Uzun Bir Yol Hikayesi: Stradbroke Adası-BRISBANE


      

Kum ada nedir biliyor musunuz?


Coğrafya terimi olarak tarifi ‘Akarsuların, yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. ‘ diye yapılıyor. Ama yer Avustralya’nın Pasifik Okyanusu kıyıları olunca bakın neler oluyor;


‘’Kanıtlar, adayı meydana getiren tonlarca kumun, Avustralya’nın doğu sahili boyunca uzanan bir dağ sistemi olan Avustralya Cordillerası’ndan taşındığını gösteriyor. Zamanla sağanak yağmurlar dağlardan kaya parçalarını sökmüş ve bunları nehirler yoluyla denize taşımış. Okyanus akıntıları bu kaya parçalarını sürükleyerek kum haline getirmiş ve onları deniz yatağı boyunca yavaş yavaş kuzeye doğru süpürmüş. Anakaraya bağlı burunlarla ve denizden yükselen kayalıklı çıkıntılarla önü kesilen kum taneleri birikmiş ve Fraser Adası oluşmuştur.’’*


Bizim yolculuğumuz, dünyanın en büyük kum adası olma özelliğiyle Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yerini alan Fraser Adası’na değil, onun daha güneyinde, dünyanın ikinci büyük kum adası olma özelliğini taşıyan Kuzey Stradbroke Adası’na, yerel halkın deyişiyle Stradie’ye.


Brisbane’dan binilen trenle yaklaşık bir saatte Cleveland’a, tren saatleriyle bağlantılı otobüsle beş dakikada feribot ve deniz taksilerin olduğu iskeleye varılıyor. Arabalı değilseniz, bineceğiniz on beş yirmi kişilik küçük deniz otobüsleri gibi deniz taksileriyle, yirmi dakikada adanın Dunwich iskelesine varıyorsunuz.


Dunwich’ten başka Stradie’de iki yerleşim noktası var, balıkçı kasabası Amity, plajları ve sörf cenneti oluşuyla ünlü Point Lookout. Avustralya kışa hazırlanıyor demiştim ya daha önce, Stradie’de de sezon bitmiş, ulaşımın merkezi olan Dunwich terkedilmiş kovboy kasabası havasında.


Deniz ulaşımıyla bağlantılı otobüs, iskeleden diğer iki kasabaya yolcu taşıyor. Taksi göremedik, araba kiralayacak, hatta soru soracak insan da bulamadık. Mayıstan temmuza kuzeye doğru göç eden kambur balinaları karadan en iyi gözetleme noktası olan Point Lookout’a gitmeden, Kahverengi Göl’ü görelim istedik.

        
         Bu fotoğraf adanın görünümünün daha iyi algılanabilmesi için internetten alınmıştır.


Dört kilometrelik yolu yürüyerek katederken çıktığımız tepelerde bile toprak denen şeyin olmadığını, adanın gerçekten tamamen kum olduğunu, ama yine de yemyeşil bir bitki örtüsü olduğunu gördük.


Kahverengi göle rengini, etrafındaki çay ağaçlarının kökleri veriyormuş. Yapraklarından yapılan çayın tadına ada fatihlerinden James Cook bile bakmış. Ilık gölün tadına da ben baktım, açık çay lezzetinde.

    


Point Lookout otobüsü ile kasabaya yarım saatte varılıyor. Boydan boya uzanan kumsallar ara ara dik kayalıklarla kesiliyor. Pasifik’in dev dalgalarıyla ilk bu sahillerde tanışıyoruz. Buralarda yüzülmüyor, dalgalarla oynanıyor.


Ben kayalıklardan aşağılara dalgalara bakıp çarpılıyorken, arkadaşlarım doğada serbest dolaşan kangurularla karşılaşıyor.


Bembeyaz kumlarda yürürken, kumdan ses geliyor. Basketbol oynanırken parkelerden çıkan ses gibi, kum ses veriyor. Topuğunu ne kadar kuvvetli basarsan o kadar kuvvetli bir ses.


Kasabada konaklama, yeme içme mekanları doğayı hiç bozmayacak şekilde ihtiyaçları karşılıyor. Ev yapımı dondurmalarımızı alıp Ölü Adam Plajına iniyoruz. Sonra Fransız Adam Plajına, sonra bir başkasına, güneş başlıyor yavaş yavaş batmaya. Gökyüzü kızıla kesiyor, biz doymuyoruz plajlara. Stradie’yi dolduruyoruz hem hafızamıza, hem makinemize.
     


Karanlık iyice bastırıp, bir durakta durup otobüsü beklemeye karar verdiğimizde, gökyüzü inmişti adeta başımızın üstüne. İşte o zaman, sadece güney yarım küreden görünen ‘Southern Cross’un düştük peşine.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*