….Ve Nihayet HAVANA

 Başlarken : Santiago de Cuba, Trinidad, Cienfuegos, Camagüey, Santa Clara ve Havana’yı anlatmaya çalıştığım Küba yazılarımda ansiklopedik bilgilere girmeden, günlük hayatta orada yaşadıklarımı, gördüklerimi, hissettiklerimi dile getirerek, gitmeyi düşünenlerin satır aralarında birşeyler bulması, Küba’yı merak edenlerin gözlerinde canlandırması ve okumayı seven gezginlerin de okuması için paylaşıyorum.

         

La Habana….. Okyanus dalgalarının dövdüğü 5 km. lik sahil yolu Malecon’uyla güzel şehir. Prado caddesinin boyası dökülmüş, kapısı kırılmış saray yavrusu konaklarıyla güzel şehir. Her köşesinden gelen müziğiyle, Afrika’lı ataları gibi başına doladığı eşarbının iri fiyonguyla poz veren kadınları, mojitosu, kafeleri, barlarıyla birbirini bütünlüyen güzel şehir. Yani eskisiyle, yenisiyle La Habana güzel şehir.

Deniz kenarındaki otelimiz Panaroma Miramar, şehrin merkezi Eski Havana’ya arabayla on beş dakika mesafede Miramar semtinde. Sabaha kadar açık bıraktığımız pencereden gelen dalgaların sesiyle uyuyor, okyanusun esintisiyle uyanıyoruz. Miramar’da birbirini dik kesen sokaklar numara ve harflerle isimlendiriliyor. Sokak köşelerine  konan alçak taş blokların  üzerindeki istikamet okları cadde ve sokakları gösteriyor. İki istikamet okundan bir tanesi Avenida B’ yi diğeri calle 17′ yi gösteriyorsa,  bulunduğun yer B Caddesiyle 17. Sokağın köşesi oluyor.

 Otele çok yakın bir cadde üzerinde, önünden geçerken kalabalığın sokağa taştığı Marks Kültür Merkezini  görüyoruz. Yine otele yakın, hiç tasvib etmediğim bir aktivasyon olan,  yunus gösterilerinin yapıldığı  bir Akvaryum var. Otelin biraz yukarısında Küba için ilginç sayılabilecek bir mekan, bir alışveriş merkezi gözümüze çarpıyor. Onun arkasında da rehberimizin çıtlattığı bilgiye göre, bir dönem KGB’nin üssü olarak kullanılan, gerçekten de Moskova’daki Stalin binalarına benzeyen oldukça yüksek bir bina görüyoruz. Miramar elçilik binalarının da olduğu şık bir semt. Bahçe içindeki tek ve iki katlı güzel evler göz alıyor.

    

Havana’daki ilk günümüz akşamüstü başlıyor. Otelin önünden güneşin denizi ve gökyüzünü kırmızıya kestiği muhteşem gün batımını izleyip  yemeğimizi de yedikten sonra, Habana Vieja yani Eski Havana ile tanışmaya gidiyoruz. Bir kısmını Unesco’nun giydirdiği yüz yıllık güzelleri gece kıyafetleri ile izledikten sonra, Obispo Caddesinde  keyfin dışarıya taştığı Cafe Paris’e dalıyoruz.

Küçük bir mekan, öyle ki müzik ve dansa tavan yaptıran gurubun hemen arkası, tuvaletlerin girişi. Beş kişilik bir gurup var sahnede. Solist görüntüsüyle adeta Bob Marley’in Küba versiyonu. Hem şarkı söylüyor hem de dans ediyor. Bu arada yerinde duramayanları da kolundan tuttuğu gibi sahneye alıyor. Yan masalardan birinde dört kişilik zenci bir aile oturuyor. Bob, anne olduğunu tahmin ettiğim balık etinin biraz ilerisinde, sarı fosforlu kıyafetiyle son derece kıvrak ve estetik dans eden kadını elinden tutarak sahneye alıyor. Ondört onbeş yaşlarındaki oğlu, bir yandan oturduğu yerden tempo tutarken bir yandan hayran hayran annesinin dansını izliyor. Bunun ülkemizde,  cinayet sebebi bile olabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Onlar dans ederken, bizde de mojitoların birincileri bitip, ikincilere sıra geliyor. Bar tezgahının üzerinde, Havana Club romlarını bekleyen içine nane yaprakları  konmuş bir dizi bardak sıralanıyor. Küçük yeşil limonları, esmer şekerleri ve sodaları da gelince mojito olacaklar. Barmen seri çalışıyor. Gurup müziğe ara verdiğinde dışarıdaki masalara ilişip, Küba’liların hayatında müzik ve dansın yerinin sohbetini yapıyoruz. Gece yarısı olduğunda Plaza Vieja’nın sahil tarafında bekleyen taksilerden, şansımıza eski bir Amerikan düşüyor (Habana Vieja –  Panaroma Miramar 10 cuc).

Ve Havana’da yeni bir gün. Miramar Otel’in zengin kahvaltısından sonra, sahil boyunca uzayan Malecon’u geçerek 3 milyon nüfusuyla, Küba’nın en kalabalık şehri ve başkenti Havana’yı gündüz gözüyle keşfe başlıyoruz. Eski Havana, Merkez Havana, Vedado ve Miramar en önemli bölgeleri. Yürümeyi seven ve Havana’da geçirecek 4-5 günü olanların şehri, sindire sindire yürüyerek de gezebileceğini düşünüyorum.

Havana’nın Meksika Körfezine bakan kuzey tarafında, şehri korumak amacıyla yapılan San Salvador de La Punta ve El Morro  kalelerinin bekçilik yaptığı dar ve uzun Havana körfezini, denizin altından bir tünelle geçiyoruz. Malecon sahilinde kayalara çarparak patlayan dalgalar El Morro Kalesinden bile farkediliyor. Kaleden çıktığımızda göğün maviliği ile tam kontras renkte, kıpkırmızı eski bir Amerikan arabası adeta çekin fotoğrafımı diyor. Biz de uyuyoruz bu davete.

Önceki gece yaptığımız gibi,  Plaza Vieja’dan dalıyoruz, eski kentin sokaklarına. Meydanda geleneksel giysileri içinde, elinde  upuzun purosuyla 1 cuc karşılığı poz veren Küba Hatırası modelleri müşteri bekliyor. Şehri faytonla gezmek isteyenler için burası da bir başlangıç noktası. Meydanın girişinde yer alan Assisi Kilisesinin önündeki  bronz erkek  heykeli için, zengin bir kadının iftirasına uğramış Paris’li bir adam deniyor. Neden Paris’li? Burnunu okşarsan Havana’ya bir daha geleceksin hikayesi tutmuş olsa gerek ki, Paris’linin burnu pırıl pırıl yanıyor.

Bu meydandaki hemen hemen tüm binalar, Unesco’nun verdiği fonlarla restore edilmiş. Plaza Armas’a geliyoruz. Deniz tarafında El Temple Kilisesi şehrin en eski kilisesi olduğu gibi, eski idare binalarının çevrelediği Armas Meydanı  da şehrin en eski meydanı(1519). Küba’nın İspanyolların sömürgesinde olduğu dönemlerde, atların ayak seslerinden rahatsız olan bir valinin ahşap döşeme yaptırdığı meydan da burası. Hediyelik eşya, kitap, resim tezgahları ağaçların gölgesinde sıralanıyor. 

                    
Katedral Meydanı, Armas Meydanının kuzey tarafında. Katedralin özelliklerinden biri, ön cephesindeki iki kulenin asimetrik oluşu. Bir köşesine oturup saatlerce vakit geçirilebilecek, etrafı restoran, galeri ve katedralle çevrelenmiş çok şık bir meydan burası. Havana’nın gördüğüm en şık restoranlarından olan El Patio’da, yemeğin gelmesini beklerken, kapalı olan Katedral’i seyrediyorum. Geleneksel  kıyafetinin altında spor ayakkabıları ilk bakışta göze çarpan ”Küba Hatırası” modeli bir hatun, Katedralin üst basamağına oturup  ayaklarını uzatıyor. Sağa sola şöyle bir baktıktan sonra, aksesuar olarak taşıdığı çiçek sepetinden çıkardığı günün hasılatını saymaya başlıyor. Derken günlük güneşlik hava yerini bir anda kısa süreli bir yağmura bırakıyor. Bu ani yağışlar Kübalilar için hiç sorun değil, çünkü çoğu hem yağmur hem güneş için şemsiyelerini zaten yanlarından eksik etmiyor.

Üç gün kalacağımız Havana’da, gösterişli evlerin kapı ve pencerelerinin üzerinde çok hoş vitraylar görüyorum. Bunlar hem güneşi engelliyor, hem de binaya estetik bir güzellik katıyor. Sokaklar birbirine dik. Obispo, O’Reilly, Mercaderes, Obrapia, Emprerado Eski Havana’nın en gezilesi sokakları. İnsan,  sürekli kafası havada dolaşıyor. Çünkü her bina o eski püskülüğüne rağmen, yüzyıl önce ben çok güzeldim diyor.

Obispo Sokağı daha çok mağaza ve dükkanların olduğu trafiğe kapalı bir sokak. Mercadares ile Obispo sokaklarının köşesindeki adı hep  Hemingway’le anılan ünlü Ambos Mundos Otel’inin terasında müzik, mojito ikilisi ile bir Küba ritüeli molası veriyoruz. Çok tad vermese de  eksik kalmıyor . Otelin eski asansörü ve Pera Palas’ı anımsatan lobisinin dekorasyonu, beni daha çok etkiliyor. Obrapia Caddesi üzerinde bazı kolleksiyonların sergilendiği Casa de la Obrapia, Casa de la Africa, Casa de la Arabes gibi sömürge döneminin görkemli konaklarını sadece dışarıdan seyretmek bana yeterli geliyor.

Yanında garnitürü de olan balık ya da tavuk, salata, tatlı ve kahveden oluşan bir yemek için Havana’da12 cuc. veriyoruz. Bucanero birası 3 cuc. Başka bir akşam istakozlu seçeneğimize ödediğimiz miktar da çok farklı olmuyor.

Dolaşmaya Capitol binası restorasyonda  olduğundan Devrim Müzesi ile devam ediyoruz. Ki bu bina daha önceki başkanlar  ve diktatör Batista döneminde başkanlık sarayı olarak kullanılmış. Müzenin bahçesinde devrim gerçekleştirilirken kullanılan arabalar, traktörden dönüştürülmüş tanklar, bir kaç uçak ile  1956’da Castro ve 81 yoldaşını Meksika’dan Küba’ya taşıyan ünlü Granma teknesi sergileniyor. Kanlı giysilerden eski pasaportlara, ayakkabılar, haritalar, mektuplar, içinde silah saklanan kadın giysileri, fotoğraflar, Batista’nın kaçtığı gizli kapı ve koridor, merdiven duvarlarındaki kurşun deliklerine kadar Küba’nın devrime giden yolunu Devrim Müzesinde görüyoruz.

          

Müze gezisinin üzerine kendimize  Havana’nın en güzel otellerinden, pek çok ünlünün de kaldığı, Nacional Otel’de birer çay ısmarlıyoruz. İçerisi de, okyanusa bakan bahçesi de çok keyifli bir mekan. Derken, günümüzü Prado caddesinin görkemli binalarını seyrederek sona erdirmek için otelin önünden bir coco taksiye atlıyoruz (4 cuc). Genç bir şoförümüz var, konuşkan da olduğu için, memnun musunuz yaşantınızdan klasik sorusuna verdiği kaçamak cevaptan, pek de memnun olmadığını anlıyoruz.

Nacional Otel’den   Prado caddesine doğru Malecon boyunca yol alırken güneş yavaş yavaş çekilmeye  çekilmeye, sahildeki duvarların üzeri de hareketlenmeye başlıyor. Cocodan inip tekrar geriye doğru biraz yürüyelim diyoruz. Sevgilisine gitarıyla serenad yapan, yanındaki  radyosundan müzik dinleyen, ya da yanlız başına ufka dalan, uzanıp kestiren, arkadaşlarıyla şamata yapan, hatta o köpüren dalgalara aldırmayıp denize girenlerin yanlarından geçiyoruz.

Prado caddesi Barcelona’daki Rambla Caddesi gibi ortasında çok geniş kaldırım boyunca yürünen uzun ve geniş bir bulvar. Caddenin iki yanında, detaylara takıldığınızda çok ince bir zevkin süslediği görkemli ama bir o kadar da harap durumdaki  binalar sıralanıyor. Prado sahilden başlayıp Capıtol ve Gran Teatro’nun olduğu meydana kadar devam ediyor. Tiyatro, gösterinin olmadığı belli gün ve saatlerde gezilebiliyor.

Havana’da son gecemizi Buena Vista Social Club’la renklendirmek istiyoruz. Teniente Caddesinde La Taberna’da sahne alıyorlar (önceki yıl başka bir yerde söylüyorlarmış) Taverna telefonla rezervasyon almadığı için rehberimiz bir gece önceden ödemeyi yapıp, yerlerimizi ayırtıyor (kişi başı 30 cuc). Her gece  aynı şarkıcıların sahne almadığı  gurupta, şansımıza o gece Omara Portuando da bir kaç şarkıyla geceyi renklendiriyor. Müziğin sokaklara taştığı bu şehirde, Taberna’nın pencereleri bile gurubu dinlemeye gelenlerle doluyor.

        

Ve son günümüzde 1 Mayıs kutlamalarında, Küba’lı öğrencilerin kortejine dahil oluyoruz. Sadece biz değil, dünyanın bir çok yerinden gelip, yürüyüşe katılanlar kendi ülkelerinin bayraklarıyla korteji renklendiriyor.  Albert Korda’nın ünlü Che fotoğrafının bir versiyonunun olduğu İçişleri Bakanlığı binasının önünden geçerken, elimde Küba ve kendi bayrağımızla bir fotoğrafım olması için epey bir çaba harcıyorum.  Jose Marty anıtının önünde hazırlanan  protokolde, Panama şapkasıyla Raul Castro kortejimizi selamlıyor. Geçit töreni anıtın önünde bitiyor. Binlerce kişilik kalabalıktan geriye kalanları temizlemek ve yolları yıkamak için, kamyon ve arazözlerle  bekleyen görevliler gözümüze takılıyor.

Ve akşam 12 saatlik bir yolculukla bu şehr- i İstanbul’a dönüş başlıyor.

 

 

3 yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Bayram kutlaması yasaklanmış ülkenin insanları olarak artık başka ülkelerdeki törenler ile idare edeceğiz . Ellerinize sağlık , paylaşımınız için çok teşekkürler .

  • Midgard dedi ki:

    Bu ara Küba her yerde karşıma çıkıyor. Toplasanız, sanırım en çok gitmek istediğim yer Küba. Fotoğraflarınıza bakmaya doyamadım, yazılarınızı da zevkle okuyorum. Elinize sağlık. 🙂

  • tutu... dedi ki:

    Midgard> Küba’ya gitmenin en uygun zamanı kasım mayıs arası, tropik fırtınaların olmadığı dönem. Bu aralar gideni çok olduğundan karşınıza çıkıyordur. Fotoğraflarım ve yazımla ilgili beğeninize de teşekkür ederim….
    arkutbay>bu günler de geçecektir, doya doya kutlarız bayramlarımızı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*