Üsküp’e niyet gerisi kısmet! Bölüm3-Nihayet Makedonya

Ergeç Üsküp’e varacağız elbet! 
Uyarı: Yazının bu son bölümü baya uzun, okuyacağınıza yola çıksanız Üsküp’e daha önce varırsınız o şekil yani:)

5.Gün: Struge-MAKEDONYA


 


Balkanlara ayak bastığımızdan beri dil ve yazım çeşitliliği kafamızı allak bullak etmiş durumda. Aynı şeyi anlattığı tahmin edilen tabelalarda bir sürü yazım farklılığı var. Bunlar “satılık-satlık” gibi yazarken ortaya çıkan hatalar mı yoksa bir arada yaşayan değişik halkların dil farkları mı, anlamamız zor. Kaldı ki şimdi tabelalarda ne yazdığını bile anlayamıyoruz çünkü Makedonya’da Kiril alfabesi kullanılıyor.


 


Sisler içinde tırmanıp sınırı geçtiğimiz dağdan yine sisler içinde Makedonya’ya iniyoruz. Işıkları görünen ilk yerleşim yeri inmemiz gereken Struge. Şoför aynadan uyuyup uymadığımızı kontrol edip, bir şeyler söylüyor. Anlamasak da muhtemelen yaklaştığımızı hazırlanmamız gerektiği söylediğini düşünüyoruz, “tamam” anlamında kafa sallıyoruz. Gecenin bu uykulu saatinde sıcak koltuklarımızda rahat ve güvende otururken birden fark ediyoruz ki; diline, yazısına, yoluna yabancı olduğumuz bir memleketin, tanımadığımız bir kentinde az sonra inmemiz lazım… Azıcık tedirginiz oluyoruz!


 


Biz toparlanırken dağ yolu bitiyor, bir süre ovada ilerleyip kentin biraz dışında bir kavşak noktasına varıp duruyoruz. Bütün otobüs uykuda, sessiz hareketlerle iniyoruz. Şoför bagajdan çantalarımızı veriyor. Bilet aldığımız acentedeki fatman’ın, 24 saat açıktır dediği ve muhtemelen de kendisine tembihlediği otelin yerini birkaç kez işaret ediyor. Ayrıca geri, dönüş için otogarında nerede olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ertesi gün 17’de otogardan geçeceğini anlatıyor. Bölgedeki mesafeler günü birlik git-gel lere uygun olduğundan biletler de genellikle gidiş-dönüş alınıyor ama biz tek yönlü bir seyahatteyiz. Otogarın yerini ne olur ne olmaz diye akılda tutmakta fayda var sadece… Kendisine teşekkür ediyoruz o da “Allah’a emanet” deyip, bize son bir kez daha oteli işaret edip, otobüse biniyor. Yanıp sönen 4’lüleriyle kavşağa ışık pompalayan otobüs, sessizliği dağıtan bir homurtuyla hareket edip, kısa süre içinde gözden kayboluyor. Tuhaf bir güven veren otobüs homurtusu uzaklaştıkça, gecenin geç saatindeki bu Makedon kentinin sessizliği daha belirgin olmaya başlıyor.


 


3-5 dakikalık uzaktaki otele doğru hızlıca yürüyoruz. Uzaktan köpek sesleri başlıyor. Lütfen, şimdi olmaz! Sokak köpekleriyle uğraşmanın hiç sırası değil! Anadolu kasabası öğretmen evi görünümlü 3-4 katlı düz beton binaya varıyoruz. Tabela, kapı veya avluda görmeyi ümit ettiğimiz davetkar ışıklardan hiç iz yok. Aslında binada tek ışık bile yok! Giriş de zemin katında değil, geniş merdivenlerle çıkılan bir üst katta. Sesleri gelen köpeklerden birkaçı sağdan soldan belirmeye başladığında, merdivenlere varıp hızlıca yukarı çıkıyoruz. Birbirinden cesaret alıp gecenin sessizliğinde ortalığı velveleye veren 10 yakın köpek merdivenlerin altında toplanıyor. Köpek fobisi ciddi bir endişe olarak yüzüne yerleşen Handeyle beraber, camlı kapıyı ısrarla yumrukluyoruz ama nafile, bu kritik geceyi geçirme planımızın bağlı olduğu otel maalesef kapalı…



 


On dakika önce ayak bastığımız yabancı bir ülkenin, bilmediğimiz bir şehrinin ıssız kenar bölgesindeyiz ve altında köpek çetesinin toplandığı, diğer ucundaki kapının kilitli olduğu bir otel merdivenlerinde mahsur kalmış durumdayız. Böyle bir durumda kalacağımızı düşünmediğimizden, bundan kurtulmak için de bir planımız da yok. Gerçi yakın mesafede açık bir benzinci var, biraz güç gösterisiyle köpekleri uzak tutarak oraya ulaşmak ve açık bir otel veya bir taksi için yardım aramak mümkün ama en sevimlisi köpekte bile yolunu değiştiren Hande’nin köpek fobisiyle bunu denemek mümkün değil. Kendisini merdiven başında yalnız bırakıp bir taksi bulup gelmek de aynı sebeplerden dolayı yine mümkün değil. Köpeklerin sıkılıp gitmesi veya bir mucize olup kapının açılmasını beklemekten başka çaremiz yok.


 


Düştüğümüz sıkıntının fark edilmesinden mi yoksa mahalleyi ayağa kaldıran köpek çetesinin gürültüsünden mi bilinmez bir süre sonra benzincideki iki çalışan kararsız yavaş adımlarla otel yönünde yürümeye başlıyor. Ama bizi hedef almayıp sadece köpeklerin uzaklaşacağı kadar yaklaşıyorlar. Sabaha kadar beklememek için bu tek şansımız diye düşünüp merdivenlerden aşağı inip benzincilerin yanına gidiyoruz. İstasyona doğru yürürken otelin kapalı olduğunu işaret edip başka bir otel aradığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Ortak bir dilimiz yok ama gayet rahat anlaşıyoruz. Yol üstünde reklam tabelasını gördüğümüz bir otel için aralarında bir konuşma geçiyor, taksi soruyoruz, telefon edip çağırıyorlar. Benzinciye varınca 20 Euro’u gösterip taksi için bunu nerede bozdurabileceğimizi veya nereden Denar bulabileceğimizi anlatmak istiyorum. Bu saatte açık bir change office bulmak ancak kamera şakası olabilir biliyoruz ama ülkede farklı bir para birimi geçiyor ve biz de para bozdurmayı gecenin 3’üne bırakmışız!


 


Benzinci taksi için Euro’nun bir problem olmadığını anlatan bir işaret yapıp ama istersek kendisinin denarla “change” yapabileceğini anlatıyor. Biraz geç anlayıp evet, diyoruz. Bir şüpheye yer vermemek için yavaş hareketlerle sayıları da göstererek 20 Euro’yu alıp, 10 Euro ve 6 adet 100’lük denar banknot veriyor. Kura bakmak hiç aklımıza gelmediğinden para karşılıkları hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok! Aklımıza bir de taksi tarafından kazıklanma kaygısı geliyor. Taksi-otel-denar üçlemesinden yola çıkıp bana verdiği paraları gösterip, taksiye ne kadar vermem gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Taksi için yeter mi diye elimde salladığım 400, 500 denara “şaşırdınız mı siz” der gibi bakıp, 100’luklerden birini alıp ortadan kesme işareti yapıyor. Anlamadığımız düşünüp cebinden çıkardığı bozukluklar üzerinden anlatıyor. Anladığımız; taksinin en fazla 50 denar tutacağı. Bu miktarın yeteri olduğunu vurgulu vurgulu anlatmaya çalışıyor. Oysaki bu problemli gecede önümüze öylesine bir taksi çıksa ve durumumuzdan faydalanıp bunun 10 hatta 20 katını da alsa, yapabileceğimiz bir şey olmayacağının hatta bize çok da anormal gelmeyeceğinin farkındayız.


 


Taksi geliyor, gayet yeni model bir Passat. Hangi otelin açık olup olmadığını bir de kendi aralarında konuşuyorlar, Taksici karamsar bir yüz ifadesi ile bahsedilen otelin açık olduğundan şüphe duyduğunu anlatmaya çalışıyor. Makedonya’daki sorunlu bu ilk saatlerde kurtarıcımız olan benzinci arkadaşlara içten teşekkür edip taksiye biniyoruz. Beş dakika sonra büyükçe bir otelin önünde duruyoruz ama o da karanlık. Taksici inip kapıyı çalıyor. Tepki yok, yanan ışık yok. Tekrar yol çıkıyoruz. Taksici belirli bir adres değil, gece kalacak bir yer aradığımızı  anlamış olacak ki 5 dk sonra göl kenarında başka bir otel binasının önüne varıyor. Bu da karanlık, ama taksi durup bizler yoklamak için aşağı inince göl tarafından biri seslenip, yavaş adımlarla bize doğru yaklaşıyor. Taksici muhtemelen, yer olup olmadığı anlamında bir şeyler soruyor o da cevaplıyor. İkisi de asık yüzlü. Taksici otel’in “okey” olduğunu söylüyor. Sanırız bu; açık ve yer var demek… Otelin standardını, ücretini sorgulama konusunda hiç uygun bir zaman ve yer değil. Tamam deyip bagajdan eşyaları indirip, taksiciye ücret olarak istediği 100 denarı verip otele yönelen bekçinin peşi sıra yürüyoruz. Kapıda elimize bir anahtar tutuşturup pasport-larımızı istiyor. Kayıt yapması için veriyoruz. Üst katı işaret edip çıkabileceğimizi söylüyor. Ücreti, pasaportları anlatmaya çalışıyoruz. Pasaportlar bende, anahtar sizde, geri kalanlar yarın anlamında, işaretler yapıyor. Gecenin akışına kendimizi kaptırmışız ne de olsa tereddütlü bir “okey” diyoruz. İngilizce nizami işaret tabelaları yer alan koridoru takip edip odayı buluyoruz.


 


Bina genel olarak çok eski görünmese de yıpranmış battaniyelerin olduğu iki küçük yataklı, sürgü kapılı kötü banyolu oda, çok iç açıcı değil; ama şunun şurasında sabaha birkaç saat var. Havlulardan yaptığımız çarşafın üzerine uzandığımızda ne uzun bir gün yaşadığımızı fark ediyoruz ama henüz bitmiş sayılmaz! İçinde bizden başkasının olduğu bile hayli şüpheli bir otelde, tanımadığımız birine pasaportları teslim etmiş olmak gelip sıkıntı olarak yerleşip, uyumaya çalıştıkça; kaybolan pasaportlar, yabancı bir ülkede içine düşülen komplolar, başı belaya giren yabancılar vs Hollywood filmi paranoyalarıyla beslenen huzursuzluğum gittikçe artıyor. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp bekçiyi bulup gerekirse ödemeyi yapıp veya kimlik verip pasaportları almak istiyorum. Sessiz koridordan geçip aşağı iniyorum; bomboş otelde çıt yok, hatta bekçi de yok. Resepsiyon tezgahının arkasında, iç lambası yüzünden aydınlık duran camlı ve kilitli anahtar dolabı gözüme takılıyor. Bizim oda numarasında duran pasaportlarımızı tanıyorum ve şaşırıyorum çünkü dolap ağzına kadar pasaport dolu, yani çıt çıkmayan otel tamamen doluymuş. Odaya dönüp, havlulardan çarşaf ve nevresim yaptığımız yatakta daha huzurlu uzanıyorum.



Yarım yamalak uykumuz sabahın erken saatinde, şehrin yavaştan yavaştan hareketlendiğini anlatan gürültülerle son buluyor. Toparlanıp lobiye iniyoruz. Tatilciler erkenden uyanmış olmalı ki otelde hareketlilik var. Galiba 50 Euro tutan oda parasını ödeyip pasaportlarımızı alıyoruz. Otel kesinlikle o kadar etmez ama pazarlık için bir gün geç kalmış durumdayız. Neyse ki fiyata kahvaltı da dahil! Aydınlık bir güne başlayınca uzun gecenin sıkıntıları çok zaman önceymiş gibi geliyor, çantalar elimizde kahvaltıya yöneliyoruz.(!)




 


Kahvaltıda olan herkes benzer tipte, hemen hemen aynı yaş grubunda görünüyor. Emekli turist bir grubun burada tatil yaptığına dair bir fikrimiz oluşuyor. Herkes için gelen kahvaltı; yuvarlak büyük bir servis tabağı boyutunda bir böreğin yarısı ve süt. Ama bizim önümüze içinde 2 çeşit peynir, büyükçe bir salam, tereyağı ve reçel olan bir kahvaltı tabağı geliyor. Garson içecek olarak çay mı kahve mi diye soruyor, çay tercih ediyoruz. Bir sürahiden servis yapılan şekerli çayımsı şey geliyor, keşke kahve deseymişiz!


 


Elle ve iştahla yenen börekler hem çekici hem de orijinal gözüktüğünden, garsona bize niye ondan gelmediğini sormaya çalışıyoruz. Bir şeyler anlatıyor ama pek anlamıyoruz. Galiba bizim tarifemizde daha zengin bir kahvaltı var veya börekler domuz mamulü içerik taşıyor, pasaportlar Türk olduğundan buna dikkat ediyorlar. Nasıl olsa anlamıyoruz, her türlü senaryo geçerli.


 


Struge’de gün geçirme planımız olmadığından, kahvaltımızı yapıp otelden çıkıyoruz. Saat daha 8.30. Geceki koşturmada çevreye hiç dikkat etmediğimizden şimdi şimdi nerede olduğumuzu anlama zamanı…


 


Yatayda büyük görünen birkaç katlı otel binası; üzerinde hafif pus, kıyısında birkaç öbek sazlık, sazlık kıyısında ördekler, kanoyla açılanlar ve yaşlı birkaç çiftin plajında yürüyüş yaptığı müthiş dingin bir göl kıyısında yer alıyor. Burası Ohrid’in gölü diye bildiğimiz gölün, Struge kıyısı. Otelin yanından göle ulaşan derenin diğer tarafında küçük bir park, çevresinde göle bakan 2-3 katlı beton binalar var. Alt katlarında sandalyelerin üst üste toplandığı kafelerden hiçbiri daha açılmamış, şehir yavaş yavaş uyanıyor.




 


Hedefimiz olan Ohrid’e nasıl gidebileceğimizi çözmemiz lazım. Yavaş adımlarla ve çevreyi seyrederek göl kıyısından uzaklaşıp, gece macerası yaşadığımız büyük caddenin olduğu yöne (tahminen) yürüyoruz. Sevimli-özensiz arasında gidip gelen binalar, sokaklar, yapılar var. Bir süre ilerledikten sonra sahile paralel bir caddeye çıkıyoruz ama geceden tanıdığımız bir yer değil. Buradan el kaldırıp Ohrid için bir taksi çevirmek kolay ama muhtemelen diğer ekonomik seçenekle ilgilenmeyip iki kent arasındaki yolu (10 km olsa dahi) taksi ile gitmek isteyen turistler olarak taksicilerin insafına kalacağız. Hangi dilden ve hangi tarifeden pazarlık yapabileceğimiz konusunda bir fikrimiz yok çünkü.


 


Bari toplu ulaşım için kullanılan bir durak vb bir yer bulup, Ohrid’e minibüs veya otobüs var mı diye, soralım istiyoruz. Acele etmeden caddede uzun bir tur atıyoruz. Şehri tarıyoruz ama bir durak veya kapısında Ohrid yazan bir yer göremiyoruz. Dükkanını açan bir esnafla, onunla sohbet eden bisikletli bir gencin yanından geçerken şansımızı deneyip Ohrid’e nasıl gidebileceğimizi soruyoruz. Soru net ama cevap alternatifler içeriyor olmalı ki aralarında ihtimalleri konuşuyorlar. Öyle parmakla işaret edilebilecek bir durak ve saat yok galiba. Bu arada Türk olduğumuzu öğrenen bisikletli genç, işaretle kendini takip etmemizi istiyor. O bisikletiyle bizim hızımıza eşlik ede ede geldiğimiz yöne doğru yürüyüp çarşı görünümünde olan bir arka sokağa giriyoruz. Plastik kap kaçak yığılı bir dükkanın önünde bisikletten inip içeri giriyor. Taşıt bulmak için ilginç bir yer!


 


Az sonra, çevrili kollardan ve tozlu giysilerinden işini gücünü bırakıp çıktığı belli, kısa kır saçlı, kısa boylu bir kadınla beraber geliyor. Kadın Türkçe, “Ohrid’e mi gitmek istiyorsunuz?”  diyor. Biran içinde Struge’de hissettiğimiz yabancılık hissi dağılıyor. Evet, diyoruz bunun için otobüs, minibüs taksi, neyle gitmemizi önerir, soruyoruz. Taksi dolmuşların olduğunu, kişi başı 50 denardan fazla vermememiz gerektiğini ama daha büyük minübüs dolmuşları tercih edersek 5 denar daha ucuza yani 45 denar’a gidebileceğimizi birkaç kez tekrar ederek anlatıyor. 5 denarlık tasarrufu bu kadar vurgulu anlatan birine “peki Ohrid’e taksi ne tutar” diye sormak saygısızlık gibi gelebilir diye düşünüp sormuyoruz. Önümüzde duracak bir taksinin dolmuş olup olmadığını nasıl anlayacağız peki? Türkçesi bu taksi dolmuşları nasıl ayırt edebileceğimizi anlatmakta zorlanıyor sanki, minibüsü tercih edersek işini kolaylaştıracağız. “Minibüs olur” diyoruz, durağı nasıl bulacağız? Bisikletli genç durağa kadar bize eşlik edecekmiş. Çok teşekkür edip yola devam ediyoruz o da dükkanına dönüyor. Tekrar caddeye çıkıp biraz daha yürüyüp, durağa varıyoruz. Biraz uzakta yolcu alan minibüse yönelmişken, bisikletli genç, park etmiş bir taksiyle konuşup, galiba pazarlık yapıyor. Dolmuş yapan taksiyi işaret edip Ohrid-100 denar, hem de (ilk gitmek istediğimiz nokta olan) otogara bırakabilirmiş-i anlatmaya çalışıyor. Minibüs saati beklemektense bu çok daha uygun, tamam, diyoruz. Hiç üşenmeden onca yolu bizimle dolaşıp bir rehber bulan sonrada bizim adımıza taksiyle anlaşan bisikletli gencin inceliği karşısında eziliyoruz, birkaç kez teşekkür ediyoruz. Sorun değil anlamında elini kaldırıyor biz taksiye binip taksi hareket edinceye o da yavaş yavaş uzaklaşıyor.


 


Taksi Struge den çıkınca buradan kaçar gibi uzaklaşmamızın ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyoruz. Oysaki ilk izlenimi çok albenili olmayan şehir güvenli, saygılı ve mesafeli insanları da diretmeden veya yapışkan olmadan ihtiyaç duyduğunuz kadar yardıma açıklar. Gece yarısı yabancı bir ülkede inip birkaç önemsiz sıkıntı üzerine kurduğumuz paranoyalardan dolayı şimdi kendimizden utanıyoruz. Eğer Ohrid’de yer yoksa veya çok pahalı bir yerse gelip burada bile kalınabilir planı yapıp, vicdanen rahatlamaya çalışıyoruz.


 


5.Gün: Ohrid-MAKEDONYA




 


Bazen göle paralel, bazen yemyeşil bağlar bahçeler içinden geçen yoldan Ohrid’e varıyoruz. Birkaç kişi yolda binip-iniyor. En son takkeli yaşlı bir amca biniyor. Şoförle konuşmalarından selamlaşmadan arada bir şükür çekmelerden ikisinin de Müslüman olduğu sonucuna varıyoruz. Yaşlı amcada inince şoför bizi otogara bırakıyor.


 


Üsküp otobüs saatlerini öğrenip, ona göre Ohrid planımızı yapacağız. İkişer saatlik aralarla Üsküp’e otobüs varmış, artık Ohrid’de kalacak yer bulmakla ilgilenebiliriz.


 


Otogar girişinde elektronik bir panoda şehir infosu var. Bir kahve molası verdikten sonra nerede kalınır, ne yenilir, ne yapılır, anlamak için biraz kurcalıyorum. Turist görüntüm beni ele veriyor olmalı ki; otogarı sınırını oluşturan duvarın dışında bekleyen 5-6 kadın ellerindeki ev-pansiyon fotoğraflarıyla çevremi sarıyor. Düzenli temiz bir sürü ev hali fotoğrafı gösterip ikna için kibarca konuşan kadınlara,  düşünmek istediğimi, hatta eşime sorup sonra onlara döneceğimi söylüyorum. Hande’nin yanına dönünce çaktırmadan kadınları gösterip 7-10 Euro arasında fiyatlara hosteller olduğunu, ama ucuz olsa dahi bu kadar iç içe bir konaklama yerine şehrin merkezine gidip, mümkünse göle yakın bir yer bulalım, diyorum. “Ama ben birine evet dedim zaten” diyor. Nasıl yani? Otogar sınırları içine giremeseler de biri Hande’ye ulaşıp ikna etmiş anlaşılan. Bir yalan atıp buradan hemen uzamamız lazım.


 


Hostel kadınları grubu bir Uzakdoğulu turiste yöneldiğinde biz en yakındaki taksiye binip “lake side, please” diyoruz. Birkaç dakika sonra uzaktan göl kıyısı görünüyor, trafiğe kapalı bir caddenin başında duruyoruz. Ücreti sorunca taksici 200 denar diyor. Struge’den Ohrid’e 10 km yolu 100 denarla geldiğimizi anlatıp çok fazla istediğini söyleyip 100 denar öneriyoruz. Suç işlerken yakalanmış edasıyla gülümseyip “Ok” diyor. Çantaları sırtlayıp kapalı caddeden yürüyüp gölün kıyısına varıyoruz.


 


İkinci kez gölün kıyısındayız. Ama bu kez, küçük bir liman kıyısından başlayıp yukarıdaki kaleye kadar çıkan binaların oluşturduğu sevimli bir kent olan Ohrid’deyiz. Kalacak yer bulup yüklerimizden kurtulmak sonra da çevreyi gezmek istiyoruz. Göl kıyısında merkezi bir otel olan Alexander Otel ilk durağımız ama her kuruşunu hak ettiklerinden emin olsak da 90 Euro fiyat bize fazla geliyor. Arnavut kaldırımlı dar arka sokaklarda bir iki yer daha bakıyoruz. Altında market olan 3 katlı bir binanın pansiyon tabelasını görüp soruyoruz. Üst kattaki 2 odadan birini gösteriyorlar, beğeniyoruz. Odanın köşe penceresi altındaki sokağı, önündeki devasa ağacı, ağaç kıyısından azıcık da Göl’ü görüyor. Ayrıca tertemiz ve fiyatı da 25 Euro. Bize fazlasıyla yeter. Parayı ve kayıt için pasaportları veriyoruz.


 


Çantaları bırakıp, yarım saat dinlendikten sonra aşağı iniyoruz. Markette bakan başka bir kadın var bu kez. İngilizce, üst kata yerleştiğimizi kayıt için verdiğimiz pasaportlarımızı almak istediğimizi anlatıyoruz. Pasaportlarımızı uzatıyor. Eksik olan birkaç şeyimizi almak için marketi yoklamak istiyoruz. Birkaç sorudan sonra, konuşmak için istek duymasa da gayet iyi Türkçe bildiği açığa çıkıyor.


 


Arnavut kaldırımlı sokaklarda biraz turlayıp bakırdan çok güzel işler yapan dükkanda biraz takıldıktan sonra Göl kıyısına iniyoruz. Üstü tenteli küçük tur kayıkları var, yanlarından geçerken birkaçının sahibi kibarca durdurup sandalla yapılan turu anlatmak istiyor. Dinliyoruz ama daha yeni geldik, sonra, diyoruz. Yerleşim merkezinden uzaklaştıkça yeşil bir çevreye bürünen, göl kıyı boyunca yürüyoruz. Binaların olduğu hattı geçip, kıyısında sazlık ve nilüferleri olan bir parkta güzel bir salkım söğüt altında dinlenirken, elindeki sepette dolaşan bir seyyar satıcı beliriyor. Sadece “sıcak” kısmını anladığımız bir tür börek satıyor. Hemen bizde damlıyoruz. Bir tür tepsi böreği satıyor. “Sıcak” kısmını Türkçe bağırdığı için Türk mü acaba? Hayır değil. Birkaç kez böreğin ismini söylüyor ama biz 3 dakika sonra unutuyoruz. Börekten ve ev kreplerinden alıp yürürken atıştırıyoruz.



 


Marina olarak kullanılan dere ağzının üstünden geçen bir köprü var. Çevreyi seyretmek için güzel bir yer, durup fotoğraf çektiriyoruz. Su sporları aktiviteleri için araçların olduğu yerde de “acaba kano kiralayıp, gölü turlasak mı” diye bir tereddüt yaşıyoruz. Hayır sırası değil! Yol iyice sakinleştiğinde beach club olarak düzenlenen bir plaj kafesinde bir şeyler içmek için mola veriyoruz. Ortam tam turistik hesap da Euro olarak geliyor.


 


Arkasındaki dağın çizgisini takip edip, merkezinden uzaklaştıkça yeşillenen kıyı yerleşimi, beach clubların  olduğu uzunca bir plajla devam edip, sonrasında göle göre gereksiz büyük sayılabilecek bir otel-tesis ve onun da arkasında yükselen bir tepeyle son buluyor. Saat öğlen olmuş ve acıkmışız; şehrin merkezine geri dönüp iyi bir yemek yemeliyiz. Aynı yoldan dönmektense kıyıya paralel arka caddeyi tanımak istiyoruz. Beton binaların arasında yürümek göl kıyısında yürümek kadar keyifli değil ama vitrininde çok çekici börekler olan iki güzel pastane görmek kazancımız oluyor. Yarın kahvaltıda Struge’de heveslenip yiyemediğimiz börekleri denemek için kesin buradayız.


 


Yemek için Alexander Otel’in restoranını seçip göl kıyısına atılan sevimli masalardan birine yerleşiyoruz. Menüde doyurucu olan şeyler ilginç değil(pizzalar), ilginç olan şeyler de doyurucu… Karma takılıyoruz. Siparişte abartmadığımızı düşünsek de gelenleri koymak için garson yandaki masayı da kullanmak zorunda kalıyor. Yaptığımız açgözlülük ve israftan utanıyoruz. Gelen hesap balkanlarda karşılaştığımız en yüksek hesap; 25 Euro!




 


Otelin kendi şarabına takılıp yemeği biraz sindirdikten sonra Ohrid’i dış mahallelere varmadan; sokak, cadde, manav, market, incik boncuk satıcısı demeden, bol bol da kahve molası vererek dolaşıp, ağrıyan ayaklarımızla odamıza dönüyoruz. Ohrid Kalesi, Prizren kadar olmasa da şehrin yüksek bir noktasında, tek günümüz var ve kendimizi biraz olsun tanımışsak o kaleye çıkmayı başaramayacağız!


 


Ohrid’in akşamında, göl kıyısındaki küçük meydanda, değişik ülkelerden gelen grupların dans ve müzik gösterilerinin olduğu bir folklor etkinliğine denk geliyoruz. Şehrin gece havasını bir süreliğine dans müzik ve ellerinde makine olan biz turistler kaplıyor. Bu, her yıl yapılan bir festivalmiş, önceki günün programında Türk folklor takımı da varmış…


 


Atmosferi güzel gecede şehrin turist caddesi sayılabilecek parlak vitrinli dükkanların olduğu caddeyi turlayıp, hediyelik bir şeyler bakıyoruz. Trafiğe kapalı bu cadde küçük bir meydana açılıp sonra ışıltısını kaybederek devam ediyor. Biraz daha ilerliyoruz. Kapısının önünde küçük tabureler olan, bir tarafta tavla oynayanların olduğu tanıdık bir tarz ilgimiz çekiyor. Evet, burası bir Türk kahvesi: İstanbul Çaycısı. Harika kahvelere itirazımız yok ama demleme çayı da baya özlemişiz. Hemen çöküyoruz. Acaba gidip kendimiz mi almalıyız yoksa kahveci çay getiriyor mu diye aramızda konuşurken yan tarafta oturan biri “getiriyor, getiriyor” diye merakımızı giderip, içeriye bizim için sesleniyor.


 


Yan taburelerden tanışıyoruz. Kendisi doğma büyüme Ohrid’li bir Türk, çevremizdekilerde öyleymiş ama Türkçesi arada bir iş için Türkiye’ye gidip geldiği için daha iyi durumda. Merakımızın tetiklediği bazı sorulara sıkılmadan cevap veriyor.


 


Burası Ohrid’in Türk mahallesi. Aslında daha eskilerde nüfusa oranları çok daha fazlayken şimdi yüzde 5-10’lara düşmüş. Göç edip gidenlerin hata yaptığını düşünüyor. İstanbul’u iyi biliyor ama yaşamak için çekilen stresi anlamıyor. Ohrid rahatlığı, dinginliği ve güzelliğinden çok memnun. Ama kendi içene kapalı yaşayan Türkler özellikle turizmde çok pasif, hatta kendi annesinden örnek veriyor: Pansiyon olarak da kullanılabilecek büyük 3 katlı bir evde tek başına yaşıyor. Ama namazında, sakinliğinde yaşamak ilk tercihi, o yüzden evi pansiyon gibi kullanma fikrine sıcak bakmıyor. Ohrid’in geneline hakim olan ışıltılı; turizme prim vermedikleri için olsa gerek Türk mahallesini teğet geçiyor.


 


Ülke ucuz ama özellikle arabalarda kendini gösteren lüks biraz tezat, bunu anlamadığımızdan, sebebini soruyoruz?


 


-Bölgede hemen hemen her aileden bir veya birkaç kişinin Avrupa ülkelerinde çalışıp para gönderdiğini, aylık 500 Euro’ya Ohrid’de ve hatta balkanların her yerinde çok çok rahat bir hayat yaşanabileceğini söylüyor. Zaten herkesin evi var; yemek içmek de çok ucuz, para da çoğu 2.el arabalar için yine Avrupa’ya dönüyor!


 


Türkiye bölgede nasıl görülüyor?


 


Son yıllarda Türkiye’ye ciddi bir ilginin olduğunu, herhangi bir durumda sıkıntıya düştüğümüzde polislere Türk pasaportu göstermemizin yeterli olduğunu, anında yardımcı olmaya çalışacaklarını, söylüyor. Çaylarımızı içip kalkıyoruz, paramız burada geçmiyor tabi:)
 


Ertesi gün, ışıltılı vitrini ve ilginç çeşitleri olan börekçiyi bulup kahvaltı yapmakla başlıyor. Çok iştah açıcı görüntüsü olan börekler damak tadımıza pek de uymuyor; aşırı yağlılar. Denemek için ondan da bundan da diye aldığımız böreklerin çoğunu çaktırmadan atmak zorunda kalıyoruz.


 


Bu günkü plan, geceden araştırıp karar verdiğimiz gölde tekne turu. Havluları mayoları alıp saat 10’da kalkacak tekneye binmek için limana gidiyoruz.


 


“Ohrid Gölü, tekne gezisi vs. aklımıza Türkiye’deki tatil beldelerinde sahile bağlanmış tur için adam kapan yüzlerce tekneyi çağrıştırmış olabilir ama öyle bir manzara yok. Küçük limanın mendireğine arka arkaya bağlanmış 2’si çalışan 3 tekne var sadece. Çok büyük değiller 40-50, Beşiktaş-Üsküdar hattında zorlanırsa belki 250 yolcu alabilirler!  Bizim akşamdan konuştuğumuz tekne sahibinin başında olduğu Alexander’a yöneliyoruz. Kişi başı 15 Euro verip, binip, sıralı sandalyelerden yer seçip oturuyoruz. Diğer tekne tam zamanında hareket ediyor ama biz 15-20 dk. rötarlı davranıp birkaç yolcu daha bekliyoruz.




 


Bir süre sonra biz de hareket edip, gölün Makedonya tarafından kıyıya yakın bir rotada ilerliyoruz. Tekneden bakınca,  küçük bir tepenin eteğindeki tesisle son bulduğunu sandığımız göl kıyısı yerleşiminin yoğun ve aralıksız devam ettiğine tanık oluyoruz. Kıyı boyunca hemen hemen her yerde irili ufaklı köy, tatil sitesi, mahalle benzeri yerleşimler var. Bunlara bazen yaklaşıp bazen uzaklaşarak yol alan teknemiz hareketsiz göl yüzeyini neşter gibi çizip, geçtiğimiz yolun tüm kıvrımını durgun göl yüzeyine işliyor.


 


Bir süre sonra yukarıdaki güvertede(!) sıkılıp, teknenin burnuna inip göle daha yakın olmak istiyoruz. Rahat sandalyelerimizden ayrılıp, yere oturup korkuluklardan ayaklarımızı sarkıtarak daha güzel bir açı yakalıyoruz. Bir metre altımızda sakin gölün hışırtısı, karşımızda yemyeşil bir kıyı arkasında birden yükselip göl kıyısını takip eden dağlar… bir kartpostalın içinde yolculuk yapıyor gibiyiz. Çenemizi korkuluklara dayayıp gölü seyrediyoruz. Pırıl pırıl, avuçlanıp içme isteği yaratacak temizlikte bir su. Tek bir çöp, tek bir bulanıklık yok. Derinlik fazla olmadığı zamanlarda, bazen bitkiyle kaplı, bazen kumluk olan göl dibi net bir şekilde belli oluyor. Marmara’nın belki üçte biri ölçüsündeki göl, Makedonya tarafında bizim de artık bildiğimiz iki şehri, Arnavutluk tarafında uzaktan belli olan yerleşimleri, ayrıca hemen hemen her metrekaresinde de irili ufaklı yapıları barındırıyor. Marmara kıyısında yaşayıp, esen her lodosta kanalizasyon koksusuna tanık olan bizler için, bu gölün nasıl bu kadar temiz kalabildiğini anlamak maalesef biraz zor.


 


Kıyı hattıyla birlikte dönüp giden yolculuğumuza,1,5 saat sonra büyükçe bir yapın olduğu koyda mola veriliyor. Tekneden inerken ne kadar buradayız diye soruyoruz. “16.30” deniyor. Yanlış anladık herhalde diye düşünüyoruz. 4-5 saat burada ne işimiz olabilir ki? Ama küçük koyda bizden önce kalkan tekne ve bizim teknemiz haricinde başka bir tekne yok, kaçırır da burada kalırız diye kaygılanmamız da anlamsız.


 


Aynı zamanda Makedon-Arnavutluk göl sınırı olan bu koyda, arkadaki tepeye yaslanmış, yüksek sıra bir merdivenle tırmanılan büyük St.Naum Manastırı var. Sol tarafında ise küçük bir plajda insanlar göle girip, güneşleniyor. Plaj bitiminde şakırtıyla akıp göle karışan bir dere ağzında su içinde abartılı şekilde hoplayıp zıplayanlar, balık mı tutmaya çalışıyorlar acaba, şüphesi uyandırıyor bizde. Biraz yürüyünce göle akan derenin kıvrılıp oluşturduğu arka taraftaki lagün benzeri yapıyı, içinde dolaşan kayıkları, küçük tahta bir köprüyle ulaşılan ortasındaki büyük kır restoranını görüyoruz. Yemek için bol seçenekleri olduğu köprünün girişindeki menüden belli oluyor. Devam edip oturursak yukarıdaki manastıra çıkmaya üşeneceğimizi biliyoruz o yüzden önce yukarıyı dolaşıp sonra gelelim diye manastırın merdivenlerini tırmanmaya başlıyoruz. Yukarı çıktıkça genişleyen bahçenin sonundaki kiliseyi gezip, sonra da harika göl manzarası olan, tavus kuşlarının dolaştığı manastır avlusunda vakit geçiriyoruz.





Aşağı inerken manastır kompleksinin bir tarafının büyük bir restoranı olduğunu da fark ediyoruz. Hımm! Devam edip aşağıda küçük kilisenin önünden geçerek büyük kır bahçesine dönüyoruz. Aslında öncelikle ilgimiz çeken bu kıvrımlı derede dolaşan sandallar. Bir kaynaktan geldiği belli olan su, mücevher gibi, berrak ve serinletici. Su kıyısındaki ağaçlar bazı yerlerde yükselip birbirine değerek, suya ulaşmak isteyen güneş için, ince titreşen boşluklar bırakıyor. Sakin sakin çekilen küreklerle su üstünde yola alan sandallar, ağaçların kapattığı bu güzel yeri dolaşmayın tek yolu. Neyse ki sandallar turistik bir etkinlik o yüzden ulaşılması kolay!




Kır restoranının, uzak köşesine yürüyünce orada bekleyen sandalları görüyoruz. Birine yaklaşıp fiyat sormak istiyoruz. Aramızda Tükçe konuştuğumuzu duymuş olsa gerek bir çocuk “Abi siz Türk müsünüz, sandal gezisi ister misiniz” diye soruyor. Şaşırıp, “Evet” diyoruz. Başka bir Türk grup gezdireceğini, o sandalla binmemizin sorun olup olmayacağını, soruyor. Çok emin olamadan, “Sorun değil” diyoruz.


 


Tahminimizden daha kalabalık Türk grup da görünüyor. Adının Seçkin olduğunu öğrendiğimiz sandalcı çocuk gelen gruba da durumu sorup onlardan da “olur” alıyor. Tanışma faslı için acele etmeden yüzeysel olarak merhabalaşıp, sandala yerleşiyoruz. Yaşına göre küçük bir boyu, boyuna göre de büyük bir göbeği olan Seçkin küreklere asılıyor. Kendisi aynı zamanda rehberimiz. Gölü besleyen bu suyun kaynağını ve özelliklerini anlatıyor; Su, haritada bakınca Ohrid’in ikizi gibi duran dağın arkasındaki gölden geliyormuş. Ama dağ sırasının ayırdığı bu iki göl arasında kanal veya açık bir yol yok. Diğer göl yüksekte olduğu için, bileşik kaplar kanununa uyup hareket eden su, yeraltından zayıf bir yol bularak buraya ulaşıyor. Seçkinin gösterdiği yerde bakınca 7-8 metre aşağıda kumda kaynayan çıkışları görebiliyoruz. Bu dipten gelen kaynak suyunun ilginç özelliği ise; yaz kış hep 9-10 derecelik ısısını koruması. Yani sandaldan düşersek eğer “ay su çok güzel sen de gel” demek için birkaç dakika şansımız olabilir. Bu bilgiler sandaldaki çoğunluk için yeni bilgiler olsa da Türk grubun abisi olan Varol Bey ve bölgeden akrabaları olan ve rehberliklerini yapan bey için bilinen şeyler.


 


Varol Bey Adana’lı bir doktor. Tesadüfen Hande’nin yanına oturmuş eşi Hande ile daha önce gelip beğendikleri Balkanlara, bu kez aile çevrelerini de toplayıp gelmişler. Bize de bölge ile ilgili tavsiyelerde bulunuyorlar. Sessiz başlayan gezimiz bir süre sonra, koşturup sandalı sallayan ve 9 derecelik suda bize hipotermiyi hatırlatan Vural Bey’in sevimli oğlu, geziye nargileyle katılıp, kömürü sandala düşürmemeye gayret eden kardeşi, Seçkin’in orijinal rehber taktikleri, yanımızda soğuk suya dalıp çıkan küçük su kuşları, şarkı, türküyle şenlikli bir hal alıyor. Sessiz sessiz kürek çekilen diğer sandallara göre aykırı ve eğlenceliyiz. Gezi bitip kıyıya vardığımızda hep birlikte fotoğraf çekilip, görüşmek dilekleriyle ayrılıyoruz. Vural Bey, tüm ısrarımıza rağmen bize gezi parasını ödetmiyor, yani paramız burada da geçmiyor!




 


Teknenin hareketine daha 2-3 saat var, artık güzel bir yemek yiyelim, diyoruz. İki adayımız var: Kalabalık menüsü olan kalabalık kır restoranı veya manastırın sakin restoranı. Kalabalık kır restoranın bir ucunda kuzu çevriliyor, uzaktan filmvari gözükse de yanına gelince nedense o kadar da çekici gelmiyor, ayrıca henüz servise de hazır değil. Tekrar manastıra çıkıp, restoranının menüsüne de bakılım istiyoruz ki aklımızda kalmasın. Yukarı çıkıp manastır restoranının terasındaki harika göl manzarasına tanık olunca, burada ne yesek güzel olur diye düşünüp, oturuyoruz.


 


Kır restoranına tezat burada ortam çok sakin, restoranın teras kısmında bizim gibi manzaraya konuşlanmış 2-3 dolu masa var sadece. Ellili yaşlarında, servis kültürüne hakim olduğu her halinden belli şık giyimli bir garson menüleri verip, merak ettiklerimize açıklık getiriyor. Kilo üzerinden hesaplanan göl balığını denemek istiyoruz. İlginç görünen bir de çorba var. Kemiksiz et ve birkaç sebzeden oluşan çorba gerçekten nefis. Büryan etinden yapılan Bitlis’e özgü Avşor çorbasına benziyor biraz. Göl balıkları hiç de fena değil. Sipariş ettiğimiz Makedon rakısı ve hafif renkli görünen mastika ikisi de sert içkiler, küçücük kadehlerde gelen rakıları zar zor bitiriyoruz. 1000 denar civarında hesap geliyor. Bahşiş olarak 250-300 denar bırakalım, 10 liraya bile denk gelmiyor tarzı bir anlayışın bölgedeki dinamiklere saygısızlık olacağını düşündüğümüzden çok memnun kalsak da her zaman  %10 civarında bahşiş bırakmaya özen gösteriyoruz.


 


Tarih, doğa, yemek, bütün turizm çeşitlerini denememize rağmen halen teknenin hareket saatinin gelmediğini fark ediyoruz. Son olarak, bari göl kıyısı plaja takılıp zamanı orada dolduralım istiyoruz. Hande güneşlenmeyi tercih ederken, ben, gittik de göle girmedik, dememek için usulen bir girip çıkıyorum. Göl suyu hafif yapışkan bir his bırakıyor. Sonra göle açılan dere ağzındaki atlaya, zıplaya hareket edenlerin yanına gidiyorum. Burası soğuk kaynak suyunun gölle buluştuğu nokta. İçine girince, soğuk yüzünden saniyeler içinde kemikler sızlamaya başlıyor. Atlayıp suya girmek, zıplayıp en kısa sürede çıkmak o yüzden favori hareket, hemen kavrıyorum!


 


Kır restoranından sipariş ettiğimiz Türk kahvesi, Neskafe anlayışıyla hazırlanmış olması muhtemel bir şekilde geliyor; Balkanlarda kötü bir kahveyle karşılaşmak içimizi rahatlatıyor!


 


Nihayet bu uzuuun molanın sonuna geliyoruz, tekneye dönüş başlıyor. Yolda hediyelik eşya satan tezgahların birinden alışveriş için pazarlık yapmaya çalışıyoruz, asık suratlı satıcı kız “burası Türkiye değil, fiyatlar tek deyip, pazarlığa yanaşmıyor. Makedoncamız pek iyi değil, bu laf sokmayı yanındaki tezgah sahibinin çat pat Türkçeye çevirmesinden öğreniyoruz.




 


Teknemize yerleşiyoruz. Hareket eden tekne bu kez kıyıları takip etmeyi bırakıp, Ohrid’e düz bir rota çizip daha hızlı yol alıyor. Sağımızda kalan dağ sırası ve üzerinde dağı takip eden bulutlara bakıp, bu bölge üzerinde uçma hayallerine dalıp gitmişken, bir saat sonra Ohrid’e varıyoruz.


 


Tekne turunun bu kadar uzun olmasından pişman değiliz ama Ohrid’de artık son saatimiz. Gece yarısından önce ulaşıp, geceyi Üsküp’te geçirmek için acilen otogara gitmeliyiz. Pansiyona emanet bıraktığımız çantaları alıp bir taksi çevirip glavne autobuske demeye çalışıyoruz. Bu bisikletli gencin bize öğrettiği “otogarın” Makedoncası… Taksici bir şeyler soruyor, bizim boş boş baktığımızı görünce tek numaramızın bu olduğunu görüyor, hareket ediyor. 3-5 dk sonra önceden bildiğimiz otogar binasına varıyoruz. Aynı yoldan şehre gelirken taksici 200 denar istenmiş 100 vermiştik, uyanıklık yapıp bu kez peşin peşin bir 100’lük uzatıp taksiden çıkıp, bagajlara yöneliyorum. Az sonra taksici elinde taksimetre fişi ve tahminen 50-60 denar kadar bir para üssü ile geliyor! Böylece bu son taksi yolculuğumuzda taksilerin hem taksimetresi olduğunu hem de bu mesafede bir yolun aslında 40 denar civarında tuttuğunu anlıyoruz. Bakırköy’e bırakmak için Atatürk havalimanından aldığı yolcuyu 2’nci sonra 1’nci köprüden geçirerek götüren bazı “yurdum meslektaşları” yanında hayal güçleri sınırlı kalsa da “turist görünce kazıklama” bazı taksiciler için karşı konulamaz bir içgüdüsü galiba!


 


Makedonya’ya geldiğimizden beri devam eden uzun yol-kısa yol fark etmez, “100 denar” taksi standardımızı bozamayız. Taksiciye dürüstlüğü için teşekkür edip, üstünün kalabileceğini işaret ediyorum,


 


Otogardan ayrılırken çaktırmadan kaçtığımız pansiyoncu ablaları gözümüz arıyor ama yoklar. Küçük ama temiz otogarın, küçük binasının, tek kişilik gişesine yaklaşıp; 8’deki Üsküp otobüsü için bilet istiyoruz. Bizim Üsküp, yani Skopje’i Skopi olarak okuduğumuz telaffuz ile Sofia çok benzediğinden ve tesadüfen aynı saatte Sofya otobüsü olduğundan, kısa bir “o mu- bu mu” karmaşası oluyor. Vizemiz olsa Sopia-Skopia hiç fark etmez ama yok. Üzerindeki Makedonca yazılar arasında Skopje tanıyıp, biletleri alıyorum. Güzel Ohrid akşamında gar alanındaki kafede oturup; kahve-kitapla kalkış saatini bekliyoruz. Yarısı ancak dolan otobüsümüz hareket ettikten bir süre sonra hava kararıyor. Kıvrılarak, tepe tırmanarak, bazen hızlanıp, bazen yavaşlayarak yol alan otobüsümüz güzel bir dağ geçidinde kısa bir mola veriyor. Sonra yine dağ, tepe, vadi, ova aşıp, sonlara doğru otobanda yol alıp, gece yarısından hemen önce Üsküp’e varıyoruz.




 


6.Gün: Üsküp-MAKEDONYA


 


Planda ilk durağımız olan ama spontane kararlarımız yüzünden sona kalan Üsküp’teyiz nihayet. Ama hiç pişman değiliz.


 


Daha Türkiye’de internetten üzerinden yer ayırdığımız oteli bu aşamadan sonra aramaya utandığımızdan çat kapı bir otel bulmaya karar veriyoruz. Bir tanıdığın Bitpazarının içinde butik oteller var, tavsiyesini hatırlayıp bitpazarının Makedonca karşılığı ne diye merak ederek bir taksiye atlıyoruz. Bitpazarı, diyoruz. Yazılış-okunuş, Makedonca-Türkçe fark etmiyor bitpazarı bildiğimiz bitpazarıymış. Kısa bir yolculuktan sonra karanlık ve biraz köhne arka mahalle havasında bir yerde buluyoruz kendimizi. Galiba bir hata yaptık. Tek tük açık dükkanın olduğu bir çarşı içinden ilerliyoruz. Allahtan Struge tecrübemiz var da ülkede paranoyanın gereksiz olduğunu az çok biliyoruz. Sokak aralarında titrek ışıkları yanan köhne bir iki küçük otel tabelası var ama pek çekici değiller, gidip sormak isteği bile duymuyoruz. Taksiyle gelirken dikkatimizi çeken Bitpazar yakınındaki Arka Otel’e henüz çok uzak değiliz. İşi hiç riske etmeyelim deyip, doğruca ona yöneliyoruz. 110 Euroluk oda anahtarını alıp, Jakuzide yol yorgunluğunu atıp, balkanlardaki en konforlu uykumuzu uyuyoruz.


 


Erkenden uyanıp camlı çatı katında, abartılı değil ama yeterli derecede çeşit ve lezzet içeren açık büfe kahvaltımızı yapıyoruz. Nispeten yüksek bir noktadan şehri de inceleyebiliyoruz. Şehrin arkasındaki tepede gece ışıklı haliyle de gördüğümüz büyük bir haç var. Her yerden görünüyor ve dikkat çekiyor. Otelinden yakınından geçen nehir(Vardar) şehri ikiye bölüyor. Ama çevresindeki yollar ve üzerinde yer alan sayısız köprü, bunun çok da dert olmadığını anlatıyor. Tam olarak neredeyiz, ne kadar büyük, neresi gezilebilir, gibi sorulara çatıdan bakıp cevap bulmak zor.



 


Kesin olan, yürüyerek dolaşmanın mümkün olmadığı büyük bir kentteyiz. Ayrıca ertesi gün sabah uçağına yetişmek için akşamdan gidip Priştine’de kalmalıyız. O yüzden gün içinde yakın çevrede takılmaya karar veriyoruz. Zaten biraz da yorgunuz.


 


Yine bir planımız yok, ne zaman oldu ki? Odayı boşaltıp, yol çantalarını rica edip bir yerlere bırakıp Bitpazarı turlamaya başlıyoruz.


 


Geceki boş sokaklarda hayat başlamış. Kafelerin masa attığı şadırvanlı küçük bir meydanda önce güzel bir Türk kahvesi içiyoruz. Bunun hazırlanış tarzı doğru en azından. Dericiler, incik boncukcular, eski binalar, üzerinde national galeri yazan küçük bir binada at resimlerine bakıyoruz. Mahallenin ortasında çevreden bağımsız duran küçücük bir otel, çok şirin görünüyor. Kastedilen butik otelin burası olması muhtemel geçe çok yaklaşıp ama görememişiz. Yoğun kalabalığa doğru çekildikçe asıl pazarın olduğu alana geldiğimizi anlıyoruz. Üstü ucuz yöntemle çatılanmış derme çatma dükkanlar dış sınırı, bildiğimiz açık tezgahlar iç tarafı oluşturuyor. Yiyecek, içecek, giyim, elektronik kısacası her tür eşya var. Gürültü ama eğlenceli, elimiz gittiğinden meyve, salatalık gibi şeyler de alıyoruz. Ürünlerin sanayi tipi bir üretimden değil direkt bahçelerden geldiği belli. Bir tezgahta sucuk ve siyah görünen tütsülenmiş kuru et satılıyor. Etlerin hijyen durumunu ve domuz mamulü olup olmadığını merak ediyorum. Satıcı çocuk beni anlamıyor ama tezgah başından geçen güler yüzlü bir amca Türkçemizi anlıyor, yardımcı oluyor. Sorabileceğim en yanlış kişi tabiî ki başında takke olan Hacı amca oluyor; burası Türk mahallesi burada domuz eti nasıl satılsın be çocuğum? anlamında bir açıklama yapıyor. Son dakika gelip alışveriş yapmayı kafama koyuyorum.


 


Türk mahallesini yeterince gezdiğimizi düşünüp, varsa bir kent merkezine ulaşmak orayı da gezmek istiyoruz. Bir taksi çeviriyoruz. Üsküp merkezi ki eğer öyle bir yer varsa gitmek istediğimizi anlatıyoruz. Türk olduğumuzu anlıyor ama ne istediğimizden emin olamıyor. 20- 30 metre ilerdeki küçük bir grubun yanında durup birini çağırıyor. Camdan bakan kişi Türkçe “Şehir merkezine mi gitmek istiyorsunuz, tam anlamamış” diyor. Dolaşmak için şehrin merkezi veya güzel bir yerini arıyoruz, diyoruz. Konuşuyorlar şehrin merkezine doğru yola çıkıyoruz. Şehrin adının Üsküp olmadığını anlatan taksici, yolda bize doğru ad olan Skopje’nin telaffuzlarını çalıştırıyor.


 


Büyük bir alışveriş merkezinin yanında iniyoruz. Yüksek binalar, parlak banka vitrinleri var sağda solda. Alışveriş merkezinin bir ucundan girip dükkanları dolaşıp, meydan olan diğer ucundan çıkıyoruz. Çarşının fazla bir albenisi yok. Şehirler arası otobüs yanında AVM olayında da Türkiye kopmuş gitmiş. Balkanlarda karşılaştığımız en sıcak gün; meydana bakan küçük bir büfeden su almak istiyoruz. Hediyelik Üsküp ve İskender çizimleri de satıyor. Önümüzdeki meydanda da atı üstünde bir İskender heykeli var ama her yer tamirat halinde, Şahlanmış atı üzerindeki İskender, inşaatın saçtan engellerle kuşatılmış. Duruma bakıp Great Alexander bugünlere düşecek adamıydın sen, manasında bir şey geveliyorum. Büfeci “No greek,  Makedon King Aleksander, Makedon” diyor. O bizim cümlenin yanlış yerinde kullandığımız great’i greek sanmış. Buna uyanamayıp Greek’i de o an biz anlamayınca acaba büyük İskender haricinde ortada başka bir İskender daha mı var şüphesi oluyor. Biz greek demedik great dedik diyemeden, “Her şeyi sahipleniyorlar, çalıyorlar” anlamında kızgın kızgın Yunanlılara verip veriştiriyor. Aynı geçmişten gelmelerine rağmen araları pek iyi değil gibi!


 


Ülkeyi dolaşırken otel, dükkan, tekne, yaratıcı olmayan birkaç hediyelik eşya kullanımında karşımıza çıksa da, uyanık bir memlekette gölgesi bile altın yumurtlayan tavuk olacak İskender’i, bu büyük hükümdarı Makedonların hiç de verimli kullanamadıklarını düşünüyoruz. Doğu’nun Batı’nın tarihe geçmiş bir sürü büyük hükümdarı, hangi medeniyetten çıkmışsa doğal olarak orada sahiplenilip, diğer medeniyette gücünün tartıldığı bir dönem rakibi illaki olmuş. Ama Büyük İskender buna tezat iki medeniyet tarafından da sahiplenmeye çalışılan, gücü, şöhreti, hırsı, gençliği hep “enlere” örnek olarak anlatılan, medeniyetler tarihinin belki de tek örneği



 


İskender konusundaki yanlış anlaşılmayı çözüme kavuşturamadan aldıklarımızı ödeyip ayrılıyoruz. Çevredeki birkaç caddeyi turlayıp ilginç bir şey göremiyoruz. Bari acıkmışken güzel bir yemek yesek diye düşünüp şık kafelerin olduğu caddeyi dalıyoruz. Geniş caddede, yol boyu, telefonla konuşan kadın, ayakkabı boyayan adam gibi, güncel hayattan portrelerin bronz heykelleri yerleştirilmiş. Güzel ve ilginç geliyor. Hande telefonla konuşan kadın heykeliyle aynı pozu vermek istiyor, komik olmayalım diye, yapmıyoruz. Biraz ileride bir Meksika restoranı dikkatimizi çekiyor. Yemek için Üsküp’e özgü bir yer arayacak vaktimiz ve bilgimiz kısıtlı olduğundan, farklı bir şey yapıp, Üsküp’te Meksika mutfağı takılalım istiyoruz. Güzel yemekler, tekila, mojito derken, yemek molası biraz uzun oluyor.


 


Priştina için otobüs bakmamız lazım o yüzden otogara gidip o işi de çözmeliyiz. Bir taksiye atlayıp otogara gidip akşam 7 otobüsü için biletlerimizi alıp geri dönüyoruz. Her gün başka bir şehir gezmenin yorgunluğu ve Üsküp’ün şehir yapısından kaynaklı sıcak yüzünden çok fazla bir şey yapma isteğimiz kalmamış. Biraz alışveriş yapıp, bitpazarından da et ve sucuk alıp çantalara yerleştirip tekrar otogara dönüyoruz. Her seferinde hemen hemen aynı yolu 70 ila 170 dinar arasında değişen fiyatlarla gidip geliyoruz Üsküp de taksimetreler standart ama taksicilerin yol tercihleri olmayabilir


 


Üsküp’ün otogarı temiz, işlek ve sistematik bir yer. Belki çevreyi gezeriz diye 2 saat erken gelip çantaları koymak için yer ararken 10-15 dk içinde hareket edecek bir Priştina otobüsü olduğunu fark ediyoruz. Biletleri iptal edip bu erken otobüse yer alsak, erken saatte Priştina’ya varıp daha çok dinlenebiliriz. Bilet bankosundaki satıcı kadına bunu anlatmak istesek de, şoföre sorun, bu biletlerle de binebilirsiniz mealinde bir şeyler söyleyip, biletleri değiştirmiyor. İlginç bir uygulama. Otogarın hareket kısmına sadece bilet kontrolüyle(bir kısmını yırtarak) geçiş izni var. Çantaları alıp, bilet kontrolünden geçip, otobüsün yanına varıyoruz. Biletleri gösterip, şoföre durumu anlatmaya çalışıyoruz. “Sorun değil anlamında” kafasını sallıyor. 7 biletiyle 5 otobüsüne binip Priştina’ya doğru yola çıkıyoruz.




 


Yolcu toplamak için girilen yollarla kısa bir şehir turu yapıp, sonra şehirden çıkıyoruz. Özellikle Makedon tarafında sınır kontrolü daha özenli; pasaportlar gidip damgalanıp geliyor. Sonra Kosova tarafına geçip, dağ tepe tırmanıp, bir kısmını uçaktan tanıdığım ovaya varıyoruz. Priştina, otogar, caddeler hepsi bu kez çok tanıdık. Değişen tek şey her şehirden aldığımız 3-5 şeyle artan yükümüz. Çantaları sırtlayıp yavaş yavaş yürüyerek Bill Clinton’un heykelinin yanına geliyoruz. Arka tarafta büyük komün binaların arasında bu kez daha ekonomik bir motelde (30 Euro) kalmaya karar veriyoruz. Şehir merkezinde ekonomik fazla seçenek de yok zaten. Ekonomik otel- moteller genellikle çevre yolu üzerinde, gitmek için araba lazım.


 


Son gün: Priştina-KOSOVA


 


Artık bildiğimiz Priştina’dayız. Tütsülenmiş et ağırlıklı market alışverişini de yapıp, akşam yemeği için farklı bir yerde pizza salata yiyoruz. Kahve, tekila derken balkanlardaki son akşamımızın sonuna geliyoruz.


 


Ertesi gün kötü börekli bir kahvaltıdan sonra 20 isteyen bir taksiyle pazarlık yapıp 15 Euro’ya havaalanına varıyoruz. Havalını küçük, süremiz bol, seçenekleri az olan free shop bizimkine göre daha ucuz. Alışveriş ve giderayak bol bol içelim de pişman olmayalım kahveleriyle uçağın saati geliyor. Gelişimize tezat, parlak güneşli bir öğlene doğru uçak hareket ediyor ve Balkanlara hoşça kal, diyoruz. Altımızdan akıp giden yoğun yeşilli sık yerleşimli coğrafya, bir süre sonra köylerin bir yere toplanıp, aralarında geniş, ekili biçili alanların sararmaya başladığı bir coğrafyaya dönüşüyor. Yanımıza oturan, evlenip uzun yıllar önce Türkiye’ye yerleşmiş,  Balkanların geçmişinden güzel kadın İmsiye Teyzenin, daha ayrılırken bölgeye duyduğu hasretini, anılarını, bizim bu kısa tecrübemize yorumlarını, konuşa-dinleye Türkiye’ye varmışız bile.

7 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Çok büyük zevkle hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan okudum ve sanki çantanızın içinde ben de sizinle gezdim,tekne turları yaptım,börekler yedim,gece yarıları otel kapılarında kaldım,uyduruk otobüslere bindim…Böyle güzel yazı dizilerini sizden hep bekleyeceğiz artık…Çok teşekkürler..

  • biscen dedi ki:

    Çoook teşekkür ederiz Neşe Hanım, aklımızda kalan o güzel kahve sohbetinde zevkle dinlediğimiz gezileriniz kadar olmasa da beklentimizin üzerinde keyifli geçti gerçekten. Tek sorun Balkanları biraz fazla benimsemiş olmamız olabilir. Yakında, araçla, daha detaylı gezebileceğimiz bir program planlıyoruz da:)

  • NEŞE dedi ki:

    Kış günü ,araba ile Balkanlar düşünmüyorsunuz herhalde ?Bu kez kardan kapanan yollarda maceralar olabilir….Nisan dan önce yola çıkmayın,merak ederim sizi…

  • gezmen dedi ki:

    Yazınızı keyifle okudum , konu Balkanlar olunca keyfim 2’ye katlanıyor aslında. Spontane olması sebebi ile çok fazla yeri kaçırmışsınız açıkçası. Daha organize ve planlı bir gezi ile daha fazla yer keşfedeceğinizi düşünüyorum. Öyle bir coğrafya ki, bağımlılık yapıyor, her daim gitmek istiyorsunuz, her gidişte yeni keşifler daha da bağlıyor sizi, işin gerçeği kendimizden birşeyler bulmanın getirisi diye düşünüyorum. Su kaynaklarında yapmış olduğunuz, sandal gezisinin kahramanı daha önceki gidişlerimden tanıdığım Seçkin’e Balkanlar’ın Recep İvediği diyorum ben, çok eğlenceli ve komik bir karakterdir, okurken bile beni gülümsetti. Tekrar teşekkürler.

  • biscen dedi ki:

    Merhaba Neşe Hanım, “plansızlık” “plan uygulamadaki başarısızlık” konusundaki yeteneklerimiz hakkında yazı ipuçları vermiştir sanırım:) Biz şimdi gitmek için plan yapıyoruz desek desek, muhtemelen baharı bulur; Balkanlara gideceğiz desek, onun da garantisi yok, yolumuzun nereye çıkacağını kim bilebilir:)

  • biscen dedi ki:

    Güzel yorumlar için teşekkürler Gezmen, biraz daha uzun bir zaman ayırıp bir sürü yeri görüp gezebilirdik açıkçası. Ama tekrar yolumuzun düşmesine vesile olur diyoruz artık:)

  • abt_smyrna dedi ki:

    Gerçekten güzel bir izlenim yazısı olmuş. Üsküp benim için tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Ancak diğer bahsi geçen yerleri özellikle de Ohrid’i merak ediyorum. En kısa zaman diliminde görmek lazım… Elinize sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*