Vietnam

Uzun süredir planlarımız arasında olan Vietnam – Kamboçya seyahati için tüm hazırlıklarımız tamamlandı ve 29 Aralık 2006 tarihinde Türk Hava Yolları ile İstanbul’dan Bangkok’a ve Bangkok üzerinden de Bangkok Airlines’ın renkli ve süslü bir uçağı ile Hanoi’ye vardık. Hanoi havaalanı gümrük bölümüne geçmeden toplu vize alınmasını beklerken bu gizemli ve bize çok yabancı olan ülke hakkında yorumlar yapılmakta, kaygılar tartışılmakta… Yetkili kişi bulunduktan sonra işlerimiz gayet kolay ve rahatça halloluyor ve kendimizi Vietnam’a ayak basmış buluyoruz.

Havanın biraz puslu olmasına rağmen neşemizi bozmadan tüm grup 15 kişi ve rehberimiz sevgili Mehmet ile bizim için organize edilen otobüse biniyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, biz üç çift hiç tanımadığımız kişiler ile böyle uzun sürecek bir tura katılırken biraz tereddüt ettik ama sonuç çok da güzel oldu. Beklemeler ile birlikte toplam 16 saat süren uçak yolcuğundan sonra yorgun bir şekilde otele gidip üstümüzdekileri attıktan sonra fırlayıp sokağa attık kendimizi. Tabi buradaki tüm hareketlerimiz hem ilk gün olduğu hem de bize oldukça yabancı bir ülke olduğu için, topluca grup olarak olmaktadır. 

İlk gece o yorgunlukla La Lua (Wild Rice) diye oldukça şık bir restorana gittik. Personel zaten geleceğimizden haberli ve bekler vaziyeteydi. Koyu kırmızı, bordo ve gül kurusu renklerinin hakim olduğu bu şık restoranda çok keyif aldık ve diğer grup elemanları ile tanıştık. Birçok yerden ortak tanıdıklarımızın olduğunu görünce yine İstanbul’un nüfusuna göre küçük olduğu geyiklerini yaptık…

Ertesi gün, yılbaşı günü 31 Aralık sabah erkenden bavulları otelde bırakarak küçük birer çanta ile Halong Bay’e gitmek üzere yola çıkıldı. İlk durak Hanoi’nin güneyinde bulunan ve eskiden Vietnam’ın başkenti olan Hoa Lu’ya yaklaşık 2 saatlik mesafe gidilmesi gerekiyor. Aslında burada belirleyici olan yolun uzunluğu değil kalabalık veya boş oluşu. Bizim ülkemizde normal bir hızda gitmek kaydıyla aynı yol 1 saatten az zamanda alınabilir. Yolda rehberimiz Mehmet ve yerel rehber Vietnam hakkında bilgiler veriyor. Bu arada küçük çaplı bir şok yaşanıyor; giderken yolda çok sayıda gördüğümüz kasap dükkanı vitrinlerinde kuzu çevirme sandıklarımızın aslında köpek olduğunu ve ülkede en çok köpek etinin yendiğini duyunca tüm grup biraz fena oluyor.

Hoa Lu’ya geldiğimizde öküzlerin çektiği kağnı arabalarıyla Bich Dong Pagodasına kadar gelindi. Pagoda gezildikten sonra pirinç tarlaları ve dik kayalıklar arasında her çift bir sandalda olmak üzere, genelde bir genç kız bir de yaşlı kadının idare ettiği saçtan kayıklarla yaklaşık 2 saatlik bir sandal gezisine çıkıldı. Benim ve eşimin bulunduğu kayığı idare eden bir anne kızdı. Küçük kız – ki sanıyorum 13-14 yaşında – hem bahşiş alabilmek için – bu bahşiş meselesi özellikle Vietnam’da çok fazla ve bazen de insana itici gelmekte – hem de el yapımı Vietnam işlerini satabilmek için birkaç kelimelik İngilizcesiyle eşime birçok kompliman yaptı. Neticede çok cüzi paralara birkaç parça küçük el işi aldık. Sandalda genelde genç kızlar kürek çekiyor yaşlı olanlar ise dümen tutuyordu. Satışlar başlayınca gençler daha çok İngilizce bildikleri için yer değiştirmekte ve yaşlılar küreğe geçmekteydi. Gezinti güzeldi ama nehrin sonundaki mağara da görülecek pek fazla bir şey yoktu; sadece oraya kadar gidilip geri dönülmesi ve bunun da biraz fazla uzun sürmesi sıkıcıydı. Dönüşte tekrar aynı iskelede inerek, otobüslerimize binerek yaklaşık 2 saat sürecek olan ve Hayfong’dan geçerek ulaşacağımız Halong Körfezi ne doğru yola koyuluyoruz. Halong Vietnam’lılar göre ve Vietnamcada “Ejderhanın denize indiği yer” anlamına gelmekte. Buraya vardığımızda hava karamıştı, iskeleden “jonk” tabir edilen teknemize ulaşmak için 10 dakikalık bir deniz yolculuğu yapıyoruz ve kendi jonkumuza geliyoruz. Jonklar gayet lüks nerdeyse otel odası büyüklüğünde kamaraları olan buraya özgü, tipik turuncu yelkenli ahşap tekneler… Yerleşip üstümüzü yılbaşı konseptine uygun olarak değiştirdikten sonra yemeğin yenilip eğlencenin yapılacağı daha büyük başka bir jonka geçip Vietnam usulü yeni yıla girmeye hazırlanıyoruz.

Hiç torpil yapmadan teknenin dışında olan masalarımıza oturup şaraplarımız ve leziz Vietnam yemekleri eşliğinde yeni yılı karşıladık. Yemekler açık büfe olarak teknenin içinde bir bölümde hazırlanmış, yaklaşık 40 kişi iç tarafta yemek masalarında biz Türkler ise hem teknenin yanında hem de arasında ki masalardaydık. İki Vietnamlı şarkıcı iç kısımda iç bayıltıcı bir şekilde şarkı söylüyorlardı. Ama yinede tebrik ve takdir etmek lazım zira Uzakdoğulu Budistlerin kutladığı bir bayram ve şenlik olmamasına rağmen her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Hatta Vietnam’lılar bize yeni yılda bir de piyango hazırlamış ve bu piyangonun da büyük ödülü, el yapımı ahşap bir tekne maketi yaklaşık 1 metre büyüklüğünde, bizim bir arkadaşa çıktı. Buradaki eğlence saat 1.30 a doğru bitip de biz Türk grubu kendi Jonk’umuza dönünce Türkçe şarkılar ile 2 saat daha eğlenip dans ettikten sonra ertesi günü kaçırmamak için konforlu odalarımıza çekilip yattık. Ertesi sabah teknenin güvertesinden vahşi manzarayı görünce nefesimiz kesildi. Denizin ortasından fırlamış irili ufaklı binlerce (rehberimiz 3.000 adet olduğunu söyledi) kaya parçası insan üzerinde derin bir etki bırakmakta. Saat 11.00 de başka küçük bir motorlu bot ile kıyıdaki Hang Sung Sot mağarasını gezmeye gidiyoruz. Burası, yüzyıllar içinde oluşan sarkıt dikitler ile gerçekten çok büyük ve iyi aydınlatılmış, bizim Damlataş Mağarasının yaklaşık 10 misli büyüklüğünde bir mağara. Bu mağaranın çıkışındaki platformdan tepeden Halong Körfezinin çok hoş bir manzarasını iyice içimize sindiriyoruz. Buradan ayrılıp yaklaşık 2 saat süren bir tekne gezisi ile Halong Körfezi içinde turluyor ve kayaların arasında geziyoruz. Bu körfezde de Uzakdoğu’da çok görülen tekne evlerden çok sayıda var. İnsanlar bir koloni kurmuş, tüm yaşantılarını su üzerinde sürdürmekteler.

Halong turumuzu bitirip Hanoi’ye dönmek üzere otobüse geri dönüyoruz. Akşam Vietnam’ın en ünlü kültür programı olan ve hatta bir vakitler ülkemize de gelmiş olan su kuklaları gösterisine gidiyoruz. Allahtan yalnızca 45 dakika sürüyor çünkü yorgun olunca biraz gürültülü ve anlaşılmayan bir lisanda hareketsiz oturmak can sıkıcı olabiliyor. Su kuklaları tiyatrosu her gün 4 defa gösteri yapıyormuş ve kuklaları suyun içinde ve altında oynatan bizim görmediğimiz insanlar, sudan ve genel olarak bu uzun süreç içerisinde rutubetten etkilenmemek için balıkadamların giydikleri türden elbiseler giymekteymişler. Zaten gösteri sonunda izleyicileri selamlamak için sudan çıktıklarında bu bariz şekilde anlaşılmakta. Tiyatrodan çıkınca rehberimiz hepimize birer Cyclo ayarlamış. Cyclo bisikletin önünde sepetleri olan buraya özgü taşıt araçları, 16 kişi cylolar içinde Hanoi’in karmakarışık motosiklet trafiği içinde yemeğe gittik. Bence burada yapılması gereken işlerden biri bu cyclolara binip bizim gibi Hanoi’in kalbine dalmak.

Turumuzun bizim için seçtiği Wild Lotus isimli restoran gerçekten de seyahatin en iyi gastronoik deneyimlerinden biriydi. Hazırlanmış özel menü benim çok hoşuma gitti, aramızdan bazı arkadaşlar a la carte yediler ama tamarind (tropik bir Asya sebzesi- demirhindi) sosu ile yapılmış olan deniz tarağı kızartması benim favorim oldu. Yine yeşil papayalı kızartılmış etli salata da lezzet olarak çok hoşuma gitti.

Ertesi gün Hanoi’in görülmesi gereken Pagoda’ları ve tapınakları gezildi. Aslında Vietnam’da Budizim öyle fazla katı yaşanmıyor. Tapınakların hali feci, insanlar ayakkabı ile giriyor, pis tutuluyor, yerlere çöp atılıyor, tapınak alanlarında sigara içilebiliyor yani kısaca Budizm buralarda birazcık dejenere edilmiş gibi. Hanoi de bana en ilginç gelen kutsal ören yeri Edebiyat tapınağı oldu. Burası aslında Vietnam’ın 11 yy. yapılmış olan ilk üniversitesi. Bu üniversitede Konfiçyüs tarafından birçok bilim adamı yetiştirilmiş. Bir gölün etrafına sıralanmış olan kaplumbağa heykelleri ve üzerindeki büyük levhalar ilgimi çekti, rehberimiz bu levhaların üzerinde buradan mezun olmuş kişilerin isimlerinin yazdığını belitti yani bir anlamda bir mezunlar kütüğü veya mezunlar listesi gibi… Buradan Ho Chi Ming’in mozolesine ve sonra da ikamet ettiği saraya gidildi. Mozole özellikle ilginçti çünkü askeri düzende içeri giriliyor, HCM’in gerçek ve canlıymış gibi duran balmumu mumyası önünden saygı ile taşkınlık yapmadan, durmadan ve konuşmadan geçiliyor. İçerisi soğuk, askerler nöbet tutmakta. Sanki savaş durumundaki gibi bir ciddiyet, hiyerarşi ve disiplin var. İçeri sevgilinle veya eşinle el ele kol kola girmek yasak, duraklamadan girip çıkıyorsun. Vietnamlılar liderlerine karşı çok büyük bir saygı ve sevgi beslemekteler. Ho Chi Ming’in mumyası uyuyormuş gibi canlı duruyor. Vietnam halkı mumyanın önünden geçerken hafifçe başıyla liderlerini selamlıyor. Buradan çıkıp öğlen yemeğini Seasons of Hanoi isimli gayet şirin ve koloniyal tarzda inşa edilmiş bir restoran da yedik. Turumuzu Hanoi’nin biraz dışındaki Ngoc Son tapınağına giderek ve üzerinde yüzlerce ejderha ile değişik figürde balon uçuşan Hoan Kiem gölünü de görerek Hanoi havaalanında HCMC yani eski adıyla Saygon’a gitmek üzere sonlandırdık.

Havaalanında, yerel Vietnamlı rehberimiz Jon bize bir jest yaparak kadın erkek farkı gözetmeden hepimize bir buket orkide hediye etti ve bu da yaklaşık 1 saatlik rötarı biraz olsun bizlere unutturdu. HCMC – Saigon 2 saatlik bir uçuştan sonra gizemli Saygon’a veya yeni ismiyle Ho Chi Ming City e ulaştık. Otelimiz çok güzel, Sofitel Saygon. Akşam yemeğini burada otelin içinde çok zengin bir deniz mahsulleri ve kabuklular açık büfesinden aldıktan sonra Vietnam savaşı sırasında Amerikalı askerlerin caz dinlemeye geldikleri ve hatta bir dönem de karargah olarak kullanılan ünlü Rex Hotel’de bir içki içmek için gitmeye karar veriyoruz. Hava çok sıcak bizler de Rex Hotel’in terasında keyif ile içkilerimizi yudumluyoruz.

Ertesi gün Saigon turu yapılıyor. Saigon Hanoi ile kıyaslandığında daha kalabalık ve daha gelişmiş ve tüm Vietnam’ın ekonomik başkenti olduğu hissini uyandırıyor insanda. Daha zengin dükkanlar, daha büyük çarşılar, daha çok iş için koşuşturan insan, bunların hepsi birer gösterge olmakta. Otelden çıkıp kısa bir yürüyüşten sonra Saigon’un ünlü postanesine varıyoruz. Postanenin özelliği Eyfel kulesinin mimarı tarafından yapılmış olması. Bina koloniyal tarzda çelikten inşa edilmiş ve vızır vızır çalışan bir postane. Ama içeride sürekli flaşlar patlamakta, çünkü turistler her an resim çekmekteler. Memurlar burada nasıl çalışabilmekteler açıkçası pek anlamadım. Buradan çıkarak Vin Ngihem tapınağına gidiliyor. Vietnam toprakları içinde gördüğüm en güzel olanı bu. Tapınağın arka tarafındaki bölümde yatan bir buda heykelinin önündeki bir tabağın içinde birçok kapalı bisküvi, şeker cips paketi görüne ne olduğunu soruyorum rehbere. Cevap ilginç “Halk Buda’ya getiriyor yesin diye” tabi bu işin inanç tarafı gerçekte ise buraya bırakılıyor ki akşam tapınak çalışanlarınca toplanıp yenilsin diye. Öğlen yemeği İndochine Restoran da ve çok keyifli geçiyor. Burada, yapmış olduğum menü koleksiyonu için arkadaşlarımın benim için aldığı bir menü başımızı derde sokuyordu ama neyse ki rehberimiz işi anında çözdü. Şimdi İndochine’in menüsü koleksiyonumun nadide parçalarından biri… Yemekten sonra biraz daha rahat bir program yapacağımızı düşünürken “War Memorial Museum” u Vietnam savaş müzesini geziyoruz. İnsanın içi burkuluyor. Gerçek anlamda çok kötü manzaralar insanı başını çevirmeye zorluyor ama yine de merak edip bakıyorsun. Müzede gördüğüm vahşetin detaylarını anlatmak istemiyorum ama bir kez daha savaşın ürkütücülüğü barizce anlaşılmakta. Buradan çıkıp gittiğimiz Binh Tay çarşısı büyük bir Pazar yeri, her şey yani hem yiyecek, hem giyecek hem canlı hayvan satılan çok büyük bir alanda kurulmuş çok renkli, çok kokulu, çok ilginç…

Ben buradan turdan ayrılıp otele kendi başıma uzunca bir mesafe yürüyerek dönüyorum; yolda gördüğüm dükkanlara giriyorum, motosiklet sürülerinin resimlerini çekiyorum, seyyar bir satıcıdan “dragonfruit” satın alıyorum ve fark ediyorum ki bu dinamik karmaşayı seviyorum. Otele döndükten sonra akşamki tekne turu ve yemek programı için hazırlanıp yine kendimizi Saygon sokaklarına atıyoruz. Akşam yemeği Bonzai isimli teknede Saygon nehri üzerinde. Biraz fazla turistik bir yemek tarzı olmakla birlikte bizler çok eğleniyoruz. Hatta sevgili rehberimiz Mehmet bize sürpriz yaparak yemekte bize rakı ikram ediyor. Bunun sonucunda hepimiz teknenin dans pistinde çalan hızlı müzikler ile “Türkler iyi dans eder” savını doğruluyoruz.

Ertesi gün sabah erkenden Vietnam savaşı sırasında Vietkong’lularca Amerikalılardan kaçmak ve sığınmak için kullanılmış olan Chu Chi tünellerine gidiyoruz. Buraya varmak için 70 km yol kat etmemiz gerekiyor. Yolda bir kauçuk tarlasından geçerken öğreniyoruz ki Vietnam kauçuk üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerinden biriymiş. Chu Chi tünellerine gelince önce bir odada kısa bir film gösterisiyle bu tünellerin yapım aşamaları ve neden ihtiyaç duyulduğu anlatıldıktan sonra gezmek için tünellere geçilebilmekte. Tünellerin yapımı yaklaşık 20 yıl sürmüş ve toplam uzunluğu 250 km kadarmış. 10 yaşındaki bir çocuğun bile zor girebileceği küçük açıklıklardan ve kapılardan bu tünellere girip bir hafta çıkmadan yaşarmış insanlar içeride. İçeride dar tünellerin yanı sıra mutfak, yatak odası, uyumak ve oturmak için olan bölümler daha geniş olarak inşa edilmiş. Biz turistler için hazırlanmış olan genişletilmiş tüneller nispeten daha rahat olmakla birlikte, yaklaşık 15-20 metrelik kısım neredeyse sürünerek geçilebilmekte. Klostrofobisi olanlar için içeri girmeyi önermiyorum, hatta bir ara içeride rehberler ve ziyaretçiler olmasına rağmen ben bile tünelin içinde sıkıştım kaldım korkusu geçirdim ama kısa sürdü. Tüneller zifiri karanlık, içeri çok kalabalık girilmediği takdirde ucunda ışık görünüyor oraya doğru yürüyüp çıkıyorsunuz. Biz, 4 kişi kısa tünele girdik 80 mt. Daha çok macera arayanlar için 250 mt lik tüneller de vardı. Burada çıkışta biraz da gerginliği gidermek için ikram edilen birer kadeh şekerkamışından elde edilmiş bir içki iyi geliyor. Burada ayrıca Vietnamlıların milli içkisi yılanlı, akrepli votkayı da tattım ve hatta eşimin tüm itirazlarına rağmen bir şişe de satın aldım. Şişeyi görünce içindeki ölü ama canlı gibi duran akrep ve yılanlar insanda kötü bir etki yaratıyor ama yakıcı tadı hele soğuk içince fena değil. Bu içkinin Afrodizyak etkisi varmış. Ayrılıp pirinç tarlaları arasından geçerek en sonunda da büyükçe bir yerel süpermarketi gezdikten sonra Vietnam’a hoşça kal diyerek, Siem Reap’e gitmek üzere havaalanına doğru yol alıyoruz.

1 Yorum

  • NEŞE dedi ki:

    İbrahim bey,foto bulurum ümidi ile yazının sonunu bekledim ama hüsran…Budist tapınakların bakımsızlığı Kömünizm ideolojisi ile bağlantılı olabilir mi acaba..Ben ayrıca Saigon daki Fransız etkisini de merak ediyorum,bu konuda çok film seyrettik de…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*