Üsküp’e niyet gerisi kısmet! Bölüm2-Arnavutluk.

Üsküp’e gitmek için plan program yapıp, kendimizi Kosova, sonra da Arnavutluk’da bulma gezimizin devamı… 

3.Gün: Tiran-ARNAVUTLUK


 


Prizren’de dolaşırken bir optikçi önünde, gözlük ihtiyacımız olduğunu düşünüp(!) içeri dalmış, Türkçesi dükkanın sahibi Türk’ten daha iyi olan satıcı kızın, Arnavut olduğunu öğrenince, “Arnavutluk nasıl bir yer” diye, sormuştuk. Arnavutların, İtalya ile deniz komşusu olmalarından olsa gerek kendilerini daha Avrupalı görüp, Kosovalılara, özellikle de kendisi gibi Kosova’da çalışan Arnavutlara karşı çok küçümser tavırlar takındıklarını dinlemiştik. Satıcı kız, “Ama siz Türkiye’den geliyorsunuz size karşı öyle olmaz” diye de Türkiye’ye bakışlarını da özetlemişti.





Prizren’den çıktıktan 20 km sonra bu özgüveni yüksek Arnavutluk sınırına varıyoruz. Şoför topladığı bilet ve pasaportlar götürüp, bir süre sonra getiriyor. Bir polis otobüse binip usulen turlayıp iniyor. Pasaportlarda ne giriş ne de çıkış için mühre gerek görülmemiş. Böylece hayatın en rutini bir şey gibi, bir ülkeden diğerine geçmiş oluyoruz…
 


Yer yer inşaatla devam eden bir yolda ilerleyip dağ tırmanıyoruz. Telefonumdaki navigasyon haritasına göre yolu izi olmayan dağların ortasında bir yerdeyiz. Ama aslında, kartallar ülkesi Albania’nın sarp dağlarının kah içinden kah çevresinden geçen yepyeni bir otobanda hızla ilerliyoruz. Haritamda görünmeyen yol Kosova sınırından başlayıp direkt Tiran’a gidiyor gibi. 5-6 saat sürer diye tahmin ettiğim yola niye 2,5 saat dendiğini şimdi anlıyorum.


 


Bir buçuk saat sonra dağ yolu bitip, haritamdan da görebildiğim Adriyatik boyunca uzanan sahil yoluna varıyoruz. Tiran’a 50 km kalmış. Dağlardan inince ardı ardına kasabalar, yol üstü yapıları başlıyor. Adım başı sıralanmış garip isimli petrol istasyonları (arada sırada bakımlı ALPET’ler var) sayısız oto yıkamacı (lavazh), açıkta kesilen etlerin asılı olduğu yol üstü kasapları, motel binaları, tarla kenarına kurulmuş manavlar vs. izleye izleye devam edip, soğuk ve büyük binaların sıralandığı caddelere varıyoruz. Tiran’a gelmişiz. Trafiği ve gürültüsü yoğunlaşan caddelerden şehrin merkezine doğru ilerleyip, 90 derece sağa dönüp büyük bir bulvara giriyoruz. Tiran otogarı şehrin içinde galiba, bu güzel bir şey… Bir kilometrelik bulvarın sonunda yoğun trafikli tek yönlü caddeye varınca otobüs köşede duruyor; son durak. Tiran’ın otogarı Tiran’ın ortasında galiba! Daha da güzel! Güneş bir yerlerde batmak üzere çünkü yüksek binalardan kurtulan ışıklar bazı cam ve bina yüzeylerinden kıpkırmızı yansıyor.



 


Otobüs yolcularının çoğunu bekleyen var, inenler sarılıp öpüşüyor. Karmaşa arasında biz de çantalarımızı almaya çalışıyoruz. Otobüsün durduğu cadde ve kaldırım da gayet kalabalık; bir şeyleri kaybetmeden malzemelerimizi alıp sakin kalabalıktan sıyrılmaya çalışırken İngilizce “Hostel ister misiniz”  diye kibar bir soru duyuyoruz. Biz dönüp bakınca sesin orta yaşlı, güven verici bir sahibi gülümseyerek elindeki broşürü gösteriyor. Ben çantaları toparlarken Hande broşürü incelemek istiyor. Biz ilgilenmez o da ısrarcı gözükmek istemiyor ama kalacak bir yere ihtiyacımız var ve bu konuda hiç hazırlığımız yok. Biraz daha açıklama yapması için biz istekli oluyoruz. Biri, az önce geçtiğimiz bulvar üzerinde, diğeri birkaç arka sokakta iki hostel işlettiğini ama bulvardakinde yer olmadığını söylüyor. Diğerinin fiyatı 15 Euro ve istersek gösterebilir. Tamam bir bakalım deyip, gösterdiği eski model Mercedese biniyoruz.


 


Yolda sohbet koyulaşıyor. Adı Ferdinand, aileleden kalan iki evi düzenleyip hostel olarak işletiyormuş. Türk olduğumuz ve İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince daha da samimi oluyoruz. Amcasının adı da Bekir miş. İstanbul’u da birkaç kez bulunmuş biliyor ama inşallah maşallah haricinde pek Türkçesi yok.


 


Ferdinand, caddeden ayrılıp karışık ve basık birkaç sokak döndükten sonra eski bir apartmanın önünde duruyor. Açık dış kapıdan içeri giriyoruz. Giriş katında apartman kapısına tezat güçlendirilmiş bir daire kapısı var, kapıyı açıyor iki odalı küçük daireye giriyoruz. Odalar içlerinde tuvalet banyo olacak şekilde değiştirilmiş ama bakımları çok iyi değil. Girişteki holde otel resepsiyonu görevi gören yüksek bir banko var, üzerinde de gelip konaklamış olanların bir şeyler karaladığı bir de defter; Norveçli var, Japon var bir de Türk olsun bari. Handeyle birbirimize bakıyoruz, Tiran’da bu geceyi geçirmemiz lazım ve fazla bir beklentimiz yok; hosteli değil ama Ferdinand da güven verici görünüyor … Tamam, diyoruz. 15 Euro’nun pazarlığını yapmak da gereksiz. 50 Euro verip, bu saatte para bozduracak yer bulabilir miyiz, i de soruyoruz. “İsterseniz para üstünün bir kısmını Lek olarak vereyim” diyor. 20 Euro karşılığı bize 2400 Lek verip, sadece yemek içmek için çıkacaksanız bu saatten sonra daha fazlasını harcayamazsınız zaten, diye de ekliyor. Cep numarası ve anahtarları bırakıp, kapıyı çekip gidiyor.


 


Eşyaları bırakıp, hazırlandıktan sonra, bir şeyler yemek için dışarı çıkıyoruz. Otobüsten indiğimiz caddede bir sürü yer görmüştük, orayı bulmak en mantıklısı ama Ferdinad’ın getirdiği yoldan dönüşü bulmak zor, riske etmeyip uzun yoldan giderek bulvarı buluyoruz. Ama bulvarın diğer ucundayız; otobüsten indiğimiz yere ulaşmak için 1 km daha yürüyüp, kaldırımına masaların yayıldığı yoğun caddeye varıyoruz. Akşam saatinde tüm kafeler kalabalık. İçgüdülerimizle birini seçip oturuyoruz. Gelen menü pek cazip görünmüyor. Tiran birası eşliğinde atıştırmalık bir şeyler yiyip, başka bir yerde iyi bir kahve içip, bildiğimiz uzun yoldan tekrar hostelimize dönüyoruz.


 


Tiran’daki tek günümüzün sabahı, güzel bir serpme kahvaltıyla başlıyor. Şaka! Tosta talibiz tabiî ki. İlk aşina olduğumuz yer olan bulvarı turlayıp, sağımız solumuzu iyice öğrenip hostelimize daha kısa bir yol bile keşfediyoruz. Şehri gezerken ilk izlenimlerimiz; daha yaşarken üstlerini toz kaplamış gibi; sokaklar, binalar, vitrinler, insanların, hepsinin yıpranmış göründüğü. Sadece son model bazı arabalar ve tahminimizce 15-25 yaş arasında yer alıp günlük ritmi aşırı bakımlı yaşayan kadınlar duruma tezat oluşturuyor.



 


Otobüsten indiğimiz yoğun cadde, büyük bir parkın sınırı aynı zamanda, Bu parkın nereye kadar gittiğini merak ediyoruz. Parkın sınırından yol alıp, caddeden caddeye atlayıp, sokakları turlayıp; hükümet binaları, heykeller, kafeler, alışveriş merkezleri geziyoruz. Büyük resmi bina bahçeleriyle bir genişleyip bir daralan bu merkez parkı, ileriye, tepeye yaslanmış kentin eteğine kadar uzanıyor. Ama bu bölgenin çevresi, caddeleri, binaları daha yeni görünüyor. Yürümekten yorulunca parkın bir yerindeki ağaç altına yerleşiyoruz. 50 Lek’e mısır alıp bir kısmını yiyip bir kısmını da kuşlarla paylaşıyoruz. Bu sırada bizi yabancı gören ve nereli olduğumuzu merak eden bir kadın gülümseyerek yanımıza geliyor. Arnavutça, Almanca veya İtalyanca? Diyor. Maalesef diyoruz. O da İngilizce anlamıyor. Ama Hande’yle karşılıklı, işaret diliyle karışık yepyeni bir dil üretip anlaşmayı başarıyorlar.




Anlattıklarından İtalyan bir kocası olduğunu bir süre İtalya’da yaşadığını, Almanya’da çalıştığını, o zamanlar Türk komşuları olduğunu ve eğlenmeyi bildikleri için onlarla iyi anlaştığını anlıyoruz. Biz de Kosova’dan gelip Makedonya’ya geçeceğimizi bir günlüğüne de Tiran’ı gezdiğimiz anlatıyoruz. Kosova’yı duyunca yüzü ekşiyor. Onların Arnavutları sevmediğini kendisinin de onları sevmediğini anlatmak istiyor. Prizren’deki Arnavut kızın anlattıkları teyit ediliyor gibi. Ortak bir dil üzerinden yürümeyen kısa sohbetten, sebebin ne olduğunu anlamasak da Arnavutlarla Kosovalıların bir alıp vermediği olduğunu anlıyoruz. Bir süre sonra gezimize devam etmek için izin isteyip ayrılıyoruz.


 


Spontane bir kararla Tiran’a geldiğimizden rotamız olan Üsküp’ten iyice uzaklaşıp durumdayız. Ama Ohrid’e daha yakın sayılırız. Yeni plan; Buradan Ohrid’e geçip gezmek, sonra da Üsküp’e uğramak. En son durağımız zaten uçağımızın kalkacağı Priştina. Tiran’dan Ohrid’e nasıl gidilir, bunu da çözmemiz gerekiyor. Anlatımlar ve tarifler Tiran’da bize nirengi olan büyük eski bulvarın üzerinde bir acenteyi işaret ediyor. Biraz aradıktan sonra bir binanın ikinci katındaki turizm ofisini nihayet buluyoruz. Saat 21.30’da bir otobüs var ama Ohrid’e uğramıyor, 10 km mesafedeki Struge’den geçiyor. İndikten sonra ya Ohrid için taksi bulmamız ya da ya da geceyi orada bir otelde geçirmemiz lazım. Diğer otobüs ise ertesi gün içinde; bilmediğimiz bir yere gece varmak biraz stresli ama ertesi güne kalırsak yolda bir günümüzü kaybedeceğiz.

Bir ara Türkiye’yle de çalışmış ama ağır yatırım gerektirdiği için sonra vazgeçmiş acente sahibinin güven verici bir tarzı var. Gece inmenin sorun olmayacağını, Struge’de otobüsten indiğimiz noktada bir otel olduğunu da söyleyince, sözüne itimat edip akşamdan gitmeye karar veriyoruz. Otobüs nasıl diye soruyoruz. “Çok güzel, yeni gibi bir Setra” diyor. Sonra duraksayıp “Ama Türkiye’deki otobüslerle kıyaslamayın tabii, onlar uçak gibi” diye de ekliyor. 35 Euro tutan biletlerimizi alıp akşam tekrar görüşmek üzere kendisinden ayrılıyoruz.



 



Gitmeden önce iyi bir yemek hiç fena olmaz. Çok büyük bir beklentimiz yok ama cadde üzerindeki kafelerde denediğimiz menüler pek tatmin edici değillerdi. Bu kez büyük parkın içinde, çevresindeki süs havuzu ve dışarıya atılmış sandalyeler olan parlak camlı bir binada şansımızı denemek istiyoruz. Binanın alt katı gazino diğer katlarda şık dükkanlar ile biri İtalyan, biri Fransız biri de Amerikan tarzında 3 restoran var. Biraz tereddütten sonra üst kattaki T-Steak’te karar kılıyoruz. Ortam beklentimizden çok daha şık ama yoğun bir saatte değiliz o yüzden sakin. Kibar garsonlar istediğimiz masayı tercih edebileceğimizi işaret edip, eşlik ediyorlar. Dolu birkaç masada iş görüşmesi ortasında oldukları belli purolu iş adamları, şık ortam için şık giyinmiş çiftler var. Şort, sırt çantası, sandalet yolda olmanın verdiği dağınık görüntüyle biraz tezadız o yüzden az da olsa dönüp bakıyorlar.


 


Servis, çatal-bıçak, menü; her birini ayrı bir garson el atıyor. Yağ şişesini incelerken şişe Hande’nin elinden kayıp kırılıyor. Dipten gelen müziğin sakinliği içindeki restoranda bomba patlamış gibi oluyor. Bir kez daha bakışları topluyoruz. “Hiç sorun değil” kibarlığı içindeki garsonlar, örtüyü değiştirip, servis, çatal-bıçak, menü seremonisini tekrardan yapıyorlar…


 




Zengin menüden Makedon salatası, birkaç farklı ara sıcak ile ana yemek olarak kuşkonmazlı antrkot ve yabanmersini soslu bonfileyi seçiyoruz. Şarap ve birayı da içecek olarak ekliyoruz. Su ve ekmek de ekstra tabii… Bölgede en kötü yemekte bile etin lezzetli olduğunu öğrendiğimizden sürpriz olmuyor ama bu kez komple olarak her şey çok güzel. 2700 Lek hesap geliyor. 50 Türk lirası denebilir… Mümkün olsa da arada bir İstanbul’dan kaçıp yemek yiyip geri dönebilsek…


 


Hesabı ödeyip, ortama tezat sırt çantalarımız takıp, saygılı garsonlara teşekkür edip çıkıyoruz; otobüs saatine kadar daha vakit öldürmememiz lazım. Büyük bulvar üzerinde “Durres Durres” diye bağırarak yolcu arayan bir minibüs var, yanımızdan geçerken belki ilgileniriz diye durup bize de çığırtkanlık yapıyor. Yapışmasınlar diye ilgili görünmüyoruz ama Durres, Tiran’a yarım saat mesafede Arnavutluk’un Ariyatik kıyısı turizm kenti, otobüse de daha 3-4 saat var acaba gitsek mi, kısmı kafamıza takılıyor. Ya dönüş saati uymazsa falan diye, riskli geliyor vazgeçiyoruz. Ayrıca yorgunuz, bir de gece yolculuğu yapacağız. Belki gitmediğimiz için pişman olacağız ama olsun…


 


Dolaşmaya devam edip; kitapçılara, büyük meydandaki küçük şirin camiye, mahalle aralarındaki ilginç dükkanlara girip çıkıyoruz. Nihayet uzun Tiran günü bitiyor. Ferdinand’ı arayıp hostel’de bıraktığımız yüklerimiz için kapıyı açmasını rica ediyoruz. Kestirme yolları öğrendiğimiz için dakik olarak kapıya varıyoruz. Eşyalarımızı alıp, tanışmaktan memnun kaldığımız Ferdinad’a hoşcakal diyoruz.



 


Otobüs saatinden yarım saat önce acenteye varıp hareket saatine kadar eşyalarımızı bırakmak istiyoruz ama konuştuğumuz adam yerinde genç ve sevimli bir çocuk var. Fatgay dediği babasının yerine buradaymış, otobüs saatinde babası da burada olurmuş. Bizim için sorun yok. Son yarım saatimizi de yakındaki kafede öldürünce vakit bitiyor, otobüs geliyor. Yolcular olarak 6-7 kişiyiz. Acenta sahibi bizi, daha önce acentesinde gördüğümüz, telaşlı ama güven verici biri olan şoföre teslim ediyor. Kendisi ve özellikle oğlu son saniyeye kadar iyi yolculuklar diliyorlar, hoşcakallaşıyoruz. Tanışmaktan memnun olduğumuz güzel insanlar. Telaşlı şoförün “haydi haydi” leriyle inen iniyor binen biniyor ve Makedonya’ya için hareket ediyoruz. Tiran’a girdiğimiz yollardan ilerleyip şehirden çıkmaya çalışıyoruz


 


Cep haritamdan anladığım, Ohrid’e gitmek için ülkenin içine doğru dönüp Elbasan denen kentten geçen yolu takip etmek lazım. Tahmine göre 2-2,5 saatlik bir yol olması lazım ama bu kez de 4-5 saat sürer diyorlar. Ya yolun durumu çok kötü veya ben tahmin özürlüyüm. Yine tahminimce ilerideki bir kavşaktan Elbasan yönüne dönmemiz lazım ama hayır kavşağa gelince tam ters yöne Adriyatik’e dönüyoruz! Bir Türk olarak “Abicim buradan niye girmedin trafik mi vardı?” deme potansiyeline sahibim ama yabancı bir ülkede olup, bilmediğim bir yol hakkında, tanımadığım bir şoförle muhabbet beni biraz aşıyor. Belki bir terminal binası felan vardır, yolcu alacağızdır(?) 6-7 kişiyle Makedoya ya gidilmez, otobüs para kazanmaz, gibi fikirler uçuşurken Tiran’dan epey uzaklaşıyoruz. Tabelalarda Durres yazıları tekrar edip duruyor. Ama Durres yolu Makedonya yolunun 180 derece tersi, ne alaka? Bir süre sonra emin oluyorum; ortada bir yanlışlık yol gerçekten Durres’e gidiyoruz. Yol, bu yüzden 5 saat sürüyor demek ki!


 


Ama kulağı tersten gösteren bu rota belki iyi bile olmuştur. Otobüs camından da olsa Durres’i görebiliriz, böylece “Gün içinde keşke gitseydik” pişmanlığımız kalmaz.


 


4.Gün: Durres-ARNAVUTLUK


 


 


Tiran-Durres yolunun her kilometresi yapılanma olarak kalabalık. Asfalt çalışmaları vs yüzünden 1 saat sonra ancak Durres varıp iki tarafı yüksek binalarla çevrelenmiş insan kalabalığının taştığı bir caddeye giriyoruz. Birbirine karışan müzikler, bağrış çağrış, plaj kıyafetleriyle cadde ortasından yürüyenler, onlara çalınan araba kornalar; Balkan’lara ayak attığımızdan beri karşımıza çıkan en kaotik ortam bu. Bir yerlerden tanık mı acaba? Asla!


 


Uzun caddedeki 8-10 katlı binaların tamamına yakını altlarında çok çekici görünmeyen restoranları olan otel ve pansiyonlar. Tiran’ın büyük kısmına hakim eski ve yıpranmış şehir görüntüsü burada da var. Tahminimce Adriyatik kıyısına paralel bir caddedeyiz. Sıra sıra binalar arasındaki nadir boşluklardan dikkatli bakınca, karanlık içindeki denizi değil ama lambaların aydınlattığı şezlong ve şemsiyeler görebiliyoruz. Kendimizi Adriyatik’i de görmüş sayıyoruz; bu kadarı bize yeter! Gün içinde gelmediğimiz için pişmanlık mı? Hiç sorun değil hemen üstesinden geliriz…


 


Bölgedeki otobüslerde çoğunlukla muavin yok. Bagaj, bilet her şeyi şoför hallediyor. Şoförümüzün “hayde hayde” leri eşliğinde birkaç yerde durup; şapka, havlu, plaj sepetleri ellerinde tatilcileri alıyoruz. En son Antalya adlı otelin önünden de 4-5 kişi biniyor. Otobüs hemen hemen doldu. 6-7 yolcuyla başka bir ülkeye mi gidilirmiş?  Şimdi içim rahat!  Durres’in gürültüsü binenlerin yerleşme uğraşlarıyla bir süre de otobüste devam ediyor. Ama gün içinde güneşe teslim olan tatilcilerin şimdi uykuya yenilmesi kaçınılmaz; kentten çıkalı 10 dk bile olmadan karanlık bir yolda ilerleyen otobüse derin bir sessizlik çöküyor. Karanlık ovada ilerlerken nihayetinde biz de uykuya yeniliyoruz.  


 


Bir süre sonra ışıklar yanıyor, dar ve virajlı bir vadi yolunda hızla ilerlediğimizi fark ediyorum. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. 3-5 dakika sonra mola için duruyoruz. Makedonya sınırına yakın olmamız lazım. 45 dakika kadar süren uzun moladan sonra soför yine “hayde hayde” eşliğinde inen yolcuları toparlıyor, tekrar hareket edip yer yer sisler içinden geçerek eteklerinde ışıklı kasabalar olan bir dağa tırmanıyoruz ve nihayet Makedon sınırındayız.


 


Şoförün topladığı pasaportlar ve yolcu isim listesi önce Arnavutluk’tan çıkış, sonra Makedonya’ya giriş için gümrük ofislerine girip çıkıyor. Bir yolcunun sorunlu pasaportu yüzünden 15 dakika kadar bekliyoruz. Şoför, yolcu ve içinde üç polisin olduğu camlı gümrük binası dışarıdan izlemeye uygun. İçerdeki tavırlardan sorun her neyse çözüleceği belli sadece “bak bir daha olmasın” havasını belirgin kılmak için biraz vakte ihtiyaç var! Nihayet herkes yerini alıyor. Hareket ettiğimiz ilk dakikalara şoför gecikmeye sebep olan yolcuyu biraz fırçalıyor. Giriş-çıkış mühürleri, bagaj kontrolü, pasaportların incelenmesinde ki ciddiyet vs Arnavutluk-Makedonya sınırında işlerin daha ciddi yapıldığına işaret, oysaki Kosova-Arnavutluk sınırında giriş çıkış mühürlerine bile ihtiyaç duymamışlardı. Galiba bu durum Makedonlardan kaynaklanıyor. Zaten hareket edip sınır noktasının olduğu tepeden inmeye başlayınca daha özenli bir ülkede olduğunuzu; evlerden, tabelalardan, arabalardan, çevreden anlamaya başlıyoruz.

Bölüm 3-“Nihayet Makedonya” pek yakında!..

5 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Türk inşaat şirketlerinin Arnavutluk da birçok otoyol ihalesi aldığını okumuştum,geçtiğiniz yollar herhalde Türk yapımı…Arnavutluk hakkında çok çeşitli kişilerden okuklarımız hep aynı noktalarda birleşiyor..Ucuz ve şık lokanta bir son akşam ödülü oldu size,devamını bekliyorum.

  • gezmen dedi ki:

    Elinize sağlık keyifle okudum. Çok sevdiğim ve sıklıkla gittiğim Balkan coğrafyasını araba ile gezme fırsatım olmuştu, otobüsün Duresten gitmesi ile Elbasan üzerinden gitmesi zaman olarak aynı, diğer yol 30 Km daha kısa olsada,kötü ve virajlı olması sebebi ile aynı zamanda kat ediliyor. Yollarda sıklıkla polis kontrolü var, zaten yollarda hız yapmanıza müsaade etmiyor. Sizinde kullanmış olduğunuz Milot ile Kukes arasındaki Arnavutluk’u Kosova’ya bağlayan yol son derece güzel yapılmış. Makedonya’ya bağlanan yolda da otoban çalışması var. Bizden 20 yıl geride olan Arnavutluk’ta, elbasan tava ve arnavut ciğeri tecrübemden sonra, börekten başka bir şey yemeye cesaretim olmamıştı her defasında. Güzel paylaşımınız için tekrar teşekkürler.

  • handep dedi ki:

    arnavutluk sanki tam ortadan 2’ye bölünmüşlük hissi verdi bana. Yarısı yolları – yapıları – parklarıyla huzur verici diğer yarısı yorgun – yaşlı – tedirgin edici. İnsanları ise çok sıcak ve konuşkan 🙂

  • bora arasan dedi ki:

    Arnavutluktaki Arnavutlar ile Kosovadakiler arasındaki dil farkının Türkiye Türkleri ile Türkmenistan Türkleri gibi olduğunu söylemişlerdi geçen gittiğimde hem de sınırdaş olmalarına rağmen. Ülkede italyan sempatisi had safhada bunu da eklemeliyim.

  • hodja35 dedi ki:

    tebrikler akıcı yazılarınıza.. ben şahsen her forumu okuduğumda ayrı bir keyf alıyorum çünkü herkes farklı değerlerden hoşlanıyor ve onu bulmak önemli.
    Bir de hala şu ülkelerin ekonomisi bizden daha iyi olmamasına rağmen bizdeki beyinsizler yüzünden paramız onlarınkinden daha değersiz değil mi? inanamıyorum içime sindiremiyorum !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*