Üsküp’e niyet gerisi kısmet! Bölüm1

Gezmesi bu kadar uzun sürmmemişti ama yazması uzadıkça uzadı. Önce detayları unuttum sonra hatırladıkça yazıyı kısa kesmeyi unuttum o yüzden sayfalarca uzayan birşey oldu çıktı. Okuyanlar sıkılırsa hiiiiç alınmam:) Aslında 1 haftalık kısmi Balkanlar gezisi onu da 3 bölüm olarak ayırdım ki(Kosova, Arnavutluk, Makedonya) bünyeyi tahrip etmesin! Beğenmeniz dileğiyle 



İstanbul’dan kalkalı bir saat bile olmadan iniş için alçalmaya başlayıp kısa bir süre sonra, bize yol boyu eşlik eden, üstü öbek öbek bulut denizine dalıyoruz. Mavi gökyüzü dakikalar içinde önce kaçışan sislere, sonra beyaz bir boşluğa sonra da gri bir kasvete bürünüyor. Büyük bulutun altında, dağları vadileri olan başka bir bulut katmanını daha var, bu heybetli coğrafyanın içinden de 3-5 dakikada geçip, ortasından dalıp altından çıktığımız son fantastik dağdan sonra, tanıdık, sıkıcı, gerçek boyutlar içinde; daha yeni yağmış yağmurda ıslanmış toprağının kokusu, ta uçaktan hissedilen koyu yeşil bir ova beliriyor. Muhtemelen Priştina Ovası(?) 
 


Kısa süre önce yağmur bırakmış bulutlardan geriye, şimdi zahmetsizce havada asılı duran tombul yumakları kalmış. Yukarıdan bakınca, zemine tezat beyazlıkları yüzünden ova üzerinde asılı avizeler gibi duruyorlar. Değecek kadar yakınlarından geçmek, bazen de kanat takıp bozmak, havacılık içinden biri olarak bana çok eğlenceli geliyor 


Yer yaklaştıkça, rasgele dağılmış evler ve onları bağlayan yollar da fark ediliyor artık. Bu dağınık evler bazen orada burada kümeleşip, küçük sevimli köyleri oluşturuyor. Sağımızda ova boyunca uzanan mütevazi bir yol da her adımda kendine daha fazla büyük beton yapı katıp, uzakta büyükçe sayılacak bir şehre doğru gidiyor. Tahminimizce orası da az sonra varacağımız Priştina’nın ta kendisi(?)  


Spontane planlanmış bu gezi, aslında eşim Hande’yle gecikmiş balayımız sayılır. Vize uğraşları, beklemeler, uzun yollar, pahalı uçak biletleri olmasın; hiç gitmemiş olsak bile her şeyini biliyoruz hissi veren popüler yerler de olmasın, diye bir eleme yapıp, geriye birkaç seçenek bırakmıştık. Fiziksel olarak yakın, sosyokültürel olarak hem uzak hem yakın, yeteri kadar tarih ve yeteri kadar doğal güzellik vaat eder görünen Makedonya da bu seçeneklerden biri olarak öne çıkmıştı. İnternetten edindiğimiz derme çatma bilgilere göre, fazla bir beklentimiz olmazsa eğer, tatilin üç gününü Üsküp, üç gününü de turistik göl kenti olan Ohrid’de geçirebildik. Ama, bize uyar deyip, tam Üsküp için biletimizi alacakken, tarih, saat ve fiyat olarak çok daha uygun bir uçuşun olduğu Priştina’yı fark etmiştik.



İki kentin iki ayrı ülkede olması sorun olur muydu acaba? Yüce Googla göre vize istemeyen bu iki ülkenin iki kenti arasında sadece 70-80 kilometrelik bir yol vardı. Her gün işe gitmek için bile daha fazla yol yapan biri olarak rakam hiç de göz korkutucu gelmedi. Bir otobüs, en kötüsü taksi ile bu mesafe halledilebilirdi. Yani, farklı bir ülkeye inip, oradan hedefimiz olan Üsküp’e geçebilir, sonra da Makedonya’yı gezebilirdik. Peki öyle mi oldu? ….. aslında pek sayılmaz!..



Balkanlar, bazılarımız için “masa üzerinde duran kalemi bulamamak” gibi, kanıksama körlüğüne kurban gitmiş bir coğrafya. Mesela haritadaki bir başkent ismi olan Priştina çok yakın bir arkadaşın babasının doğduğu yer olabiliyormuş! Bunu hatırlayamamak, yenen Boşnak böreklerinin, anlatılan Balkan hikayelerinin bu önemli öznesini es geçmiş olmak, ancak bu tarz bir körlükle açıklanabilir… 



Bilette yazan yabancı yer birdenbire tanıdık olunca, yolculuk öncesi tavsiye ve yardımlarda gelmeye başladı tabi. “Tamam o zaman gitmişken bir gece kalalım, orayı da görelim” fikri, havaalanından alınma, ısrarlı misafir edilme tekliflerini de beraberinde getirdi. İsteksizce söylenmiş “hayır” larımıza aldanmayıp bir saat alanda bekleyen, Priştina’ya vardığımızda bizi karşılayan, bilgilendirme turu eşliğinde şehir merkezine getiren, arkadaş kuzeni Burim’in naifliğine çok müteşekkir kaldık. Ama otelde kalmakta gerçekten ısrarlıydık. O da “Peki” dedi. Ve böylece Makedonya gezimizin ilk günü, Kosova’nı başkenti Priştina’dan başlamış oldu…



1.Gün: Priştina-KOSOVA




Bir isteğimiz olursa aramamızı tembihleyen Burim’i uğurladıktan sonra eşyaları odaya bırakıp biraz tv kanalı karıştırıp dinlendikten sonra nerede olduğumuzu nasıl bir şehrin bizi beklediği anlamak için vakit kaybetmeden şehri turlamaya çıkıyoruz. Öncelikli bir notumuz ve merak ettiğimiz herhangi bir adres yok, bu yüzden gittiğimiz yönün de bir önemi yok. Caddeden caddeye geçip, vitrinlere, yazılara bakıp; yola yaklaştıkça Avrupa usulü duran arabaların samimiyetini merak ederek bir saat geziyoruz. Bir süre sonra şehrin merkezi olduğunu düşündüğümüz yeri geçip bir kenar mahalleye geldiğimizi fark ediyoruz! Ya şehir küçük ya da biz hızlı yürüyoruz? Galiba şehir küçük(?) Demek ki daha rahat olup, güzel ve orijinal bir şeyler yemek için kendimize bolca vakit ayırabiliriz: Bu kez günlük rutinin hissedildiği ara sokaklardan, farklı caddelerden dolaşa dolaşa tekrar merkeze doğru yürüyoruz ama şehir merkezi diye tanımlayabileceğimiz bir yeri yine bulamıyoruz! Acaba Priştine’nın bizim aradığımız anlamda bir merkezi mi yok?




 


Görebildiğimiz kadarıyla; adına uygun bir şekilde şehrin çevresinden geçen bir çevre yolu, bu yolu şehre bağlayan 2 km.lik bir bulvar, bu bulvarı kesen başka bir geniş yol ve çevreye yayılmış mahallelerden oluşmuş bir şehir burası. Görüntü olarak şehri ikiye bölen bulvarın doğu tarafı, zamanında “komün” bir yerleşim kaygısıyla yapıldığı belli olan eski, büyük ve heybetli bina bloklarından oluşuyor. Ama Sosyalizm kokan bu blokların başladığı noktada büyükçe bir Bill Clinton heykeli, arkasındaki büyük binanın duvarında da güler yüzlü dev bir posteri göze çarpıyor. “Ne alaka acaba” diye, düşünüyoruz? Muhtemelen, şehri gezerken bazı pencerelerde ve arabalarda görüp anlam veremediğimiz Amerika bayrakları ve bu Clinton anıtı;  acılı Sırp günlerinden kurtuluşun içten teşekkürünün direkt Amerika’ya gittiğinin göstergesi…





Bulvarın batı tarafı ise yeni binalar ve bol inşaatla şehrin yeni yüzü rolünde. Daha ileride bulvarı kesen büyük cadde ve nerde başladığı belli olmayıp ona paralel devam eden başka cadde arasında serpilmiş, bazıları eski, bazıları sanatsal, bazıları resmi; hükümet, üniversite binaları ve kilise, cami, okul, işyeri, kafeler vs yani bilumum farklı yapı görüyoruz..
  


10 yıl kadar önce bölgeyi yıkıp geçmiş savaşın izleri, bazı duvar ve bu amaçla kurulmuş panolara asılmış fotoğraflarla ansızın karşımıza çıkıyor. Bu anıt duvarlarda kurumuş çiçekler, küçük hatıra eşyaları ve anlamadığımız notlar da var. Kim bilir ne amaçla çekilip zamanla solmuş vesikalık yüzler, ürkek bir şekilde hayatın aktığı caddeye bakıp, kendilerine ne zaman, ne olduğunu anlamaya çalışır gibiler… Etkilenmemek imkansız!




Şehrin insanları da sanki biraz ürkek ama genel olarak sakin ve saygılılar. Hemen hemen tamamı Alman arabalarından oluşan cadde trafiği bir yerlerde kilitlenmediği sürece korna sesi duymak mümkün değil en azından…


Gezerken gün ortasını epey geçip, acıkmış durumdayız. Bir yandan “yiyecek orijinal bir şeyler buluruz” ümidiyle tüm vitrinleri de tarıyoruz ama tabelalarda pizza ve hamburger den farklı bir şey görmek zor. İnatlaşmanın anlamı yok deyip, bir kafeye oturuyoruz. Menü içeriği; hamburger, makarna ve pizzadan oluşuyor. Bölgede üretilen içimi hafif Peje birasını deneyip, makarna ve deniz ürünleri pizzası istiyoruz. Yemekler, bira ve üzerine içtiğimiz espressolar hepsi kesinlikle çok iyi. Belki de ne aradığımızı bilmediğimizden bulamadığımız orijinal yemekler yok ama Kosova’da ki bu ilk yemeğin lezzeti bizi yine de fazlasıyla mutlu ediyor. Ülkede Euro kullanılıyor; öylesine seçtiğimiz bu orta karar kafede, bu lezzetli yemeğin bedeli sadece 8 Euro!.. “Şans oldu” diye düşünmenin bir güzel bir yanılgı olduğunu ilerleyen günlerde anlayacağız tabi…




 



Otelde dönüp, biraz vakit geçirdikten sonra şehrin akşamı nasıl diye, tekrar çıkıp, gündüzden işaretlediğimiz trafiğe kapalı, parke taşlı caddeyi buluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi cadde, akşam daha farklı bir yer olmuş. Ara sokaklardan taşan yemek ve müzik sesleri, cadde üzerinde kalabalık kafeler, seyyar satıcılar, yer tezgahları, şık giyimli kızlar, bira içip veya çekirdek çıtlatarak piyasa yaptığı belli olan küçük gruplar, flörtler vs vs… şehrin bütün cıvıltısı bu 200 metrelik caddeye sığmış görünüyor. Hafif bir şeyler yemek için bir yere oturup, serin bir temmuz gecesinde(!) bu mütevazi balkan şehrini bir de sokak ışıkları altında izliyoruz. Yenen içilen her şey yine lezzetli ve hesap yine 10 Euro’yu geçemiyor!


 


Ertesi gün Priştina’dan ayrılma vakti. Ancak gelirken aldığımız bir tavsiyeye uyup Üsküp’ten önce bir Osmanlı kasabası olan Prizren’e gitmeye karar veriyoruz. Sabah 10’da bir otobüs var. Bizde o otobüse yetişmek için erken kalkıp kahvaltı yapıp çantalarımızı sırtlıyoruz. Bir günde şehri öğrendiğimizden otogarın yolunu da biliyoruz ama bu 1-2 km.lik bu yolu yürüsek mi, yoksa taksiye mi binsek diye, kısa bir kararsızlık yaşıyoruz. Sonuçta taksiye karar veriyoruz. Taksilerin %98’i Mercedes, binip “otogar” diyoruz. Sırt çantaları ve turist tipimizden mi bilinmez taksici havaalanı yolunu işaret ediyor. İşin içinde art niyet var mı yoksa gerçekten otobüs garajını mı anlatamadık acaba? Fark etmez sonuçta parmakla işaret edilebilecek bir mesafe, gösterince emin oluyor 2 Euro karşılığında bizi otogara bırakıyor.




 


Mütevazı gar dükkanlarından birkaç alışveriş yapıp, biletlerimizi alıp, en konforlusu İstanbul caddelerindeki eski servis otobüsleri kadar yeni görünen sıralı 7-8 otobüs içinden otobüsümüzü bulup, biniyoruz; yolculuk başlıyor. Şehir’den çıktıktan sonra, yeşil ovayı geçip dağ yollarına dalıyoruz. Otobüs de bölgedeki hayat kadar sakin yol alıyor; köy köy yolcu indirip bindirerek  iki buçuk saatin sonunda nihayet 100 km ötedeki Prizren’e varıyoruz. Dağ yollarında dönülen sayısız virajın bol oksijeni ve-veya TV’de aralıksız dönen balkan pop klipleri yüzünden şişip ağrıyan başımız için çözüm olarak çantaları alır almaz yakınlardaki bir kafede oturup birer macchiato içiyoruz. Ancak yarım saat sonra otel aramaya hazırız.


 


2.Gün: Prizren-KOSOVA


 


Çantaları sırtlayıp, City Center tabelalarını takip edip birkaç arka sokak geçince; genişçe bir çay veya akarsu tarafından boylu boyunca ikiye bölünmüş çok güzel bir kasaba manzarası beliriyor önümüzde. Suyun geldiği yöne bakınca kasabanın yaslandığı tepede bir taç gibi duran kale de hemen fark ediliyor. Tablo gibi… Kesin oraya çıkmalıyız! Ama önce bir otel bulup yüklerimizden kurtulmalıyız…


 





Otel bulmak için daha merkezi olduğunu düşündüğümüz kasabanın üst tarafına doğru yürüyoruz. Akarsu boyunca sıralanmış binaların arasında bir otel tabelası dikkatimizi çekiyor: Cleon. Girip boş oda soruyoruz. Gösterilen odalar hem temiz hem de 30 Euro… Dün gece 90 Euro’ya kaldığımız Priştina’daki oteli düşününce mutlu oluyoruz. Otelin konumu da çok iyi ayrıca; çayın kenarında ve galiba her yere yakın. Güler yüzlü sahibi Arnavut ama Türk olduğumuzu öğrenince anlaşılabilir bir Türkçe sergiliyor. Bize çatı katındaki odayı verip, yağmur ihtimaline karşı tepemizde duran pencereleri kapalı tutmamızı öneriyor ama masmavi gökyüzü hiç de yağacakmış gibi görünmüyor! Kendisinden turistik tavsiyeler de alıyoruz. Eşyaları bırakıp, dışarı çıkıyoruz. Çayın kenarına yapılmış duvara oturup kasabayı öyle bir bakıyoruz. Kalenin olduğu yönde, kasabanın merkez noktası sayılan Şadırvana 200 metre mesafedeyiz.


 


İlk önce bir yemek yiyip, yol yorgunluğumuzu atmak istiyoruz. Priştina’da yaver gitmeyen şansımız acaba burada döner ve Balkanlara özgü orijinal bir şeyler bulur muyuz? Birkaç kafe, restoran vitrini baktıktan sonra çay kenarında masaları olan, esnaf lokantası görünümündeki yeri denemeye karar veriyoruz. Mütevazi menüde, köftenin Balkanlara özgü türevleri, salatalar ve anlamadığımız birkaç da aperatif var. Garsonun iyi derecede Türkçe bilmesi sayesinde ana yemekler haricinde tadımlık olarak aperatif siparişleri de veriyoruz. Ortam temiz, çabuk gelen tabaklar belki gösterişsiz ama kesinlikle lezzetli. Ana yemek Pleskavitsa lezzetli ve doyurucu boyda tek bir köfte. İsteğe göre içine kaşar koyup kendine özgü bol peynirli bir versiyona da çevrilebiliyor. Gelen hesap; ana yemekler, salata, yoğurt, içecekler ve tadımlık boydaki merak ettiklerimizle yine 10-11 Euro civarında… Bu güzel yemeğin adından kaleye tırmanmak biran gözümüzde büyüyor. Belki akşama doğru yemeği sindirir, kendimizi biraz daha hazır hisseder, öyle çıkarız ama öncelikle hoşumuza giden yerlerde durup küçük molalar vererek; akarsu kenarından fazla uzaklaşmadan kasabayı dolaşmak istiyoruz.


 


Yaz ortasında olmasına rağmen canlı, coşkulu ve serinlik vererek akan Akdere, Prizren’in omuriliği gibi kasabanın tam ortasından yol alıyor… Suyla yanı başındaki kafe, restoran,cadde ve dükkanlardan oluşan kasaba hayatı, iki kenara örülmüş yüksek istinat duvarları ile ayrılmış. Otelimizin olduğu taraf su kıyısına yakın binalar ve önlerinde yürüme yolu, diğer tarafta trafik olan bir cadde var. Yavaş adımlarla yola başlayıp otogara kadar gidip, oradan arka sokaklara dalıp pazarı-marketi derken, kasabayı turluyoruz. Trafik olan taraftan Şadırvanlı meydana dönüp kahve molası veriyoruz.


 


Çok geç olmadan kaleye çıkıp kasabaya yukarıdan bir panoramik bir bakış atmalıyız. Kale yolunu bulmak için meydandan ayrılıp mahalleye giriyoruz ama yol ayrımına gelince kaleye çıkan dik yol yerine, eski evlerin sıralandığı hoş sokağa biraz daha devam edelim, diyoruz. Biraz yürüyünce, günlük rutinin yaşandığı bir mahallede buluyoruz kendimizi. Küçük bir lokantanın önünde oturmuş kahve içip hararetle sohbet eden amcalara özenip mola veriyoruz. Hiç aç değiliz ama kahve standart olarak her yerde çok güzel o yüzden iki kahve istiyoruz.



 


Bölgede sıcak içecek kültürü kahve üzerine kurulu. Özellikle sert espresso ve sütlüsü olan macchiato… Yanında bir bardak soğuk suyla gelen kahvedeki lezzeti filtre kahveye yabancı Türkiye’de bulmak imkansız. Bu kez kahveler su ile değil, morumsu ama berrak, soğuk içecekle geliyor. Bir tür yerli üretim meyve suyu ama garsonun söylediği ismi aklımızda tutamıyoruz. Türkçe konuştuğumuzu anlayan içerideki garsonlardan biri de ne olduğunu anlatmaya çalışıyor ama yine nafile! Erik suyu olabilir, deyip konuyu kapatıyoruz.



Kahvelerimizi içip çevreyi incelerken, yanlarına oturduğumuz amcaların hararetli sohbetleri de aralıksız devam ediyor. Bir süre sonra ve bazı kelimelerden, aslında Türkçe konuştuklarını fark ediyoruz. Hatta yoldan geçenler de çoğunlukla Türkçe konuşuyor. Karşı kaldırımda bir berber dükkanı var; yaşlı berberin adı Zülfikar Şişko… Flu bir sahnenin ağır ağır netleşmesi gibi birden farkına varıyoruz ki dilini anlamakta zorlansak da Türklerin yoğun olduğu bir mahallesindeyiz. Anlık bir kararla, başında beyaz bir takke, seri hareketlerle boş dükkanında telaşlı telaşlı bir şeyler yapan güler yüzlü berber amcada biraz uzamış saçlarımı kestirmek istiyorum.



 


Yanına gidip selam veriyorum. Güler yüzle selamımı alıyor. Günlük müşterilerinden olmadığımdan herhalde biraz şaşırıyor. İlk anda ikimizde bir birimizin Türkçesini pek anlamıyoruz. Gösterdiği koltuğa oturuyorum. Dükkan ve malzemeler eski ama temiz ve özenle kullanıldıkları belli. O hafif titreyen elleriyle hızlıca benim saçımı keserken ben de merak ettiklerimi soruyorum. Burası Arnavut ve Boşnaklarla beraber Türklerin (yoğun olarak) yaşadığı bir kasabaymış. Sırplar da varmış ama savaştan sonra misillemeden korkup kasabayı terk etmişler. Burada da kötü şeyler olmuş mu? Evet olmuş. Evinden alıp götürülen ve geri gelmeyenler, burada da olmuş. Türkiye’ye çok uzak değiller. Hatta çocuklarından biri İzmir’e yerleşmiş. İbrahim amcada 2 kez Türkiye’ye gitmiş…



 



Yan dükkandan getirilen sıcak suyla yıkanan saçım, korktuğum kadar kötü görünmüyor. Teşekkür edip ücretini soruyorum, mahcup bir ifadeyle gerek yok deyip para almak istemiyor hatta üstüne şeker ikram ediyor. Israr edip para veriyorum sadece 2 Euro’sunu kabul ediyor.


 


Saat akşama yaklaşırken kalenin yolu daha da bir dikleşmiş(!) Yukarı çıkma niyetini bu günlük erteleyip, mahallenin başka sokaklarından turlayarak tekrar merkez noktası olan Şadırvanlı meydana, oradan da devam edip akarsuyun daha yukarısına yürüyoruz. Akşamın lacivert saati çöktüğünde biraz tepede duran teraslı bir kafede soğuk bir şeyler içmek için soluklanıyoruz. Biz baş tarafında oturmuş ovaya doğru yayılan kasabayı izlerken bir anda her yeri ezan sesi kaplıyor. Bu ölçüde bir yerleşime göre çok sayıda cami olduğu dikkatimizi çekiyor.


 
Gece, şadırvanlı meydan çevresindeki birkaç sokakta, şık giyimli bekleyenlerinden anladığımız kadarıyla kasabanın trend bar-club mekanları var. Gündüz suyun sesi, gece mütevazi mekanlardan taşan 80-90’lar müzikleri ve eğlence sesleri ile kendine özgü huzuru olan güzel bir kasaba burası.


 


Güzel bir uykudan sonra ertesi gün, kahvaltıda börek yemek niyetiyle otelden çıkıyoruz. İstanbul’dayken tavsiye edilen, şadırvanlı meydandaki küçücük Saray-Bosna börekçisini buluyoruz. Gösterişli değil ama lezzetli kıymalı-peynirli böreklerden yiyoruz.. Tek sorun eşlik edecek söyle demlenmiş güzel bir çay ama çay kavramı buraya çok yabancı. Her yerde bulunmayan sallama çayı buluyoruz ki ona da şükür. Yan tarafta sabah kahvesini içen bir gruba gözümüz takılıyor, kahve içip sohbet ediyorlar. Kahve yanında gelen standart su ama onun yanında da kadeh dibinde bir şey daha var. Orijinal manyağıyız ya, acaba deneyebileceğimiz bir şey mi? Yan masaya çaktırmadan börek getiren garsona soruyoruz ama ne İngilizce ne de Türkçe bir türlü neyi kastettiğimizi anlatamıyoruz. Garson, Türkçe bilen yan komşusunu konuya dahil ediyor. Ona, çaktırmadan kadehi işaret edip, ne olduğunu soruyoruz;


 


-Rakı, diyor.



-Sabah sabah rakı mı, hem de sek?


 


Biz şaşırıyoruz onlar gülümsüyor. Sonraki günlerde farkına varıyoruz ki; bölge halkı sıkı alkol kullanıp, sert rakılar içiyor, sulandırma diye de bir kavram da yok…


 


Planımız Prizren’i gördükten sonra Üsküp’e geçmek. Ama telefonumdaki navigasyon haritasına bakınca Üsküp’e gitmek için bol virajlı Piriştina yolunun büyük kısmını geri dönmemiz gerektiği sonucu çıkıyor. Yine haritaya göre; Prizren Arnavutluk sınırında bir kent… Yolu geri dönmektense, gelmişken Arnavutluk’a mı geçsek? Türkiye’den de vize istemiyor galiba(?) Otogara gidip bu konuyu danışıp, bilet sormak istiyoruz. Ama neresi için? Şansımızı başkent Tiran’ı görmek için kullanmak en doğrusu…


 


Cep telefonu haritama göre yol; 20-25 km sonra sınırı geçip, 3-4 saatlik bolca virajlı dağ yollarından dolaşarak önce Adriyatik kıyısındaki Shkoder denen kente, oradan denize paralel güneye ilerleyip Tiran’a varıyor. İyimser bir tahminle bu 5-6 saatlik bir yolculuk demek. Hande pek memnun kalmayacak ama!


 


Otogara girip, Tiran için otobüs soruyoruz. Otogar dışındaki bir acenteyi gösteriyorlar. Acentedeki satıcı kadın, 16.30’da bir otobüs olduğunu, garın dışında bir noktadan yolcu aldığını kağıda yazarak anlatmaya çalışıyor. Kaç saat sürer diye soruyorum 2.5-3 saat diyor. Ya benim düşündüğüm kadar virajlı bir yol değil ya da soruyu anlamadı. Neyse bize uyar! Biletlerimizi alıp gardan ayrılıyoruz.


 


Bilet arayışı sırasında bize yardımcı olan Namazgah bekçisi ısrarla davet edip kahve ikram etmek istiyor. Eee kültür turizmini biraz boşlamıştık zaten! Namazgah, garın yanında küçük bir park içinde yer alan, Sırpların yıktığı, Prizren’deki ilk caminin taşlarından yapılmış bir tür anıt yapı. Buradaki Türk birliği bizzat restore ettiği için bakımına da önem veriliyor. Bekçi bize çok şey anlatıyor, bir sürü fotoğraf gösteriyor ama hem eksik dişleri hem de bölge Türkçesi yüzünden çok azını anlayabiliyoruz. Kendisine teşekkür edip otobüs saatine kadar tekrar kasabaya dalıyoruz. Bir süre sonra kendimizi tekrar Şadırvan’da buluyoruz. Kalenin yolu halen çok dik!.. Meydanda turist bekleyen fayton ilgimizi çekiyor, bir kasaba turu atmak istiyoruz. Nereleri dolaşır, kaç paradır diye bilgi almak isterken o da Türk çıkıyor. Faytoncu yolda karşılaştığı torunlarını da yanına oturtup, bizimle tanıştırıyor. Konuştukları Türkçeden hiç bir şey anlamıyoruz ama bir günde çoğunu öğrendiğimiz Prizren sokaklarını, atın ritmik nal sesleriyle gezmek çok eğlenceli geliyor.



 


Yemekler, kahve molaları, sokak turları, fayton, berber, alışveriş, sohbetler derken sanki Prizren’de yıllardır takılmışız hissi kaplıyor bizi. 16.30’daki otobüse yetişmek için oteli boşaltıp hazırlanmak, öğlen yemeği vs derken; kaleye çıkmak artık başka Prizren gezisine kalıyor. Zaten iyi bir kültür turisti de değiliz. “Yiyelim içeli sokaklara dalalım, bir şeyler bizi şaşırtsın mutlu etsin” kısmı bize yetiyor ki bu konuda Prizren’den gayet memnunuz. Öğlen bastıran ani yağmurda ıslandıktan sonra üstümüzü değiştirip, oteli boşaltıp çantalarımızı sırtlayıp denemediğimiz son köfte çeşitlerini de deneyip, otobüs saatinden 30 dakika önce gara varıyoruz.


 


Yanlış yerde bekleyip yanlış otobüse binmemek için bilet aldığımız yere tekrar danışıyoruz. Sorun yok. 5 dk. gecikmeyle de otobüs görünüyor zaten, binip kasabaya hoşcakal diyoruz. Otobüs standartları aynı, işin kötüsü müzik klipleri de aynı!

…….Bölüm 2-Arnavutluk pek yakında!….


 

8 yorum

  • handep dedi ki:

    🙂 ellerine sağlık biscen.. gezicilerden birisi olduğum için mi yoksa yazıyı tekrar okuduğum için mi bilemedim, ben yine çok eğlendim ve çok beğendim 🙂
    itiraf: iyi ki 3’e böldün, ben de tüm yazıyı 2 akşamda okumuştum 🙂

  • arkutbay dedi ki:

    ” Masanın üzerindeki kalemi bulamamak ” Çok haklısınız . Ama sanırım insanlar biraz da tatillerinde kendilerinin veya başkalarının geçmişteki ve güncel acıları ile yüzleşmek istemiyorlar . Onlara da hak vermek lazım .

  • MIYU dedi ki:

    bak anlatırken bu kadar detaya girmemiştin sanki Biscen, valla okumak başka bir keyifli oldu :)) ellerine sağlık!! Diğer bölümleri merakla bekliyor olacağım!

  • Zeynep dedi ki:

    uzun zamandan sonra tekrardan çekmiş olduğunuz birbirinden güzel fotoğraflarınıza bakmak ve daha da önemlisi gezi yazınızı okumaktan çok büyük keyif aldım…diğer bölümlerini sabırsızlıkla bekliyorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Dostlar,sizi tanıdığıma çok memnunum,Tünel de birlikte içtiğimiz kahveyi hatırladım bu satırları okurken…Mutlu olduğunuzu hissetmek beni de mutlu etti…Gezinizi dikkatle izliyorum ve zevk alıyorum.”.Park ta öğle uykusu ” fotonuza bayıldım.Balkanlarda rastladığınız “rakı” lar,Şiloviça dedikleri erik rakısı,damıtılarak yapılıyor,yüksek alkollü ve seyreltilmeden ,minik kadehlerde ,İtalyanların Grappası gibi içiliyor..Tabii sabah nasıl içilir onu anlayamadım..Devamını ben de bekliyorum,teşekkürler..

  • bora arasan dedi ki:

    Balkanların en ilginç özelliği ki istisnaya denk gelmedim daha otobüslerde saat kaç olursa olsun müzik çalıyor. Ama bangır bangır mı demeli gümbür gümbür mü? İlginç olan kimsenin bundan rahatsızlık duymuyor olması. Sırbistan yollarında daha da ilginç bir versiyon olarak gece 1 ‘de araçtaki ışıklar açılıp film seyredilmeye başlandı.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Elinize sağlık Balkanlara doyum olmuyor gerçekten…

  • biscen dedi ki:

    Teşekkür ederim tüm güzel yorumlarınız için.

    -“Yakın geçmişte yaşanmış acılar” kısmında haklısınız Arkutbay, Balkanlara gitmek bizim için öylesine bir karardı, doğrusu bu açıdan hiç düşünmemiştim:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*