmış. En yakın köprü geldiğimiz köprü. Aynı yolu gerisin geriye yürüyoruz mecburen. Kabus gibi ama yapacak bir şey yok. Yine kapalı yol kenarındaki kaldırımlarda izleyicilerin oluşturduğu kalabalıkları yararak ve denk geldikçe geçen yarış arabalarını izleyerek çıkış noktasına varacağız. Hava müthiş sıcak. Bir dondurmacıdan dondurma alıyoruz, biri karpuz-şeftali diğeri orman meyveli, ilaç gibi geliyor…

 image125 image127 image129 image131 image133 image135

 

Saat zaten 3’e geliyor. Gülten’le Hakan buluşma yerinin yanındaki parkta serilip Tuğba ve Doğa’yı bulma görevini bize veriyorlar. Biz de görevi suistimal edip tezgahlarda nasıl olduysa bıraktığımız birkaç parça şeyi almaya gidiyoruz, Tuğba ve Doğa da peşimizde.. 3 saat oturmuşlar şimdi alışverişte bir de onları bekliyoruz… Neyse onları ve ardından Gülten’le Hakan’ı toparlayıp metroya gideceğiz. O arada Hamit cephanelik gibi bana patlıyor arada.. Tekrar metroya binmeden önce son bir kez Kızıl Meydan’a girip bakıyoruz. Bir daha Moskova’ya gelmeyiz herhalde. Son birkaç fotoğraf daha çekiyoruz. Sonra metro ile limanın oraya geliyoruz. Oradaki büfelerden votka, bira, kola türü bir şeyler alıyoruz. Saat 17:30’da yola çıkılacak. Bakalım gemide yolculuk nasıl olacak. Şu var ki en azından dinlenebileceğiz. J

image137 image139

Gemiye geldik ve hemen kamaramıza yönlendik. Bu arada Dubrovnik Rixos’daki odamızın banyosu büyüklüğündeki kamaramızda yaşamaya alıştık galiba. Zaten en sorunlu kısım banyo meselesi. Odanın tamamı banyo kadar olunca, banyonun ne kadar olduğu yüz bilinmeyenli denklem şeklinde. Ona yolculuğun sonuna kadar alışmak pek mümkün olmadı ne yazık ki. L Saat 17’de Kaptan’ın hoş geldiniz kokteyli var. Yusuf Bey’saati yanlış söylemiş, biz gittiğimizde kokteyl çoktan başlamıştı ve Sky Bar doluydu. Yusuf Bey siyah takımlarını çekmiş, rehberler arasında şıklığıyla öne çıkıyor. Gemide bizden başka İspanyol, Portekizli, Hollandalı, İsrailli ve Fransız gruplar var. Kaptan konuşma yapıyor, rehberler sırayla kendi grupları için bu dillere çeviri yapıyor, bu nedenle oldukça uzun sürdü kokteyle giriş. Sonunda “Nazdarovya” (Sağlığa) denilerek şampanya kadehleri kaldırıldı. Şampanyalarımızı alıp (Hamit abartarak birkaç kadeh daha aldı tabi) güverteye çıktık ve geminin limandan ayrılışını izleyerek muhabbete başladık. Bizimle birlikte iki gemi daha limandan peşpeşe ayrıldı. Kanalda ilerlemeye başladık. Kıyıda kumsal olan yerlerde insanlar nehre giriyorlar, bize el sallıyorlar. Bu selamlama her zaman zarif bir el sallama şeklinde olmayabiliyor tabi.. 🙂

image142 image144

Birkaç saat sonra ilk su asansörüne geliyoruz. Diğer iki gemi önümüzde olduğu için kapakların kapanışını falan tam göremiyoruz. Daha önce Prag’da uzaktan görmüştük su asansörlerini, ilk kez içindeyiz. Bu tür uzun nehir yolculuklarında iki nokta arasındaki seviye farkını bu asansörlerle geçiyorlar. Nehrin diyelim ki 10 m. seviye farkı olan bir yerinde havuz oluşturacak şekilde iki uca dev kapaklar inşa ediliyor. Gemi yüksek seviyeli taraftan geliyorsa havuzun seviyesi de yüksek ve o taraftaki kapak açık, gemi giriyor, kapak kapanıyor ve alçak taraftaki kapağın üzerindeki küçük kapakçıklar açılarak bileşik kaplardaki gibi suyun boşalması bekleniyor. Su yavaş yavaş 10 m. alçalarak aynı seviyeye gelince fizik kuralı gereği duruyor. O zaman öndeki kapak açılıp gemi yola devam ediyor. Alçak taraftan geliyorsa da tam tersi…

image153 image155

ASANSÖR HAVUZUNUN VE KAPAKLARIN HAREKETİNİ GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ RESME TIKLARSANIZ YENİ SAYFADA  HAREKETLİ GÖRÜNTÜYÜ İZLEYİP SONRASINDA GERİ TUŞU İLE BU SAYFAYA DÖNEBİLİRSİNİZ.

asansor

Bu yolculuk boyunca toplam 18 su asansörü geçeceğiz, Moskova yüksekte, St.Petersburg deniz seviyesinde olduğu için bunların 16’sı iniş, ikisini ise o bölgedeki coğrafi durum nedeniyle çıkış olacak. Bunların dağılımı da şöyle:

1. Moskova Kanalı 6 8 metre aşağı

2. Moskova Kanalı 5 8 metre aşağı

3. Moskova Kanalı 4 8 metre aşağı

4. Moskova Kanalı 3 8 metre aşağı

5. Moskova Kanalı 2 6 metre aşağı

6. Moskova Kanalı 1 11 metre aşağı

7. Uglich 11 metre aşağı

8. Rybinsk 11 metre aşağı

9. Rybinsk 11 metre YUKARI

10.Havuz 7 13 metre YUKARI

11. Havuz 6 HAVUZ 6 İLE

12. Havuz 5 HAVUZ 1

13. Havuz 4 ARASINDA

14. Havuz 3 TOPLAM

15. Havuz 2 80 METRE

16. Havuz 1 AŞAĞI

17. Yukarı Svir 14 metre aşağı

18. Aşağı Svir 12 metre aşağı

TOPLAM 153 metre aşağı

 image147

image149 image151

Gemilerin yavaş yavaş ilerleyişi, kıyıdaki manzaralar süper. Evet, gemi seyahati oldukça eğlenceli olacak. Saat 19, yemek vakti. Gemi limandan hareket edip St. Petersburg limanına girene kadar ertesi günün yemeğini menüden seçebileceğiz. Her öğlen yemeğinde ertesi öğlen için, her akşam yemeğinde de ertesi akşam için üç yemeklik bir menü geliyor ve onların arasından seçim yapıyoruz. Genelde biri vejetaryan, diğerleri balık, tavuk veya kırmızı et. Yemek sonrası da Sky Bar’da çeşitli etkinlikler var. Bu gece Rus Halk Müziği var. Ortalık hala aydınlık. Salon dolu. Müzisyenler yerel kıyafetler giymişler. Kalinka, Oçi Çörniye ve Hamit’in çok sevdiği Oy Moroz Moroz gibi bir sürü şarkı söylüyorlar, birçoğunu bir şekilde duymuşuz zaten… Program bittikten sonra ön taraftaki, bundan sonraki gecelerimizin de mekanı olan güneşlenme güvertesine geçtik. Gündüzlerin aksine hava oldukça serin. Güneş çok geç batıyor. Votka vişnelerimiz Rusya’ya özgü ve üzerinde kızıl bayrakların, orak çekiçlerin olduğu mataralarımızda, şezlonglara uzanıyoruz. Tuğba erken yattı ki daha sonra öğreneceğimiz üzere bu erken değil, onun doğal uyku saati. Doğa da Caner’le takılıyor, ne yapsın bizimle.. J Neyse, biz de çok geç olmadan yatıyoruz bugünlük… Çok yorgunuz…

20.07.2009 Pazartesi

Bugün ilk limana uğrayacağız, Ugliç. Akşam 16’da orada olacağımız için çok erken kalkmamız gerekmiyor. Ama tabi kahvaltı saatini de kaçırmamak lazım. Kahvaltıdan sonra güverteye çıkıp yan tarafta biraz oturuyoruz. Manzara çok güzel. Her yer yemyeşil. Evler kutu gibi. Bugün saat 11’de Rus Tarihi dersi var. Grubun çoğunun katılımıyla derse giriyoruz, hocamız tabi ki Yusuf Bey. Adam Rusya’yı yutmuş. İlk Rus Prensliklerinin kuruluşundan başlıyor ve tarihte ilerliyor. Bir saatlik ders yetmiyor tabi, arkası yarın… Bu arada “Hocanım”ın ukalalıkları hiç bitmiyor. Gelirken çalışmış ya, her konuya bodoslama giriyor. Lakabını hak etmek için elinden geleni yapıyor kısacası.. J Ardından güverteye çıkıyoruz. Büyük kısmı kanal yapımı sırasında suların altında kalmış olan kilisenin kulesini göreceğiz.

Moskova-St. Petersburg arası karayolu ile 660 km. Bizim yolumuzla 1800 km sürecek.Sırasıyla uğrayacağımız limanlar ve uzaklıkları şöyle:

Moskova – Ugliç 263 km

Ugliç – Yaroslav 209 km

Yaroslav – Goritsi 391 km

Goritsi – Kiji 375 km

Kiji – Mandrogi 277 km

Mandrogi – St.Petersburg 287 km

Bu limanlara ulaşırken kullanacağımız nehir, göl ve kanallar da şunlar:

Moskova Kanalı 128 km

Volga Nehri 3,688 km

Ribinsk Su Havzası 4,500 km²

Şeksna Nehri 196 km

Volga – Baltık Kanalı 360 km

Beyaz Göl 1,400 km²

Kovja Nehri 43 km

Onega Gölü 10,000 km²

Svir Nehri 215 km

Ladoga Gölü 18,000 km²

Neva Nehri 74 km

Moskova’yı St. Petersburg’a, dolayısıyla denize bağlayan bu su yolu yapılırken, aradaki nehirleri ve gölleri birbirine bağlamak için oldukça kısa bir sürede kilometrelerce kanal kazdırılmış özellikle mahkumlara Stalin zamanında. 4 yıl 8 ay gibi bir sürede 128 km.’lik Moskova Kanalı kazılmış. 1937’de biten bu kanal Moskova’yı Volga’ya bağlamış. Yapılan bir hesaba göre bu büyüklükte bir kanalın kazısından çıkan toprak ardı ardına dizilmiş vagonlara yüklense dünyanın çevresini 5,5 kez dolaşıyormuş. Moskova’dan yola çıkan gemi Moskova Kanalı’ndan Volga’ya geçiyor. Ertesi gün Volga üzerinde bulunan küçük ve sevimli bir şehir olan Ugliç’de duruyor. Sonraki gün Yaroslavl’a varan gemi buradaki turlardan sonra geriye dönerek 4500 km²’lik Ribinsk Barajı’na giriyor. (Baraj, büyüklüğü nedeniyle Ribinsk Denizi olarakta adlandırılıyor.) Güneyden Kuzeye kat edilen Baraj’dan sonra sırasıyla geçilen su yolları: Şeksna Nehri, Beyaz Göl, Kovja Nehri, Volga-Baltık Kanalı, Vitegra Nehri, Onega Gölü, Svir Nehri, Ladoga Gölü ve Neva Nehri. Ladoga ve Onega Avrupa’nın en büyük 1. ve 2. gölleri. Yüzölçümleri, sırasıyla 18,000 ve 10,000 km² civarında. Marmara Denizi’nin yüzölçümünün 11,350 km² olduğunu hatırlatalım. Ugliç ve Yaroslavl’dan sonra sırasıyla durulan limanlar: Goritsi Köyü, Onega Gölü’nün kuzeyinde bulunan Kiji Adası, Svir nehri kıyısında Mandrogi ve nihayet yolculuğun son durağı St. Petersburg. (Bu bilgi Yusuf Bey’in http://www.moskova.ru/gezi/volgadan-nevaya-yusuf-nuraydin-2.html adresli sitesindendir)

 image157 image159

Kanalların yapımı sırasında birçok köy ve şehir de sular altında kalmış tabi. İşte bu şehirlerden birinin kilise kulesi de sular üstünde duruyor o günlerden beri. Hava güneşli ama çok rüzgar var. Kilisenin ve çevredeki köylerin fotoğraflarını çekiyoruz… Öğlen yemeği sonrası 16’ya kadar boşuz. Dolu olsak ne olacaksa gemide.. J Tuğba ve benim dışımdakiler 51 oynuyor. Biz yandaki ikili kanepede uyuyakalmışız.

 image161 image163 

16’da Ugliç’e vardık. İskelede bizi Rus Müzikleriyle bir grup karşılıyor. Kıyıda pembeli mavili soğan kubbeli şipşirin Dimitri Kan Kilisesi görünüyor. İskeleden kiliseye uzanan yolda el işi ve türlü hediyelik eşyalar satılan sağlı sollu tezgahlar var. Aralarından ilerleyip yola çıktık. Dönüşte uğramak üzere tabi ki.. J Bir yoldan geçip kiliseye gidiyoruz. Yolda yine geleneksel giysilerle Rus şarkıları söyleyen kadınlar var… Bir de çeşitli düzeylerde su doldurulmuş bardaklara vurarak müzik yapan bir amca… Kilisenin içini de gezdik. Bu kilse Korkunç İvan’ın oğlu Dimitri’nin öldürüldüğü yerde yapılmış. Kilisenin yanındaki bir tezgahta ortaçağ kostümleri kiralıyorlar, turistler onlardan seçip giyerek fotoğraf çektiriyor. Bir de kilisenin çaprazında Dimitri ve annesinin yaşadığı şirin, ahşap bir ev var. Ahşap evin yan tarafında yine bir kilise korosu dinledik. Bu kez grup dört erkekten oluşuyor. Çıkışta CD’lerini de satıyorlar.

 image165 image167

Bu gezi özellikle rehberlik konusunda çok iyi… Yusuf Bey zaten Rusya ile ilgili her şeye çok hakim.. Her gidilen yerde de turun tahsis ettiği yardımcı yerel rehberler veriliyor gruba… Hatta bazıları Türkçe de biliyor. Bir de Valma var tabi… O da şehir turlarında sürekli en arkada takipte. Geride kalan, kaybolan, yanlış yola giren Valma’yı buluyor yanında… Gemideki görevinden ayrıca sözedeceğim.. J

image169 image171

Ugliç’in Çayka (Martı) marka saatleri ünlüymüş. Grubun neredeyse tamamı bu saatlerin satış mağazasına gidiyor. Biz Hamit’le gruptan ayrılıp yolun karşısındaki kurutulmuş balık, meyve gibi şeyler satılan tezgahlara bakındık ve tabi ki hediyelik eşya satılan pazara geri döndük. Fiyatlar uygun. Aynı zamanda Moskova’da görmediğimiz farklı şeyler de var. Matruşka şeklinde tutaçlar, yastık kılıfları, önlükler, ıvır zıvır bir sürü şey… Özlem’le teyzesi de burada. Teyze bir alem. Önlük arıyor fellik fellik. “Mavi önlüğüm var, kırmızı arıyorum” diyor. Beyaz, kolu fırfırlı bluzu, fiyonklu hasır şapkası ile filmlerdeki yaşlı teyzelere benziyor, çok şirin. Her zamanki gibi ne bulursak alıyoruz… Önlük, magnet, tutaç…. Zaten biraz sonra tüm grup burada… Şehirde o kilise ve tezgahlar dışında gezecek bir yer de yok… Kırmızı önlük görüyoruz bir tezgahta ve teyzeye söylüyoruz ama o ne dediğimizi anlamadan “Evet evet, kırmızı arıyorum” diye söylenerek başka tezgahlara doğru yelken açıyor. J

 image173 image175

Saat 19’da herkes gemide ve limandan uzaklaşıyoruz. Kilise uzaktan daha da güzel görünüyor. Yemeğe geçiyoruz. Akşam yemeğinden sonra da güvertede kahvelerimizi içiyoruz. Bu akşam keman dinletisi var. Genelde ünlü klasikleri çalan kemancı bu sefer smokin çekmiş üzerine. Sonlara doğru biraz sıkıldık. Özlemin teyzesi de sıkılıp konuşmaya başlayınca diğer gruplardan uyarılar geldi… Teyze de iyice sıkılıp çıktı salondan. Gerçi bir gece önce de özellikle İspanyollar çok gürültü yapmışlardı ama şarkı olunca biraz daha kaynamıştı… Zaten bir iki parça sonra konser bitti, biz de güverteye çıktık.

image177 image179 image181 image183 

Artık kuzeye, beyaz gecelere doğru ilerliyoruz. Güneş saat 11’e doğru batıyor. Manzara tek kelimeyle muhteşem. Güvertede şezlonglara uzanıp mataralarmızdan vişne-votkalarımızı yudumluyoruz. Tuğba her zamanki gibi erken yattı. Doğa da kendi aleminde. Saatler ilerledikçe güverte boşalıyor. Dördümüz kalıyoruz. Hakan’ın mp3 çalarını portatif hoparlöre bağlayıp türküler dinliyoruz. İşte mutluluğun resmi: Harika manzaralar, arkadaşlar ve türküler… Sponsor da Rus votkası.. J Hava gittikçe soğuyor tabi. Gece ilerledikçe kafalar da iyi oldukça Gülten’le ikimiz Volga üzerinde Ankara havası oynayan muhtemelen ilk Türkler’i izleme şansına erişiyoruz. Gece ikiye doğru da odalara gidiyoruz.

21.07.2009 Salı

Sabah yine erken kalktık, saat 7. Kahvaltı karbon kopya şeklinde. Saat 9’da Yaroslav’a vardık. Akıllı Yaroslav kurmuş bu şehri. Bu bölgeye geldiğinde karşısına bir ayı çıkmış, ayıyla boğuşmuş ve baltasıyla öldürmüş onu. Bu yüzden buranın simgesi her yerde görüleceği üzere balta tutan bir ayı. Aslında baltalı olan Yaroslav, bunlar Yaroslav’a mı ayı diyorlar bu simgeyle, anlamadık ki… Bu sefer limanda otobüsler var, herkes grubuna ait otobüse biniyor ve hareket ediyoruz. Yine bir manastır.. Hava kapalı. Manastır turist kaynıyor. Bu gemi turları olmasa bomboş olurdu muhtemelen tüm bu şehirler. Özellikle burası akıllara zarar, hiçbir şey yok, en gereksiz şehirler listesinde ilk üçe girer…

 image185 image187 

Bu kez yanımızdaki yerel rehber tam bir Rus güzeli. Manastırda da şehir merkezindeki gibi bir numara yok. Sağda solda amaçsız geziyoruz. Elma yarısı şeklinde bir güneş saati, Rus evleri şeklinde arı kovanı, bitkilere şekil verilerek yapılmış palyaço figürü falan var. Geleneksel kilise korosu da eksik kalmasın. En komiği de kapalı bir yerde bir ayı var ve onu görmek için parayla içeri giriyorsunuz, daha da komiği fotoğrafını çekmek için de ayrıca para ödüyorsunuz. Gerçi 20 Ruble gibi ucuz bir şey ama komik işte. Gruptan Tuğba ve Hakan da sıraya girdiler galiba… Fotoğrafın girişten pahalı olduğunu öğrenince çoğu caymış. Manastırın girişinde hediyelik eşya dükkanları var, onlara baktık. Sonra çıkıp park gibi bir yere geldik. Ağaçlık bir yürüyüş yolu. Aşağıda nehirlerin kesişim yeri falan görünüyor ama hiç güzel değil manzara… Parkta ayaklarına geçirdikleri patenlerle ya da bisikletlerle yolda gidip gelenler var. Bir de bizim grupla ilerleyen geminin kameramanı, grubun görüntülerini çekiyor DVD için.

image189 image191 

Park boyunca yürüyoruz. Hava iyice bulutlandı ve serinledi. Parkın diğer ucunda 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerin adına yapılmış bir heykel ve sürekli yanan ateş var. Oradaki fotoğraf molasından sonra şehir meydanına çıktık. Küçük bir meydan. Kocaman bir matruşka heykeliyle fotoğraf çekip kapalı pazara girdik. Et ve et ürünleri, taze meyve sebze, kurutulmuş meyve ve kuruyemiş satılan tezgahlar ve daha başka birçok ürün satılan dükkanlar var. Tezgahlardan birinde Türki Cumhuriyetlerin birinden geldiği hem tipinden hem de konuşmasından belli olan satıcılar yarım yamalak Türkçe’leriyle kurutulmuş meyvelerden tattırıyor. Çok şekerli ama ilginç şeyler. Özellikle kabuğuyla bütün olarak kurutulmuş erik büyüklüğünde mandalinalar güzel. Beğendiklerimizden karışık aldık biraz. Tadına baktıklarımızdan ne olduğunu anlamadığımız kırmızı bir meyve çok acıydı.

image193 image195 image197 image199 image201 image203 

Buradan çıktıktan sonra açık pazara geldik. Biraz da orada dolaştık. Ayakkabı, çanta, giysi türü şeyler var burada. Ama olabildiğince kötü kalitede ve çirkin… Caddelerde biraz yürüdük. Eski püskü troleybüsler dolaşıyor caddelerde. Yusuf Bey Volga Volga kitabında Yaroslav birasının ünlü olduğunu yazmıştı, sorduğumuzda da bir yer tarif etmişti. Orayı arıyoruz ve yolda soruyoruz ama kimse Yaroslav birası diye bir şeyden bahsetmiyor. Dışarıda ünlüyse de Yaroslav’da değil anlaşılan. O arada Yusuf Bey’e rastlıyoruz, sözettiği kafeyi gösteriyor. Biz kafeye doğru yola koyulurken de şiddetli bir yağmur bastırıyor. Kendimizi kafenin tentesi altına zor bela atıyoruz. Biralarımızı söylüyoruz. Daha doğrusu menüden markasız olanı seçiyoruz çünkü Yaroslav birası deyince onlar da boş boş bakıyorlar… Biri Yusuf Bey’i yemediyse o bizi yiyor.. J Ama bira güzel, pürüssüz bir tadı var, bizim sevdiğimiz gibi. Gerçi saatin 11’inde bira içmişliğimiz de yok ki, belki diğerleri de öyle oluyordur bu saatte.. J Bir de görmemişler gibi saatin 11’inde ve yağmur altında bira içerken fotoğraflar çekiyoruz tabi…

Yağmur biraz hafiflese de hala oldukça şiddetli… Şemsiyemizi açıp otobüse doğru yürümeye başladık. Önümüzden Tuğba ile Doğa hızla koşarak geçtiler. Yağmurdan kaçıyorlar sandık, meğer oturdukları kafede demliği devirip kırmışlar, oradan kaçıyorlarmış.. J Otobüsümüze binip bu anlamsız şehirden ayrılıyoruz, Akıllı Yaroslav pek de akıllı değilmiş…

Gemide öğlen yemeğinden sonra yine 51 partisi. Ben de öğrendim ve oynuyorum.. Bunların dışında ya dışarıda manzara seyrederek, ya su asansörlerini ilgiyle inceleyerek ya da geminin hediyelik standındaki ürünleri ezberleyerek geçiyor zaman. Öğleden sonra Rus Tarihi’nin ikinci kısmı var. Kaldığımız yerden Sovyet dönemine kadar yine yaklaşık bir saat kadar sürdü. Ardından güvertede bira keyfi…

Akşam yemeği vakti yine restoran, Şirin Sveta ve Elena yemeklerimizi bir bir getiriyor. Yemek sonrası yine güvertede sigara içenlere katılıyoruz. Özlem’le teyzesi de orada. Teyze 80 yaşındaymış, sorunca 70 diyor. Hiç evlenmemiş. Gençliğinde teğmenler varmış isteyen, rütbesi hafif gelmiş, yıllar sonra varmadığı teğmen paşa, teyzemiz de pişman olmuş.. L Bir de Yahudi varmış bir zaman ilgilenen. Teyze “ben camiye gidicem, o havraya, nasıl olacak” diye arkadaşına anlatırken adam duymuş ve teessüflerini bildirmiş teyzeye.. O akşam da bir Yahudi gelip gidip teyzenin sigarasıyla uğraştı, şansı onlardan açık demek ki.. J Özlem’in anlattığına göre önceki gün iki elinde iki sigarayla oturuyormuş, unutmuş birini, diğerini yakmış, bir elinde bir sigarayla öbürünü yakmak da maharet ister yani… J

Hava hala günlük güneşlik, güneş batmak bilmiyor. Biz geleneksel vişne-votka muhabbetindeyiz. Tuğba odaya doyamadı, yine koştur koştur uyumaya gitti. Önce grup kalabalık, gece ilerledikçe herkes yatmaya gidiyor, yine aynı dörtlü kalıyor, mahşerin dört atlısı… Galiba grubun en geç yatanları biziz. (Bu Ayçin için öyle şaşırtıcı bir durum ki… HS) Yine votka ve müzik eşliğinde güzel bir gece daha geçirdik. Manzaraya doyulmuyor, Rus köyleri ahşap, renkli, kutu gibi küçücük evlerden oluşuyor. Onların arasında güneşin batışını izlemek çok keyifli.

22.07.2009 Çarşamba

Sabah yine erken kalkmak zorundayız. Çünkü bugünkü limanımız Goritsi’ye erken saatlerde varacağız. Geminin uyandırma servisi odanın tuvalet duvarındaki tek kanal dahili radyosunda çalan müzikle oluyor ve uyandırma saatinde hep aynı müzik var. Gün içinde yine müzik yayını ve gerekli anonslar da yapılıyor. Yanındaki ses ayar düğmesinden sesi açıp kapatabiliyorsunuz. Klima da aynı şekilde aç-kapa’dan başka işlevi olmayan iki düğmeden oluşuyor. Zaten kaptan açtığı zamanlarda çalışıyor o kadarcık işlev de.. Neyse ki konserve kamaramızda minicik de olsa bir buzdolabımız var. Yoksa vişne votkalar, biralar sıcak sıcak çekilmez. Buzdolabı kamaranın en dip tarafında, pencerelerin dibinde, iki yatağın arasında, prizi ise kapının yanındaki gardrobun yanında, Tuğba’nın yatağının bir adam boyu üzerinde…

 image205 image206 

İki tane alt alta priz, birinde fiks buzdolabı takılı. Diğeri Hamit’in muhteşem dizaynı ile 6’lı priz olarak yaşamına devam ediyor, o kadar çok alet var ki şarj edilen, hergün priz full çekiyor. Uç uca eklenen adaptörlerden neredeyse kapı açılmayacak. Hatta bir gece güverteden geç gelip aletleri şarja takarken Hamit adaptörlerden birini o yükseklikten sürekli uyumakta olan Tuğba’nın ayağına düşürdü. Neyse uyanmadı derken bir daha… Tuğba söylene söylene kalktı ve tekrar uyumaya devam etti… Tuğba’nın da var vukuatları tabi, yukarı çıkarken oda kapısını kilitlemeyi unutması, anahtarı kapının üstünde bırakması vs. Neyse ki ters bir durum olmadı…

Kahvaltıdan sonra Goritsi’ye yanaştık. Etrafta yerleşim görünmüyor. Ortaya hediyelik satan kocaman büfe gibi bir şey kurmuşlar. Otobüslere bindik. Hava oldukça sıcak. On dakikalık yolculukla Kiril Kasabası’na gidiyoruz. Küçücük bir yer. Ama kasaba girişindeki yemyeşil bahçeli ahşap evler çok şirin. Bunların arasından geçip Kiril Manastırı’na gidiyoruz. Göl kenarında kocaman bir alan. Manastırın kapısından sessizce geçenlerin günahları affolunurmuş. Biz oldukça gürültülü bir şekilde kakara kikiri geçtik. L Bu arada manastıra girerken siyah bir köpek ağzında yakaladığı canlı bir güvercinle önümüzden geçti, güvercini yiyecek uygun bir köşe arıyor. Korkutmaya çalışıyorlar ama güvercini bırakmadan koşuyor o zaman. Hamit, köpek kuşu ayaklarıyla tutup yiyeceği sırada üzerine doğru hızla koşunca köpek güvercini bırakıp kaçmak zorunda kalıyor. Biraz silkelenip uçtu hayvancağız. Kuş kahramanım benim. J Kuşmen…

image208 image210  

Manastırın içindeki gezi uzunca sürdü. Bu manastırı kuran kişinin ilk yaşadığı kulubeyi gördük. Göl kenarında manzara çok güzel. Kısa bir süre serbest zaman var. Manastırın dışında küçük, şirin bir ev vardı, onun fotoğrafını çekmeye gidiyoruz, hediyelik eşya satılan bir yermiş. Oradan koştura koştura Lenin heykelinin olduğu yere gidiyoruz. Kaç gündür Rusya’dayız. Lenin’in kendisini bile gördük, heykelini görememiştik. Heykelin havadaki eline bira kutusu tutuşturmuşlar. Koca Lenin’in düştüğü hallere bakın. Onunla da fotoğraflar çekip koşarak otobüslerin olduğu yere geliyoruz. Neyse, geç kalmamışız. Gülten tezgahlardan bir örtü, Tuğba da ahşap bir kuş aldı. Yer bulursa kamaraya asacakmış. Birimiz dışarıda kalacak demek ki… J Tekrar otobüse bindik. Şöföre rica ettik, kasabada bir tur attırdı. Zaten küçücük biryer. Kasabanın dışına doğru çok güzel ahşap köy evleri vardı ama duramadık artık. Limanın etrafı toz duman, yerleşim de yok. Oradaki kocaman kare şeklindeki hediyelik eşyacının etrafına doluşmuş herkes. Oradaki Rus şapka ve başlıklarını kafamıza geçirip fotoğraflar çekiyoruz.

 image212 image214 image216 image218 

Tekrar gemideyiz. Öğlen yemeğine biraz zaman var. Güvertede zaman geçiriyoruz. Neyse ki havalar çok güzel gidiyor. Hiç tahmin ettiğim gibi soğuk değil. Öğlen yemeğinden sonra yine oyun vakti. Değişiklik olsun, biraz da Tabu oynayalım. Oyuna başlamadan hemen önce yine bir kısmı sular altında kalmış bir kilise kalıntısının yanından geçtik. Hamit öyle çok fotoğrafını çekti ki, arka arkaya sıralasak video görüntüsü olur. Tuğba, ben ve Hamit bir grup olduk, Gönüllü’ler de ikinci grup. Oyun biraz gergin geçti. Hiç sinirlenmez sandığım Gülten’in kağıtları masaya vuruşu bana “kal” getirdi. Hakan da oynamıyorum işte şeklinde triplerde.. Bir ara anlatım konusunda Hamit de gerildi.. Okulda oyun oynarken kavga eden çocuklara kızmayacağım artık.. J

Oyun sırasında geleneksel tuvalet ziyaretim sırasında oraya kadar gelen bir kahkaya koptu. Hakan “duşakabin”i çimmek üzerinden anlatmaya çalışmış da.. Çimmek’i nasıl anlatacaksa… Saat 17’de Rusça dil ve müzik dersi. Hocamız tabi ki Prof. Valma… Önce dil dersi. Önümüzde Rusça harfler ve okunuşlarını gösteren kağıtlar. Altında da merhaba, nasılsın gibi belli başlı kelimelerin Rusça karşılıkları… Valma okuyor, biz tekrar ediyoruz. Biz bir yana, Valma çok eğleniyor. Arada kahkaha molası veriyor. Ardından kağıtlara kiril alfabesi ile adlarımızı yazmamızı istiyor. Hakan “Gönüllü” yazmakta bayağı zorlanıyor. Ardından müzik dersi. Bir de sürpriz var, iki gece sonra konserimiz varmış.

Her grup iki Rusça iki de kendi dilinde şarkı hazırlayıp veda gecesinden sonra Sky Bar’daki eğlencede söyleyecekmiş. Yusuf Bey’in torpili ile en güzel Rusça şarkılar bize kalmış: Kalinka ve Oçi Çörniye.. Türkçe’de birkaç alternatif belirlemişler önceki turlardan sözlerini buldukları, verilen kağıtların arkasındaki şarkı sözlerinin esrarı da çözüldü böylece: Hatırla Sevgili, Aman Adanalı ve Üsküdar’a Gideriken. Rusça’lar tamam da (nasılsa sular seller gibi öğreniriz hemen J ) Türkçeler pek içine sinmiyor grubun, alternatifler arıyor herkes, sözlerin hazır olması nedeniyle sonunda yine bu üçlüye dönülüyor.

Başladık şarkıları çalışmaya. Herkes Rusça kelimeleri telaffuza ve melodiye sığdırmaya çalışıyor. Valma tamamen kopmuş durumda. Müzik dersi de bitiyor. Güvertede biraz zaman geçirip yemeğe geçilecek. Yemeğin ardından ön güvertede, rüzgar almayan bir yerde grup toplandı, Yusuf Bey şarkı meselesini ortaya attı, kaynaşmaya başladı herkes bu sayede… Koro elemanları konuyu acayip ciddiye aldı, ben hariç. Nedense pek umurumda değil. Niye bu kadar abartıldı hala anlamış değilim. (Çok zevk aldığımız için olabilir mi? HS)

Neyse, grup kendiliğinden toplandı ve başladı çalışmaya. Nedense etrafımız bir anda boşalıyor çalışırken. L Bu arada Türkçe şarkılar için Özlem’in önerisiyle Hatırla Sevgili’den bir kuple, Üsküdar’a Gideriken’den bir kuple ve Beyoğlu’nda Gezersin’in tekrar olmadan tamamı potbori şeklinde söylenecek. J Koromuza isim de bulmuşlar, Volga Bülbülleri… Ne bülbül ya!

 image220 image222

Saatler ilerledikçe yine herkes birer ikişer gidiyor, iyice kuzeye gittiğimiz için hava daha da geç kararıyor, soğuk… Klasik vişne-votka-müzik üçlüsü ve Hamit-Ayçin-Hakan-Gülten dörtlüsü ile muhteşem bir yedili var her gece… Güneş 23 sularında battı ama bir taraf hiç tam olarak kararmıyor. Kızıllık bütün gece devam ediyor. Bu kızıllık, sisler, ağaçlar ve küçük, rengarenk evler muhteşem manzaralar çıkartıyor ortaya… Bu gece de bayağı geç bir saatte dayanamayıp yatıyoruz.

23.07.2009 Perşembe

Sabah doya doya uyuduk, kahvaltıya yetişmek kaydıyla… Artık Vitegra Nehri’nden çıktık, Onega Gölü’nde ilerliyoruz. Bulanık görüntüsüne rağmen saf suya yakın temizlikteymiş. Hava yine güneşli. 12’de kaptan köşkü ziyaret edilecek. O saate kadar orada burada zaman geçiriyoruz, 12 olunca da kaptan köşküne çıkıyoruz. İkinci kaptan orada ve cihazları tanıtıp soruları yanıtlıyor. Yarım saatlik turdan sonra yine güverteye indik ve koro çalışmasına devam ediyoruz. Herkes boş kaldıkça elinde kağıt, Kalinka mırıldanıyor. Saat birde öğlen yemeği yendi. Yemekten sonra güverteye çıktık.

 image224 image226 

Kiji Adası’na yaklaşıyoruz. Burası yolculuğumuzun en kuzey noktası. Manzara giderek daha masalsı hale geliyor. Kiji Adası’na yaklaşırken görüntüde önce ahşap ve hiç çivi kullanılmadan yapılmış olan muhteşem kilise çıkıyor karşımıza. Sonraki tadilatlarda çivi kullanılmış ama. O zamanlar kullanılmamasının nedeni de çivinin o tarihlerde zor bulunması ve maliyetli olmasıymış. Kilisenin etrafında yine ahşap evler, değirmenler var. Ama gözümüzü kiliseden alamıyoruz. Hamit yemekten sonra duş almak için kamaraya inmişti, manzarayı kaçıracak diye aklım çıktı ama neyse ki yetişti. Gemimiz iskeleye yanaştı. İnip toprak yolda ilerliyoruz. Sol taraftan yerel kıyafetleriyle üç kadın geliyor. Herkes durdu onların resmini çekiyor, o kadar güzel bir görüntü ki… Bu adadaki ahşap evlerin içi eski Rus köylerindeki eşyalarla dolu ve evlerin içinde veya etrafında yerel giysileriyle o tarihlerde yaygın olarak yapılan işleri (yün eğirmek, marangozluk vs.) yapan Ruslar dekoru tamamlıyor.

image228 image230

Zaten bu adayı Unesco koruma altına almış. Yolda ilerlerken Yusuf Bey grubu durdurdu ve “Artık Rusçayı da söktünüz, bana ihtiyacınız kalmadı diyerek genç bir Rus rehberi tanıştırdı, Alex ya da Adrian gibi bir şeydi adı. Çocuk biraz aksanlı olmakla birlikte şakır şakır Türkçe konuşuyor. Yusuf Bey’in de yardımıyla kendisi öğrenmiş üstelik. İşini de o kadar severek yapıyor ki her hareketinden belli oluyor bu… Arada Türkçe espriler yaparak, görsellik katarak kilisenin tarihini öyle güzel anlattı ki.

image232 image234 

Dışında tarihini dinledikten sonra içini de geziyoruz ama içi çok da ilginç sayılmaz. Sonra da yaşayan müze şeklindeki evlerden birkaçını geziyoruz. Evlerin içinde eski zaman yaşamını anlatan eşyalar ve o dönem giysileriyle Rus kızları var. Ardından küçük tahta iskelede ayaklarımızı Onega Gölü’nün sularına sokuyoruz. Değirmene doğru ilerliyor grup. Yücel Bey bizi uyarıyor “Grup gidiyor, kaybolacaksınız” diye.. Yetişiyoruz gruba, eşi Ayşe Hanım Yücel Bey’i arıyor, o kaybolmuş. Bizi gönderip kendisi başka gruba katılmış yanlışlıkla. Zaten turun ilk gününden itibaren birbirini kaybedip aramaya başlamıştı bu sevimli ikili…

image236 image238 

Serbest zamanda Hamit’le Hakan burada göle girmek için kalıyor, biz Gülten’le adanın diğer tarafındaki köye doğru gitmeye karar veriyoruz. Toprak yolda ilerliyoruz, ara yollara fazla girmemek lazımmış, yılan çıkabilirmiş. Yol kenarında mezarlar var. Burada da Balkanlar’da sıkça gördüğümüz gibi mezar taşlarında ölen kişinin resmi var. 20 dakika kadar yürüdükten sonra köye vardık. O arada Tuğba ve Özlem de bize yetişti. Burası yemyeşil geniş bir alana serpilmiş, 10-15 haneli bir köy… Göl kenarında da evler var. Çok sakin, dinlendirici, huzurlu bir yer. Göle uzanan iskelelerde oturup ayaklarımızı suya soktuk. Hatta ellerimize birer çubuk alıp balık tutuyormuş pozları verdik. Köyün içinde oyalanırken uzaktan iki kadının geldiğini gördük. Filmlerdeki gibi kadınların yanında bir bisiklet, (binmiyorlar da direksiyonundan tutup yürütüyorlar), bisikletin sepetinde de kır çiçekleri… Allahım, ne şanslı bu kadınlar. Bizim ömrümüz İstanbul trafiğinde sağa sola yetişme derdi ile geçiyor.

image240 image242  

Biz kadınlarla fotoğraf çektiğimiz sırada Hamit’le Hakan da geliyor. Göle girmişler. Biz de dönecektik artık. Gülten’le Özlem kaşla göz arasında yok oldu. Biz Hakan ve Hamit’le biraz oyalandık ve yürüyerek bu kez göl kenarındaki yolu izleyerek dönüyoruz. Hamit her tarafta bol bol fotoğraf çekiyor. Yolda mini mini bir marketten alışveriş yaptık. Sonra da limana yakın bir yerde çalıların arasında minicik yaban çilekleri toplayıp yedik. Tadı çok güzeldi. Ben önce yılan çıkar diye tırstım ama sonra dayanamayıp daldım çalıların arasına… Ardından gemiye bindik. Gülten’ler bizden önce gelmiş.

image244 image246 

Akşam yemekten sonra yine güvertedeyiz. Dans yarışması ve Rus Dansları dersi var. En kuzey noktada olduğumuz için bu gece sabahlayacağız… Dans yarışması tango, rock’n roll gibi kategorilerden oluşuyor. Portekizli bir çift var, ya profesyonel dansçılar ya da dansla bozmuşlar, her katıldıkları kategoride birinci oldular ve ödülleri koyacak yer kalmadı… Arada çeşit olsun diye bir iki çifte daha ödül verildi… Bizden katılım yok tabi.. J

Ardından Rus Halk Dansları Hocamız tabi ki Prof. Valma… Geleneksel giysilerle pek de şirin olmuş, geldi sahneye… Biz Tuğba ile katıldık derse, sonradan bir de Ayşe Hanım katıldı. Gerisi izledi ve çekim yaptı… Önce kolay adımlar, gittikçe zorlaşıyor, düğüm olmadan bitiyor neyse.. Biz adımlardan Valma da gülmekten düğüm olacaktı… Hamit de bol bol fotoğraf ve video çekti o arada… Gerçekten çok eğlendik.

image248 image250

Saat 11 gibi de yine güverteye çıktık. Hava soğuk. Votka ve müzik yine bize eşlik ediyor. Gece saatler ilerliyor, güneşin battığı yerdeki kızıllık bitmiyor. Gece sis de çökünce manzara muhteşem oldu. Arkada güneşten kalma kızıllık, önünde koyulu açıklı gri bulutlar, yarısı sis altında küçük ve şirin Rus köyleri… Saat 3 gibi ben şezlonglardan birini Sky Bar’ın kapısının önüne çekiyorum ve orada uyuklamaya başlıyorum. Ardından Hakan ve Gülten de pes ediyor. Hamit inatla ve tek başına sabaha kadar bekliyor. Sabah saatlerinde güneş doğduktan sonra odaya geliyor.

image252 image254 image256 image258 image260 image262 

 

 

24.07.2009 Cuma

Sabah kalkış ve kahvaltı erken yine… Bugün yoldaki son günümüz ve son limanımıza uğrayacağı St.Petersburg öncesi, Mandrogi… Sabah saatlerinde varıyoruz limana. 2. Dünya Savaşı’nda yakılıp yok edilmiş. 90’larda bir girişimci bu köyü yeniden canlandırmış. Rengarenk ahşap evlerden oluşuyor. Evlerin kimi el sanatlarına ayrılmış, çeşit çeşit matruşkaların, noel yumurtasının ve akla gelebilecek onlarca çeşit ahşap eşyanın yapılışını izleyip satın alabiliyorsunuz. Bir başkasında yerel Rus yiyecekleri, börek ve çörekleri satılıyor. Bir tanesi votka müzesi. Burada da giriş ücreti karşılığında 4-5 çeşit votka tadabiliyorsun. Sevimli ama yapay bir yer…

image272 image274

Evler rengarenk boyanmış ama bazıları hiç de Rus evi havasında değil, önlerinde ejderha figürleriyle Çin ya da Uzakdoğu’nun bir başka köşesindeyiz sanki… Köyün içindeki turu ne kadar yavaştan alsak da hemen bitiyor. Hava güneşli. Köyün arka tarafında bir de hayvanat bahçesi var, nehrin diğer tarafında. İki kıyı arasına gerilmiş halat boyunca hareket eden bir tekneyle geçiliyor, orada da bir şey yokmuş, geçmedik…

image264 image266

image268 image270

Saat 12’de gemilere binildi. Tekrar yola koyulduk. Öğlen yemeği saati de geldi zaten. Öğlen yemeğinden sonra yine oyun zamanı… Saat 4’te Rus Tarihi dersi var. Onun sonrasında da saat 5’te koro çalışması, son prova! J Hamit de ben de buluşma yerini yanlış anlamışız. İkimiz ayrı ayrı yeri bulana kadar deli gibi dolanmışız, ten uyumu bu demek ki! J Herkes bir heyecanlı, ilkokulda kurdele töreni kıvamındayız.. Müzisyen akordiyonla eşlik ediyor ama Beyoğlu’nda Gezersin’i bilmiyor. O yüzden elle tempo tutuyoruz. Provadan sonra güvertede biraz takılıp aşağı kamaralara iniyoruz hazırlanmak üzere. Gemide hareket halindeki son akşam bu.

 image276 image278 image280 image282

Saat 19’da giyinip yemeğe çıktık. Baktık ki tüm gemi personeli ve rehberler ellerinde içkilerle kapıda.. Çok güzeldi.. Masalarımıza yerleştik. Votka da var çeşitli yemek ve mezelerin ve dahi havyarın yanında.. Kaptan kadehini kaldırıp “Nazdarovya” deyince diktik votkaları. Sonra kaptan ve gemi müdiresi masaları dolaşmaya başladılar… Tabi Valma ve Yusuf Bey de eşlik ediyor bizim masalara geldiklerinde. Hamit tüm bizim gruba ait masaların fotoğraflarını çekiyor. Yusuf Bey ve Valma’yı da aramıza alıp fotoğraflar çektirdik. Hamit ve Gülten masadaki votkaları bitirip Yusuf Bey’in ekstra ikramlarını da zimmetlerine geçirdiler. Hakan Gülten’in kadehini saklıyor, Gülten “Nerede benim nazdarovyalarım” diye ortalığı birbirine katıyor. J Yemek çok eğlenceli ve keyifliydi. Ardından güvertede biraz oyalanıp Sky Bar’a geçtik.

 image284 image286

Sky Bar kapalı gişe, arkalarda zar zor bir yer bulduk. Tüm grup bir aradayız. Her grup sırayla çıkıyor, Rusça ve kendi dillerinde şarkılar söylüyor. Çoğu da oldukça ağır ve uyutucu şeyler. Portekizliler yine fark yaratıp dans gösterisi de yapıyorlar. İspanyollar da dans etti. Ama onlarınki pek güzel olmadı. Biz sonlara doğru çıktık. Çok komik, herkes bir heyecanlı, Kalinka ile açılışı yaptık. Koroya katılmayanlar da salonda tezahürat yapıyor. Sonra Oçi Çörnıye.. Ve Türkçe şarkılar.. Onları da söyleyip alkışlar arasında (!) yerimize geçtik. Fena değildik sanırım. Ama asıl olay Kalinka’daydı. Kalinka’nın ortalarında Ülkü Hanım (Hocanım) elinde tahta saplı mini Türk bayrağı ile ortaya fırlayıp Redkit’deki kankan yapan kızların hareketlerine benzer hareketlerle önümüzde şok bir şov yaptı. Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik. Mecburen güldük tabi…

Sonrasında güverteye çıktık. Hava aydınlık. Diğer gruplar güzel şeyler söylüyorlar, beğenmişler.. J Hatta bir Fransız kadın oturup bizimle sohbet ediyor. Grubumuzu çok genç, güzel ve dinamik bulmuşlar. Biraz daha oturduktan sonra da odalara çekiliyoruz.

25.07.2009 Cumartesi

Sabah uyandığımızda St.Petersburg limanındayız. Kahvaltımızı edip otobüslere biniyoruz. Şehir turu ve Hermitaj gezisi var. Bu arada gemi personeliyle de fotoğraflar çekiyoruz, hepsi çok tatlı, hele Ksena, sürekli gözlerinin içi gülüyor. Bir de İspanyol mu ne, aynı Acun’a benzeyen bir tip var gemide… Hava yağmurlu. Yusuf Bey “Buranın havası belli olmaz, hemen açabilir, bir hafta yağabilir” diyor. Hiç açacak gibi değil zaten. Yola çıkınca iyice artıyor yağmur. Otobüsten bir şey görmek bile imkansız bırakın fotoğraf çekmeyi, Hamit çıldırıyor.

image289 image291  

Yanımızda iyi Türkçe bilen yerel bir kadın rehber var. Yol boyunca hiç durmadan anlatıyor. St.Petersburg’daki her binanın tarihini biliyor galiba… Burası Moskova’dan çok daha güzel bir şehir. Yine çok geniş caddeler, bulvarlar var. Önce saray gibi bir yerde durup fotoğraf molası verdik ama hava öyle yağmurlu ki… O binanın yanında sarı bir bina vardı, geçerken gösterdiği, Lenin’in ilk konuşmasını yaptığı yermiş. Orayı çekemedik diye Hamit dırlandı tabi biraz, kadın Hamit’i sakinleştirip oradan bir tur daha attırdı.

image293 image295

Sonra Hermitaj’ın karşısında bir yerde durduk. Baltık kıyısında, Finlandiya körfezindeyiz… Etrafta bol miktarda savaş gemisi ve denizaltı var, ertesi gün Rusların Denizcilik Bayramı’ymış. Yine rüzgar ve yağmur altında fotoğraf çekmeye çalışıp Peter and Paul Katedraline gidiyoruz. Hamit’in heyheyleriyle dalaştık biraz. Sebebini hatırlamıyorum, istediği bir pozu çekemediğim için olabilir. J Katedralin içi muhteşem. Bütün hanedanın mezarları burada. En son çar ailesinin de kemikleri bulunup daha sonra buraya getirilmiş. Onlar da özel bir odada tutuluyor. Katedralin içinde bayağı oyalandık. Kadın anlattıkça anlattı. Sonra oradan çıktık ve bir mağazaya gittik. Turistik her şeyin satıldığı oldukça büyük bir yer. Kahvelerimizi içerken etrafa bakındık, istediğim gibi bir kehribarı burada da bulamadım. Çıktığımızda hava hala kötü.

image297 image299 image301 image303 image305 image307

Hermitaj’a gidiyoruz. Erken saatte ve randevulu gittiğimiz için kuyruk beklemiyoruz. Sırt çantası ile girilmiyor. Çantaları otobüste bırakıp giriyoruz. Üç saat boyunca gezeceğiz. Amanın yok böyle bir şey. O nasıl bir şaşaa, o nasıl bir görkem. Acayip bir yer. Binlerce sanat eseri. En önemlilerini rehberimizin yardımıyla görüp tanıyoruz. İnsan bir noktadan sonra dağılıyor. Önde rehber, arada biz, dağılanları toplamak için de en arkada Valma…

image309 image311 image313 image315

Bu arada Hamit az daha Rusya’da sürekli ve zorunlu oturma izni (kısaca hapis de diyebiliriz) alıyordu. Michelangelo’nun bir heykelinin (The Crouching Boy – Çömelmiş Çocuk) fotoğraflarını çekiyor, tam ilerlerken dönüp bakıyor etrafı boşalmış, koşarak dönüp tekrar kalabalıklaşmadan boş haliyle çekeyim diyor. Heykelin etrafında yerde çepeçevre bir metal var, ona takılıyor, heykelin üzerine kapaklanmasına ramak kalıyor. JJJ Hırvatistan’da para bozdururken önlerinde birisi para çaldı diye aylarca uğraşan çift bu kadar olay oldu, biz ne olurduk düşünmesi bile korkunç…

image317 image319 image321 image323

Hermitaj’ı gezerken Gülten’in de Tuğba’nın da şarjları bitti. Yani kendileri şarjlı değil tabi de, kameralarının… J Tuğba’nınki neyse de, “Şarjı bitmiş Gülten’in hayat damarlarından biri kesilmiştir” O kadar çok çekilecek şey var ki… Ne şarj ne hafıza kartı dayanır. Biz çıkarken müzeye giriş tıklım tıklımdı. En komiği de tek sıraya dizilmiş olarak rehberlerinden komut bekleyen Japon turist grubuydu. Giriş merdivenlerinde fotoğraf çektiren gelin ve damatlar vardı. Herkes tuvalet derdinde, kadınlar tuvaleti kuyruk tabi… Çıkışta ellerinde Hermitaj’la ilgili DVD’ler satan birileri var. Fiyatı 10 TL.. Evet evet, On Türk Lirası… Hem de diller arasında Türkçe de var. Türkiye’ye mal almaya gidiyormuş, dövizle uğraşmaktansa burada TL alıyormuş. Biz de alıyoruz tabi…

image325 image327 image329 image331

Hermitaj’dan çıkışta hava günlük güneşlik, oh bee.. Saray meydanından geçtik. Meydan kapalı, kenar köşe dolanıyoruz. Kocaman bir yer. Otobüsün oraya vardık. Otobüsümüz Moskova’daki Aziz Vasili Kilisesi’ne benzeyen St.Isaac katedralinin yakınında. Kumanyalarımızı alıp gruptan ayrıldık. Etraf çok kalabalık. Bir sürü gelin damat ve düğün ahalisi ve bolca limuzin var. Ruslar dışarıda fotoğraf çektirmeyi çok seviyor. Stüdyo fotoğrafı yok herhalde bunlarda. Ama doğrusu çok da ilginç enstantaneler çıkıyor ortaya… Caner ve Özlem de bize katıldılar. Kilisenin yanındaki parka gidip banklarda oturup dandik tavuklu sandviçlerimizi yiyoruz. Sandviç faslından sonra sıra geldi tekne turuna. O da hemen kilisenin yanından bir yerden kalkıyor. Biralarımızı alıp teknenin gelmesini bekliyoruz. Sonra da St.Petersburg kanallarını dolaşmaya başlıyoruz. Hava süper. Kanalların ardından Baltık denizine çıkıyoruz, köpülerin altından, savaş gemilerinin ve denizaltıların yanından geçip turu tamamlıyoruz. Tur sonunda tekneden inmeden bir Koreli turiste fotoğrafımızı çekmesini rica ediyoruz, önce kendisi çekiyor, sonra makineyi bir arkadaşına verip kendisi de bize katılıyor. Şirin çocuk.. J

image333 image335 image337 image339

Ardından tekne turuna katılmayan Özlem ve Caner’le buluştuk. St.Petersburg’un en ünlü caddesi olan Nevsky Prospekt’e çıktık. Doğa, Özlem, Caner ve Tuğba bir kafede oturmayı tercih ettiler. Biz de caddenin sonuna kadar bir taraftan gidip diğer taraftan döndük. Buluşma yerine döndüğümüzde yine Hamit’le dalaştık. Bu arada diğerleri geldi. Metro istasyonuna indik. Bir baktık ki herkes yanyana duran bir sürü asansör kapısında bekliyor. Biz de beklemeye başladık. Kapılar açıldı, o da ne, asansör sandığımız kapı metronun kapılarıymış, yani hem istasyonun kapısı var, hem metronun kendi kapısı. Metro gelene kadar rayların olduğu kısmı görmüyorsunuz bile…

image365 image367

Burada metro istasyonu limana Moskova’daki gibi yürüme mesafesinde değil. İstasyondan otobüse binip bir on dakika daha yolculuktan sonra limana varılıyor. İndikten sonra durakların yanındaki markete uğrayıp bir şeyler alıp gemiye gidiyoruz. Yorgunluktan ölmüşüz valla. Akşam yemeğini aslında kaçırmıştık. Ama o gün ekstra olarak Kazak Dans Gösterisine gidenler için servis açılacağı için biz de onlarla yedik yemeği. Saat 22 civarı, güvertede biraz daha zaman geçirip uyumaya gidiyoruz.

26.07.2009 Pazar

Bu sabah yine kahvaltıdan sonra kendimizi dışarı attık. Grupla ilgimiz yok bugün. Buradaki tüm turlar ekstra, biz de kendimiz gezeceğiz hemen hemen aynı yerleri. Önce otobüs, ardından metro ve yine Nevski Prospekt’deyiz. Sabah erken olduğu için ortalık sakin ama bugün denizcilik bayramı. Ortalıktaki tezgahlarda denizcilere ait şapkalar, bayraklar satılıyor ve yollarda da üstünde bu tür işaretler taşıyan birçok insan var. Hakan’la Hamit bir yer bulup para bozduruyor yine. Peterhoff Yazlık Sarayı’na gitmek için deniz otobüsüne, Rusça adıyla “Roket”e bineceğiz, bilet alacağız ama bekleyen roket’te bize yetecek kadar yer yok, iki adım önce gelseymişiz keşke, bir sonrakine bilet alıyoruz. Onu beklerken de Hamit’le savaş gemilerinin olduğu yere gidip fotoğraf çekiyoruz. Çok kalabalık olmaya başlamış, çok önemsiyorlar bu bayramı… Tekrar dönüyoruz, neredeyse doluyormuş roket.. Bu kez Hakan gerilmiş biz gelmeyince.. J Roket, küçük ve çok hızlı bir deniz otobüsü. Önce içerden sonra dışardan fotoğraflar çekiyoruz.

20-25 dakikalık bir yolculuktan sonra Peterhoff’a varıyoruz. Çok kalabalık. Sarayın dış kısmı ve bahçelerinde geziyoruz, turlar da içine girmiyordu zaten, biz de girmiyoruz. Havuzlar, fıskiyeler, çiçek bahçeleri, her şey öylesine görkemli ki. Bahçede bir orkestra var, biz gittiğimizde yemek arası vermişlerdi. Biraz bekledik, çünkü çok ilginç görünüyordu aletler. Her müzisyenin önünde çeşitli büyüklükte ve tipte üflemeli bir çalgı olduğu anlaşılan borular var. Her birindeki alet grubu farklı ama bir müzisyende de aynı tipin düzenli olarak küçükten büyüğe serisi var. Biraz sonra şefleri açıklama yapıyor, Hamit de anladığı kadarıyla tercüme ediyor: Dünyada tekmiş böyle bir orkestra. Her bir boru sadece tek nota çalıyor. Her müzisyen farklı ses çıkaran borularıyla farklı notaları küçükten büyüğe boruları tek tek üfleyerek çalıyor. Bu nedenle kısıtlı sayıdaki belirli parçaları çalabiliyorlarmış. Ardından konsere başlıyorlar, biz de parçanın sonuna kadar dinliyoruz, gerçekten ilginç bir grup. J

image341 image343 image345 image347 image349 image351

Artık şehre döneceğiz, biletlerimiz gidiş-dönüştü, ortalık da bayağı kalabalık olmuş bu arada. Tekrar roket’e bindik, bu kez ilk binenlerdeniz ve bu roket’in ön kısmı lüks döner koltuklardan oluşuyor, orayı kapıyoruz. Kumanyalarımızdaki sandviçleri yiyoruz deniz manzarasıyla. Roket’te tuvalet yok, Peterhoff’da da bekememek için giremedik, St.Petersburg’a geldiğimizde daha önce dalga geçtiğimiz seyyar tuvaletleri, hem de kuyruk bekleyip para vererek kullanmak zorundayız. Hamit de kuyruktaki bu anları fotoğrafla ölümsüzleştiriyor tabi. Rusya’da tuvalet olayı ilginç, tuvalet haline getirilmiş otobüsler, tırlar ve seyyar büfe gibi tuvaletler var…

image353 image355 image357 image359

Şimdi de Puşkin Kasabasındaki Katerina Sarayı’na (Tsarskoye Selo Sarayı) gideceğiz, Hamit bir turizm ofisinden tren istasyonunu ve sarayın kaça kadar açık olduğunu öğreniyor. Metroya binip tren istasyonuna geliyoruz. Çok kalabalık ve karmakarışık bir yer… Bilet gişeleri ve bineceğimiz yeri arıyoruz. Giriş katından üst kata gönderiyorlar. Üst kata çıkacak merdivenleri zar zor buluyoruz, onlar da yukarı diyor. Biz ve özellikle Hamit küfür kıyamet köpürürken yine az da olsa Türkçe bilen ve Türki Cumhuriyetlerden olduğu belli olan birisi nereye gideceğimizi soruyor ve gişeleri gösteriyor. Bileti alıp trene biniyoruz nihayet. Çok eski, gürültülü falan bir tren bu, İsviçre’deki trenler bunun yanında uzay aracı gibi kalıyor. İnsanlar içinde kağıt oynuyor, St.Petersburg’un banliyölerinden geçiyoruz. Şehrin dış mahallerindeki dev apartman ve siteler çok çirkin… Hepsi komünizm döneminde yapılmış, sadece işlevsel olması önemsenmiş, hiçbir estetik kaygı gözetilmemiş.

image361 image363 image369 image371 image373 image375

Yaklaşık olarak yarım saat gidiyoruz. Puşkin’den bir ya da iki önceki istasyonun adı 21. km. Muhtemelen St.Petersburg’daki merkez istasyona 21 km mesafede, başka isim bulamamışlar.. Hamit ille fotoğrafını çekecek dönüşte. Kasabaya vardık, saat 16:30, 17’ye kadar bilet satışı var. Minibüse bindik, Rusya’da minibüse binip şöfere para uzatmak ve para üstü almak Hakan’ı çok mutlu ediyor. J Minibüsteki bir kadın bize nerede ineceğimizi söylüyor, zaten o da bizimle iniyor, bir süre birlikte yürüdükten sonra girişi gösterip yoluna devam ediyor. Oldukça kalabalık, gişede de kuyruk var. Bahçe için ayrı, saraya giriş için ayrı para ödeniyor. Dahası, Ruslara ayrı turistlere ayrı tarife var. Ve çok da farklı. Gişedeki kadın yüksek bedelli olanı söylüyor, Hamit “Olur mu, burada öyle yazmıyor” diyince kadın “Rus musunuz?” diye soruyor, “Kanyeçna” J Ucuz tarifeden alıyoruz biletleri.

 image377 image379 image381 image383 image385 image387 image389 image391 image393 image395 

Sarayın içi gerçekten muhteşem. Katerina’nın fotoğrafları var, öyle de çirkin bir şey ki, hikayesini duyunca matah bir şey sandık… Eşyalar, mobilyalar, duvarlar, tavanlar, perdeler hepsi öyle acayip ki. Hele bir Kehribar Oda var, odanın tüm duvarları kehribar kaplı. Akıllara zarar bir yer. Çekim yapmak yasak bu odada ama Ruslar da Hamit de pek takmıyor yasağı… 1940’larda Alman kuşatması sırasında bu saray yakılıp yıkılmış Almanlar tarafından. Sonrasında çok uğraşılmış ama eski haline getirmişler. Kehribar Oda bu hale 2003 yılında gelebilmiş zaten. Restorasyon çalışmaları sırasında çekilen fotoğrafları da sergiliyorlar, gerçekten inanılmaz, harabeye dönmüş o zamanlar saray.

image397 image399 image401 image403 image405 image407 image409 image411 image413

Gezi sonunda tuvalete girilecek, saray da ziyarete kapanmak üzere, erkekler tuvaletinin bir bölümünü kadınlara açıyor görevli teyze. Erkekler teyzenin kontrolünde arka tarafta bir bölmeye gidiyor. Ben erkekler tuvaletinden çıkarken o anı da fotoğraflıyor nedense Hamit… Sarayın bahçesinde banklarda dinlendik. Biz Hamit’le buradaki tezgahlardan babama matara aldık. Onun için gruba yetişene dek bayağı koştuk. Sonra yine bir minibüsle istasyona, trene binip şehre hareket ettik. Tren bayağı dolu, ayaktayız. 21 km istasyonunda Hamit fotoğraf için iniyor, fotoğrafı çekiyor ama kapılar kapanıyor ve hareket ediyoruz. Biz sondan ikinci vagondayız, o en arkada, makinistin yanına doğru hamle yapınca adam kapıyı açmış, son vagona binmiş. Hatta biz kaldı sandık, baktık biraz sonra yan vagonun ara kapısının camından el sallıyor. J

image415 image417 image419 image421

İstasyonda inince büfelerden birinden çiğbörek aldık, çok sıcak ve çok güzel. Herkesin aklı kalıyor bir daha alsak diye ama gerilerde kaldı… Bugün ne çok araca bindik. Gemiye ulaştık, yemeğimizi yiyip güverteye çıktık. Resepsiyon görevlisi Ksena’yla fotoğraflar çekip muhabbet ediyoruz, çok şirin bir kız. Yarın dönüş günü. Bu akşam gece turu var. Aslında bu turun kimse farkında değildi. Hamit fark edip Yusuf Bey’e sorunca mecburen aldılar programa.

image423 image425 image427 image429 image431 image433 image434

Türkçe bilen Rus rehberimizle ve otobüsümüzle çıktık gece turuna. Çoğunu gündüz gördüğümüz yerleri bir de gece ışıl ışıl haliyle gördük. St.Petersburg çok güzel aydınlatılmış bir şehir. Yolda Tuğba rahatsızlandı ve taksi ile gemiye döndü. Turun en ilginç anı ise saat 1’de tüm köprülerin açılması ve büyük gemilere geçiş izni verilmesi. Işıl ışıl köprülerin açılması kilometrelerce uzaktan izlenebiliyor.

Bu arada Ruslar içtikleri her şeyin şişelerini hemen bitirdikleri yere dik olarak bırakıyor, karanlıkta köprüleri izlerken ayağına takılan şişelerin de fotoğrafını çekiyor Hamit, yaşlıca bir Rus kadın “Neden çekiyorsun, pis Rus domuzları diye değil mi” falan diye söyleniyor, kadını oğlu sakinleştiriyor. Ardından tekrar bir otobüs yolculuğu, gemiye dönüş ve uyku kardeşim…

PETERSBURG KÖPRÜLERİNİN GECE AÇILIRKEN DURUMLARINI GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ RESME TIKLARSANIZ YENİ SAYFADA  HAREKETLİ GÖRÜNTÜYÜ İZLEYİP SONRASINDA GERİ TUŞU İLE BU SAYFAYA DÖNEBİLİRSİNİZ.

kopru

27.07.2009 Pazartesi

Bu akşam uçakla İstanbul’a döneceğiz. Öğlene kadar serbestiz. Sabah kahvaltıyı edip şehre indik. Hakan’lar ayrı gezeceklermiş, şehirde ayrılıyorlar bizden. Zaten gezmiş olduğumuz yerlerin bir de rahat rahat üstünden geçiyoruz. Hamit’le Tuğba otobüs tuvaleti de deniyorlar. Parklardan birinde saçma sapan yuvarlanarak resimler çekiyoruz ama eğleniyoruz. Baltık denizine ayaklarımızı sokuyoruz. Çimenlerin üzerine uzanıp keyif yapıyoruz. Bir heykel var, Ruslar fotoğraf çektiriyor sürekli. Önemli bir şeydir belki diye biz de çektiriyoruz. J Tuğba’nın binmediği bir tek troleybüs kalmış, ona binmek üzere bizden ayrılıyor, biz de St.Isaac Katedrali’nin yanındaki hediyelik eşya pazarına giriyoruz. Burası Moskova’ya göre daha pahalı. Ama matruşkalar daha güzel. El boyaması beşli bir matruşka seti alıyoruz (çok mutluyum J ) Kalan para ile de kelebek şeklinde kehribar kolye ucu aldım. Zaten daha güzelini bulamayınca geminin satış standından beğendiğim kehribar bilekliği de almıştım geçen akşam. J

Tuğba ile buluşup metroyla ve otobüsle gemiye döndük. Eşyaları çıkardık. Hakan’lar da dönmüşler. Grubun kalanı yine bir ekstradan (Peterhoff) gelecek, bizi ayrıca bir küçük otobüs götürecek alana. Bu arada yağmur da başladı. Gemi müdiresi ve Ksena uğurluyor bizi, Ksena yağmuru göstererek ağlama efekti yapıyor arkamızdan, şirine… Hava alanı küçücük bir yer. Grubun kalanını epeyce bekledik. Hatta beklemeden kontrolden geçip girdik biz.

Uçakta yerimize oturduk, biz Tuğba’yla bir üçlü, Hakan’lar da tam karşımızda bir üçlü. Arkamızda süper minili bir Rus kızla eşi ya da sevgilisi var. Konser gecesi Ülkü Hanım’ın (Hocanım) yaptığı saçma şovdan girdik, havaalanında milletten mail adresi alırken, onu kastederek “Herkesinkini almıyorsunuz değil mi, yoksa ben vermeyeyim” diyenlerden çıktık. “Sakın buralarda olmasın” diyorum, Hamit arkalara bakıp “yok” diyor, mini gözünü mü alıyor ne… O arada dünkü kumanyadan kalan gofretleri kimseye satamayan Tuğba, yanından geçen iki kardeşe gofretleri veriyor, arkadan bir ses “Bir şey mi dağıtılıyor, bize yok mu” Aman Allah, Hocanım, meğer arkadaki çiftin yanında, koridor tarafında oturuyormuş, birlikte seyahat ettiği sessiz sedasız erkek kardeşi de Hakan’ların arka sırasında koridor tarafındaymış. Biz arkamızda ikiliyi görünce, bunlar da ikili diye üçüncüye dikkat etmemişiz. Üçümüz birden koltuklara öyle bir tam siper olup gülmek, şaşırmak, ağlamak arası bir yerde kalıyoruz ki, tarifi mümkün değil.

İlk şoktan sonra “Aman boşveer” deyip doğrulduk. Zaten sonraki konuşmalarına bakılırsa duymamış sanırım… Çünkü Atatürk Havalimanında da karşılaştık ve gayet normal davrandı, yani ne kadar normal olabilirse işte.. J Böylece bir turumuz daha koşturması, kavgası, gürültüsü, eğlencesi ile geçti gitti. Bir dahaki turda buluşmak üzere… J

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Ben sizin “interrail ile Avrupa” turunuzun uzunluğuna alışık olduğum için baştan kendimi ayarladım,çay-kahve ne buldumsa yanıma alıp öyle başladım okumaya…Değdi doğrusu,hem fotolar hem de detaylı ve samimi anlatımınız aldı beni o diyarlara götürdü.Hamit Bey e çok hak veriyorum,grupla gezmek çok zor !Geminize verilen “Popo Selamı”na çok güldüm,güzel yakalamışsınız..Birçok karedeki cesur Rus kızları da etek açmaya bayılıyor yani…Saraylar gözümüzü kamaştırdı,herşey çok güzel,teşekkürler.

  • umutaktas dedi ki:

    harika fotoğraflar harika bir gezi gerçekten çok güzel.St petersburg da metrolarda yankesicilik çok büyük boyutta kot pantolonunuzun ön cebinden dahi parayı kolaylıkla alıyorlar.neredeyse herkes rusyada kitap okuyor metroda otobüste nerede boş zmn bulurlarsa.buna bizim ülkemizde rastlamak biraz daha güç.

  • Zeynep dedi ki:

    Görkemli geçmişine karşın alçakgönüllü ve büyüleyici bir kent…bu güzel yazınız ve birbirinden güzel fotoğraflar için de teşekürler ellerinize sağlık

  • midyat dedi ki:

    Gezi yazısı nasıl olur diye sorulursa örnek gösterilebilecek bir yazı. Herşeyiyle harika olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*