ÜRDÜN

Suriye’den sorunsuz bir çıkıştan sonra, yine sorunsuz bir şekilde Ürdün’e girdim. Burada Allah’tan “dizel vergisi” gibi bir uygulama yok. Yapışkan “muameleciler”, “bahşiş” isteyenler de… İşler son derece sıradan bir prosedür olarak uygulanıyor, olması gereken biçimde. Önce triptik işlemleri yapılıyor. Triptik belgenizi (Carnet de Passage en Douane) alıp damgalıyorlar. Girişte koparılması gereken kuponu damgalamayıp, koparmıyorlar da. Böylece belgenin bir sayfası mundar oldu bile. Şimdi çıkışta ne yapacaklarını merak ediyorum. Çıkış damgası vuracaklar mı, yoksa, mundar olan sayfa, “mundar” olduğuyla kalıp, Ürdün’den bir anı, benim cebimden de giden bir triptik sayfası karşılığı olarak anılara mı gömülecek? Göreceğiz. Neyse! Arkasından gümrük kontroluna giriyorsunuz, öyle alışılmış ve sıradan, basit bir kontrol olduğunu sanmayın sakın ha. Binek arabalara ayrılmış yaklaşık 3 şerit genişliğinde ve 20-25m uzunluğunda bir geçit düşünün. Geçidin her iki tarafında kaldırımlar, kaldırımların üzerinde de mermer, uzun bankolar var. Yolun her iki tarafına dizilmiş arabalar vardı, ben de içlerinden -kendimce- kısa olanı seçip peşisıra park ettiğimde. Araçların hepsi, bagaj kapakları, kapılar ve motor kaputlarının istisnasız tamamını açmışlar, içerideki tüm çanta, bavul, naylon torba, el çantası, her ne varsa hepsini de kenardaki mermer bankolara dizmişler ve ellerini önlerine kavuşturmuş bekliyorlar. Bir görevli memur (sanırım gümrük muhafaza memuru) tek tek tüm araçların içini (koltuk altları da dahil), bagaj, stepne bölmesi, motor bölümü, çamurlukların içleri v.s. inceliyor, kapı ve çamurluklara eliyle vurarak -sanırım sesinden- birşey gizlenmiş olup olmadığını kontrol ediyordu. Araçla ilgili incelemeden sonra sıra bagajlara geliyor, tüm çanta ve torbaları açıp, bazılarının içindekileri döküyor, fermuarlı tüm gözleri de ayrıca yokluyordu. Tüm bunları görünce, arabayı tornistan edip Türkiye’ye doğru yola çıkmayı düşündüm bir an. Sonra hatırıma Andy ve Claire’in anlattıkları gelince, şansımı denemeye karar verdim. Kuyruğa girdiğimde önümde, her iki sırada toplam 3 araç vardı ve araçların içindeki -toplasanız- 10 adeti geçmeyecek sayıdaki çanta, valiz ve torbanın ve araçların incelenmesi de yarım saat kadar sürdü. Bu arada, her aracın incelemesi tamamlandıktan sonra görevli bana doğru dönüp, bir bana, bir de arabama göz atıyordu. Ne anlatmak istediğini çözemiyordum ama, kapıları açık olmayan tek araç bendimkiydi ve sonunda bu ayrıcalığın dozunu biraz yumuşatabilmek için -hiç olmazsa- motor kaputunu açtım. Bagaj kapısı ve diğer kapıları açmamın hiçbir anlamı yoktu, çünkü, bende de diğerleri gibi bir araştırma başlarsa, onları açmış olmamla kazanılacak süre, toplam inceleme süresine oranla minik bir küsurat olacaktı. Sıra bana gelmişti. Omuzlarımı iyice düşürdüm, yüzüme, son derece masum ve gülümsemeye çalışan ürkmüş bir insan ifadesi takındım. Görevli yanıma yaklaştığında “Salâm aleykum” (son “kum” hecesi “deniz kumu”nda olduğu gibi söylenecek) deyip elimle, arabanın tek açık kısmını, motoru gösterdim. Yemedi! Arkaya doğru seğirttiğinde, artık omuzlarımı düşürmek için fazla çaba harcamama gerek kalmamıştı. Ayağının tekini benim “yarım tamponlar”dan birine dayayıp elindeki formu doldurmaya başladı: plaka numaram, ismim… Ben bu arada bagaj kapısını açıp içerinin hal-i pür-melalini göstermeye çalışıyorum. Ancak o ne! Adam formu doldurdu, bitirdi, imzaladı ve koparıp bana uzattı. Nasıl yani? Bitti mi? “Tamam mı?” diye sordum adama “Yes, sir!” dedi, “Gidebilirsin”. “Şukran!” deyip atladım arabaya. Pencereye vurup, kaputu kapatmam gerektiğini söyledi. Doğru ya, öyle gidemem.

Aracın pasaportuma keydedilmesi, bunun için gereken sigortanın yaptırılması (sigortacının “Cuma”dan dönmesini bekledim, yarım saat kadar) v.s. işlemlerle 28 Ekim Cuma günü saat 14:00 gibi Ürdün’e girdim.

Akşam konaklamam Amman’da olacaktı ama, yolda Jerash’a uğramayı planlıyordum. Aslında daha önce programımda Um Qais de vardı, Ürdün için “görülmesi gerekenler” listesinde var olan. Ancak -daha önce de belirttiğim gibi- tarih ve arkeolojiye olan merakım, aynı gün içerisinde iki Roma şehri kalıntısı görmeye “tahammül” edecek düzeyde olmadığı gibi, bunların her ikisini aynı güne sığdırmam pratik olarak da pek mümkün görünmüyordu. Aslen Jerash -elimdeki kaynaklara göre- Um Qais’e oranla daha “görülmeye değer” izlenimi veriyordu ve ben de onu seçtim.


Jerash (Gerasa) :

Tarihi çok daha eskilere dayanıyorsa da, şehrin üne kavuşması Büyük İskender’le başlıyo(M.Ö.333) . Gerasa, M.Ö.64 yılında, General Pompei’nin sayesinde Roma İmparatorluğu topraklarına dahil ediliyor. Bu arada şehir, Nabatean’larla ticaret, Ajlun bölgesindeki demir madenleri ve tarım sayesinde zenginleşiyor. İmparator Trayan, Nabatean Krallığı’na son verdiğinde (M.S.106), bu durum Gerasa’nın ekmeğine yağ sürüyor ve zenginliği daha da artıyor. Şehir, yeniden ve Roma Krallığı karakterinde inşa ediliyor. İmparator Hadrian’ın 129 yılındaki ziyareti için iyice “makyajlanan” şehrin girişine hadrian adına bir Zafer Tâk’ı yapılıyor.




Sütunlu Yol ve Artemis Tapınağı girişi – Gerasa


Şehrin hayatındaki zirve, 3. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun Kolonisi olarak ilan edilmesiyle oluşuyor. Ancak bu mutlu günler çok uzun sürmüyor ve önce Palmyra’nın ortadan kalkması, arkasından kervan taşımacılığının gözden düşmesi ve deniz ticaretinin önem kazanmaya başlamasıyla Gerasa gözden düşmeye başlıyor. Daha sonraki dönemde şehirde en önemli değişiklik, Hristyanlığın kabul edilmesiyle, Justinien tarafından şehirde yedi kilise yaptırılması… 12. yüzyılda bir süre Haçlı garnizonu olarak kullanılan şehir, daha sonra tümüyle terkediliyor, ta ki 1878’de Rusya’dan kaçan Çerkezler’in gelişine kadar.

Jerash’tan ayrılıp sakin bir yolculukla aksamustu saat 17:00 cıvarında Amman’a vardım. Lonely Planet’dan gözüme kestirdiğim Dove Hotel’i pek fazla uğraşmadan buldum.

Amman (Aman ha!) :

Lonely Planet’da orta sınıf oteller kategorisinin “fiyatına göre en uygun oteli” olarak değerlendirilmiş olması ve belirtilen fiyat aralığı çok cazip göründü bana, Dove Hotel’in. Bulunduğu yer büyük oteller ve büyükelçiliklerin bulunduğu ve genelde diplomatik personelin oturduğu Jebel Amman (Amman Dağı/Tepesi) isimli bölgeydi. Aslında, şehrin hareketli merkezine biraz uzak ve -tabii- çok da sakin… Biraz Ankara’nın Gaziosmanpaşası’nı andırıyor yani… Arabamı otelin önünde parkedip de otele asılı “Best Western” tabelasını görünce açıkçası etkilenmedim de değil. Hele otelin altında (bodrumunda) asılı ışıklı “Irish Pub” tabelası daha da çok “ilgimi” çekti.

Otelden içeri girdiğimde, hele odayı gördüğümde biraz hayal kırıklığına uğramadım değil ama, hem o saatten sonra başka bir otel bulmaktaki güçlüğün farkında ve biraz da yorgun olmam nedeniyle hakkıma razı olup kalmaya karar verdim. Ancak hayal kırıklığım -önce- akşam Irish Pub’a indiğimde (daha çok bir Jordish Bar’dı), daha sonra da ertesi sabah duş aldıktan sonra elime aldığım banyo havlusunun rezalet derecedeki pisliğini farkettiğimde doruk noktasına ulaştı. Verdiğim paranın karşılığını alamadığıma mı, odayı tutmadan farketmediğim bu aksaklıklar nedeniyle “enayiliğime” mi yanayım, bilemedim. Aslen, Amman’da kalmak ekspedisyonerlerin hiç yapmadığı birşey. Üç nedeni var: Amman görmek için o kadar ilginç özellikleri olan bir şehir değil, bir. Konaklama imkanları çok pahalı olan bir kent (benim örneğimde olduğu gibi fiyat/kazanç oranı, müşteri aleyhine çok yüksek), iki. Üçüncü ve sonuncu olanı -ki esas önem taşıyanı(ymış)- ise Amman’da araba kullanmanın dayanılmaz yıpratıcılığı. Parantez içindeki son heceyi kalın harflerle yazmamın nedenini şimdi anlatacağım.

Efendim, dediğim gibi Amman benim gibilerin kalmayı tercih etmedikleri bir kent, aslında. Benim Amman’da kalmak istememin iki nedeni vardı. Buraya kadar gelip de “ülkenin başkenti Amman’ı görmedim” demek istemiyordum ve iki gece kalıp bu arada birikmiş notlarımla Suriye anılarımı tamamlamak istiyordum. Dove Hotel’e yerleşip, baştaki “hafif şiddetteki” hayal kırıklığını yaşadıktan sonra; hem şehri akşam biraz gezmek, hem “otantik” bir akşam yemeği yemek, hem de ertesi akşam için kendime daha “kabul edilebilir şartlarda” bir otel bulmak için arabayla dolaşmaya karar verdim. Vermez olaydım. Amman, İstanbul gibi, Roma gibi başta 7 büyük tepe üzerine kurulmuş, şimdi ise toplam 19 tepe üzerine yayılmış bir kent. Ama tepeleri öyle bizim bildiğimiz “İstanbul Tepeleri” ya da “Roma Tepeleri” gibi sanmayın sakın. Özellikle bazıları birbirlerinden derin vadilerle ayrılmış ve bu derin vadilerde de yerleşim var. Dolayısıyla, şehrin içindeki tüm yerleşim bu vadi ve tepelere adapte olmuş şekilde. Anlayacağınız, şehirde şöyle düz bir hat üzerinde, bir ucundan baktığınızda öbür ucu görülebilecek ip gibi bir cadde ya da sokak bulmak mümkün değil. Sokaklar (ve caddeler) genellikle hep kıvrılarak devam ediyor ve bu sırada sizin de başınız ve navigasyonunuz dönüyor tabii. “Allahtan GPS’im açık ve Dove Hotel’in yeri işaretli” diye avutuyordum kendimi başta. Ama bunun fazla bir anlamı olmadığını daha sonra “acı” bir şekilde öğrendim. GPS’ten otele yaklaşık 150m bir mesafede olduğunuzu görüp “eh vardık neyse” diye seviniyorsunuz. Arabanın burnunu o istikamete giden bir sokağa yönlendiriyorsunuz ve bir anda… Sokak bitiyor! Evet, sokak bitiyor ve bittiği yerden “aşağıya” baktığınızda yaklaşık 100m’lik bir vadinin dibinde yollar, evler, şehrin bir diğer kısmı ve vadinin karşı tepelerinde de sizin varmak istediğiniz yerler. Ama otele mesafe 150m, doğru. Yanlış olan, arada 150m genişliğinde bir vadi olması. “Öbür tarafa” nasıl geçerim, diye vadinin şöyle bir sol tarafındaki ucuna doğru, bir de sağ taraftaki ucuna doğru bakıyorsunuz. Gözünüze, sizin tarafınızdan aşağıya inen, karşı tarafta da yukarı çıkan birkaç yol kestirip, kerteriz alıp, atlıyorsunuz arbaya, o yolları bulmak için hareket ediyorsunuz. Ancak o sokaklara ya da caddelere varmak ne mümkün. Amman’da neredeyse her sokak ve cadde (en büyük ana caddeler hariç) tek yönlü. O “tek yönler” sizi alıp bir anda bir başka yere götürüyor, şehrin bir başka “tepesine”. Şehirdeki seyahatime başladığımda iftar vakti olması nedeniyle yollar bomboştu. Bu nedenle, sokaklarda ve caddelerde gayet rahat bir şekilde dolaşabiliyordum. Ama, “seyahatim”in ilerleyen saatlerinde insanlar oruçlarını bozup da sokaklara dökülmeye başladığında bu iş de zorlaşmaya başladı. Artık bazı yerlerde bir döngüye girip aynı sokaklardan defalarca geçmek zorunda kalıyordum. Artık yüzlerce kez geçtiğim cadde ve sokaklardaki yol izleri GPS ekranında o kadar çoğalıp kalınlaştı ki, artık elle hissedilebilecek kabarıklıklar oluşmaya başladı ekranda. Biraz daha uğraşırsam kabartma bir Amman şehir haritası çıkartabileceğim. Ama bunda sokaklar kabarık, binalar çukur gözükecek.

Seyahatime -dinlenmek ve karnımı doyurmak için- bir ara verip bir bankanın ATM’sinden para çektim ve “otantik” bir KFC (Kentuck Fried Chicken)’de alevli bir “Hot Bilmemne” mönüsü ısmarladım. Acının ve yanında içtiğim buzlu kolanın “yol sersemliğimi” bir parça yatıştırmasından sonra elimdeki şehir haritasına bakarak kendime daha “bilimsel yöntemler”le bir rota çizmeye başladım, bunun -tek yönlü yolların gösterilmemiş olması nedeniyle- hiç bir işe yaramayacağını bile bile…

Amman’da kerteriz olarak alabileceğiniz çok önemli bir yer var: Şehre kuzeybatıdan girip ve hatta herşeye rağmen şehrin merkezine doğru bir süre düz olarak da ilerleyen, ama bir müddet sonra coğrafi şartlara yenik düşüp dansetmeye başlayan Zahran Caddesi ve onun kavşakları. Eğer GPS’iniz var ve bu caddeyi ve onun Circle (Daire) olarak adlandırılan (1st Circle, 2nd Circle,… ;sanırım 8’e kadar gidiyor ve şehrin merkezine en yakın olanı 1’incisi) döner kavşaklarını işaretlediyseniz, “tümüyle” kaybolmanız mümkün değil. Çünkü, bu kavşakları herkes “Circle” olarak biliyor ve tabelalarda da “Circle” olarak yazılı. “Otantik” yemeğimi de yedikten sonra haritada otelime ilk giderken döndüğüm “Circle”ı bulup yola çıktım. Yaklaşık 1 saat kadar da o “Circle”a ulaşmak için yolculuk ettikten sonra , zafere -zor olsa da- ulaşmanın verdiği bahtiyarlık ve tatlı yorgunlukla kendimi Jordish… pardon Irish Pub’a attım. Barın benden başka var olan 2 kişilik nüfusunun şehvetli göz süzmeleri ve içeride çalan -İrlanda’yı pek hatırlatmayan- müzik, burada bira içmememin hayatım için büyük bir kayıp oluşturmayacağı yönündeki düşüncemi güçlendirdiği için otelin barına “terfi” etmeye karar verdim. Terfimin bir “tenzil-i rütbe” olup olmadığından şüpheliyim, yine de. Şehvetli olmasa da, Ramazan’da içki içme günahı işleyen birkaç Ürdün’lünün tedirgin bakışları, izlenmekte olan bir futbol maçının sesi sonuna kadar açılmış televizyon görüntüleri ve içerideki havanın satüre olması nedeniyle artık katı hale geçmeye yüz tutmuş sigara dumanı altındaki yaklaşık 10 metrekarelik bir enterne odasında 2 biraya kadar tahammül edebildim.
Amman’ın neden tercih edilmediğini şimdi anlıyorum artık. Gönül huzuruyla söyleyebilirim ki; “Bu işi yamak isteyen sayın maceraperestler! Siz siz olun, sakın Amman’a gitmeyin” ve ertesi sabah da (29 Ekim Cumartesi; saat 10:00) -yine gönül huzuruyla- şehirden ayrılıyorum. Hedef Ölü Deniz (Bah’r Lut) ya da bizim bildiğimiz adıyla Lût Gölü.

Amman’la ilgili son birkaç not : Amman’ın, Müslümanlar tarafından alınmasından önceki adını biliyor muydunuz? Philadelphia! Mısırlı Ptolemiler’den Philadelphus’un şehri M.Ö. 283-246 yılları arasında yeniden inşa etmesi sebebiyle bu adı almış. Kervan yollarının üzerinde olduğu “eski güzel günler”in geride kalmasından sonra 19. yüzyıla kadar küçük bir köy olarak kalmış, 1878 yılında, Rusya’daki zulümden kaçan Çerkezler’in buraya yerleştirilmesinden sonra ve Osmanlılar tarafından Şam-Medine arasında meşhur Hicaz Demiryolu’nun yapılmasının ardından bir anda yıldızı parlamış ve 1921 yılında Emir Faisal’ın kardeşi Emir Abdullah tarafından Trans-Ürdün’ün merkezi ilan edilmesiyle şimdiki başkent Amman’ın temelleri atılmış.

Ölü Deniz/Lût Gölü (Bah’r Lut) :
Lût Gölü, Ürdün, İsrail ve Filistin toprakları arasında, Kuzey -güney doğrultusunda uzanan, uzunluğu (şu anda) yaklaşık 65km ve genişliği (yine şu anda) 6 ila 18km arasında değişen bir iç deniz aslında. Zaten Arapçası da, İngilizcesi de “deniz” olarak adlandırırken, biz “göl” diyoruz, neden bilemem. “Ölü” adı, denizin suyunun %30 oranında tuzlu olmasından (bu, okyanus tuzluluk oranınından 7 kat daha fazla) dolayı -11 tür bakteri dışında- hiçbir canlının yaşamıyor olmasından kaynaklanıyor. En önemli özelliği de, su yüzeyi seviyesinin deniz seviyesinden (“sıfır metre” seviyesi) -şu anda- 410m daha aşağıda olması. Bunun sebebi de, denizi besleyen düzensiz rejimli kısır Ürdün Nehri’nden akan suyun, buharlaşma hızına karşı koyamıyor olması. Sonuç: Son 20 yıl boyunca su seviyesi rakımı -392m’den -409m’ye düşmüş ve bu nedenle kapladığı toplam alan da yaklaşık %30 (yaklaşık 300 kilometrekare) azalmış. Uzmanlar, durumun bu şekilde devam etmesi halinde, 50 yıl içerisinde Lût Gölü’nün tümüyle kuruyacağını belirtiyorlar. Bunun önüne geçmek için, Kızıl Deniz’den su pompalanması için bir boru hattı döşenmesi konusunda çalışmalar yapılıyor: Proje bedeli tahminen 6 milyar ABD Doları cıvarında.



Lut Gölü’nde güneş “kadersiz” Filistin’in topraklarının ardından batıyor


Lût Gölü, tuz oranının bu kadar yüksek olması nedeniyle batması ve aynı zamanda yüzmesi en zor deniz. Suyun üzerinde “oturabiliyorsunuz”. Yani “oturmak” tabii biraz abartı ama, başınız, kollarınız ve bacaklarınız suyun dışında kalacak şekilde (hatta sırtınızın da bir bölümü), sırtüstü vaziyette, bacaklarınızı bağdaş kurar bir şekilde kavuşturup, ellerinizi dizlerinizin altında birleştirip suyun üzerinde durabiliyorsunuz. Pozisyonu anlatmak da -sizin için- anlamak da biraz güç oldu herhalde. Aslında bu pozisyonu, ertesi sabah suya girip görüntülemek istiyordum ama, ertesi gün neredeyse fırtına şiddetindeki rüzgar nedeniyle girmek mümkün olamadı.

Deniz suyunda ve dip çamurunda bulunan bir çok mineralin çeşitli tedavi edici özelliği nedeniyle, insanlar bu suya girmenin yanında dip çamurunu da vücutlarına sürerek “terapi” uyguluyorlar. Dipte yapışkan bir çamur var ve bu çamurda bulunan bazı gevşek bölümler denize girerken bacağınızın -neredeyse- kalça seviyesine kadar batmasına sebep oluyor. Çıkmak için debelenirken, siz de ister-istemez Lût Gölü çamurunun tedavi edici hassalarından nasibinizi alıyorsunuz. Sonra da o çamuru üstünüzden, parmak ve tırnak aralarından temizlemek için çıldırtıcı bir süreç başlıyor tabii.

Deniz suyundan çıktıktan sonra vücudunuzdun üzerinde -sanki turşu kabına düşmüşsünüz gibi- kaygan ve ıslak bir katman oluşuyor. Bunun üzerinde kurumasına müsaade ederseniz, bir süre sonra deriniz yanmaya ve renginiz de beyazlaşmaya başlıyor. Bu şekilde daha fazla devam edemeyeceğinizi anlayıp kendinizi hızla duşların altına atıyorunuz ve normale dönene kadar da çıkmıyorsunuz.

Denize girmeden ve girerken dikkat etmeniz gereken birkaç husus var:
– Denize gireceğiniz gün kesinlikle traş olmayın. Ben girmeden yaklaşık 6 saat önce traş olmuştum. Yüzüme az miktarda değen deniz suyuyla cayır cayır yandı.
– Sakın ola ki kafanızı suya sokmayın. Mümkünse bir yüzme gözlüğü ile gözlerinizi deniz suyundan korumaya çalışın. Yoksa gözleriniz “biber gazı” sıkılmış gibi oluyor.
– Yüzüstü yüzmeye çalışmayın. Çok komik görünüyorsunuz.
– Dalmayı aklınızdan dahi geçirmeyin. Zaten olmuyor.




Bazen “tuz” o kadar belli oluyor ki?


Lût Gölü’nün güneyinde, yaklaşık 10,000 hektar bir alana yayılı buharlaştırma havuzlarına hergün pompalanan 1 milyon tondan fazla deniz suyunun buharlaştırılmasından sonra kalan potas tuzu işlenip ihraç ediliyor. Yılda elde edilen 4 milyon ton cıvarındaki potas tuzu, Ürdün’ün dünyanın en büyük potas üreticisi ülkelerinden biri olmasını sağlamış durumda. Böylece Lût Gölü’nün neden bu kadar çabuk küçüldüğünü de anlamış bulunuyoruz.



Tabela, deniz seviyesinin (0 metre seviyesi) burada olduğunu söylüyor.
Ufukta, aşağıda hayal meyal seçilen ise Lût Gölü


Lût Gölü, Ürdün’ün kuzeyinde Suriye ve Lübnan sınırlarının kesiştiği bölgeden başlayan ve Afrika’nın güney-doğusunda Mozambik’e kadar devam eden (ki benim seyahatimin büyük kısmında bana yoldaşlık edecek olan) yaklaşık 5000km uzunluğundaki Afrika Büyük Yarık Vadisi’nin (Great Rift Valley of Africa) doğal bir parçası ve dünyanın ıslanmadan ulaşabileceğiniz en alçak noktası.

Lût Gölü kıyısı boyunca uzanan yolda ilerlerken birçok kez askeri kontrol noktasından geçiyorsunuz. Her birinde -üzerinde makineli tüfek olan- bir Humvee’nin ve birkaç askerin bulunduğu bu kontrol noktalarından hep güler yüzlü, esprili ve hepsi az-çok İngilizce konuşabilen askerlerle şakalaşarak geçtim. İstikamet Sultan Yolu’nu takiben Petra!

Sultan Yolu (At-Tariq as-Sultanî) :

Ürdün’ün, tarih boyunca çeşitli yerleşimcilere geçit oluşturmuş en önemli yolu, Sultan Yolu. Şimdi de King’s Highway (Kral Yolu) olarak ülkenin kuzeyi ile güneyini bağlayan üç büyük karayolundan birisi. Ben de bu yolu izleyerek Petra’ya ulaşmak istedim. Yolda, son Haçlı komutanı olan Renauld de Chatillon’un mahkumlara yaptığı işkencelerle tanınan Karak Kalesi’ne de uğrayıp -umarım- son Haçlı Kalesi ziyaretimi de yaptım.

Ancak “Sultan Yolu Projem”, kendisine yolu sormak gafletinde bulunduğum işgüzar bir polisin ya söylediğimi anlamadığından, ya da -kendince- yardımseverliğinden (daha basit güzergaha yönlendirme dürtüsü) dolayı, Tafila’da sona erdi ve yanlış yol tarifi nedeniyle, esas otoyol olan, Çöl Otoyolu’na (Desert Highway) yönlendi(rildi)m. Neyse, bunu GPS’imde farkettiğimde artık hava kararmaya yüz tutuyordu ve geri dönüp yeniden istediğim yola girmem, karanlıkta Sultan Yolu’nda araba kullanmam demekti ki, Tepelerde kıvrılarak giden bir yol için riskli gözüktü. Akşam saat 19:35’de Petra’ya girdim.

Petra :
Şimdiye kadar dünyada gördüğüm yerlerden beni bukadar heyecanlandıran, bu kadar şaşırtan ve etkileyen az olmuştur. Eminim ilk üçe girdiğini söylersem, abartmış olmam. Hatta, birinciliğe bile oturabilir, kafamda diğerlerini tam yerleştiremedim açıkçası.

Petra Eski Yunanca’da kaya anlamına geliyor. Evet, Petra kaya demek. Zaten öyle de. Her yer kumtaşı kayası. Yalnızca kaya görüyorsunuz.

Bölgeye M.Ö. 6. yüzyılda yerleşen ve esasen Arabistan’ın batısından gelen göçebe asıllı Nabateanlar, başlarda yağmalar, daha sonra da bölgeden geçen kervanlardan aldıkları yüksek vergilerle (bu da bir yağma yöntemi değil mi) zenginleşmişler. Yine M.Ö.312’de Büyük İskender’in birlikleri tarafından şehirde erkeklerin olmadığı bir anda yapılan kadın ve çocuk katliamına misilleme olarak Nabateanlar da 4000 kişilik ordunun neredeyse tamamını (50’si dışında) yok etmişler. Nabatean kralı II. Rabbel zamanında, Palmyra’nın kuzeyde ciddi bir rekabet yaratıyor olması ile de krallığın zayıflaması sonucu Petra M.S. 106 yılında Romalılar’ın eline geçiyor. Şehirde, Nabatean yapılarına ilave olarak klasik Roma şehir yapıları kuruluyor: Sütunlu yol, hamamlar v.s. Bizanslılar zamanında Petra’da piskoposluk kuruluyor ve birçok Nabatean yapısı da Hristiyanlığın kullanımına uygun hale getiriliyor.

7. yüzyılda Müslüman döneminin başlamasıyla Petra gözden uzak, kendi halinde bir yaşam sürüyor. 12. yüzyılda Haçlılar tarafından yapılan bir kaleden sonra unutulan Petra’nın 19. yüzyılda yeniden keşfine kadar geçen sürede varlığını tek bilenler Bedeviler. Petra’yı yeniden ortaya çıkartan ve bugün bizlerin de görebileceği hale gelmesine ön-ayak olan kişi ‘İbrahim’ Bruckhardt. Esas adı Johann Ludwig (ya da Jean Louis olarak da biliniyor) İbrahim, aslen bir İsviçreli. 2 yıl Halep’te yaşayıp Arapça öğrendikten ve İslamiyet’i benimseyip İbrahim bin Abdullah adını kullanmaya başladıktan sonra Ortadoğu’da Bedeviler’le yiyip, içip, onlarla yaşar oluyor. 1812’de Şam’dan Kahire’ye giderken (meşhur Sultan Yolu’nu takiben) yolda Jerash, Amman, Karak ve Shobak’ı da ziyaret ediyor. Buralarda, bölgedeki Bedeviler’den, Wadi Musa içlerinde bazı müthiş kalıntılar olduğunu öğreniyor. “Suriye ve Kutsal Topraklarda Seyahat” adlı kitabında, gördükleri karşısında duygusunu “dünyadaki tarihi eserler içinde en zarifi” şeklinde ifade ediyor. Bence de…kitabında, gördükleri karşısında duygusunu “dünyadaki tarihi eserler içinde en zarifi” şeklinde ifade ediyor. Bence de…



As-Siq. Bazen o kadar daralıyor ki, güneş ışığı bile giremiyor


Petra’ya, yaklaşık 1.5km uzunluğund bir boğazdan, As-Siq’ten geçerek giriyorsunuz. Yer yer 2m’ye kadar daralan genişlikte ve her iki tarafında -yazılı kayıtlardan öğrendiğim kadarıyla- 200m’ye varan yüksekliğinde masif kayadan oluşmuş “duvarların” olduğu bir geçit burası. Bazen, yukarılarda güneşin geçmesine bile müsaade etmeyecek kadar daralıyor yandaki kaya duvarlar. Geçide girmeden önce 30 derece cıvarlarında bunaltan hava sıcaklığı, geçidin içerisinde kısa kollu giyinenleri ürpertecek kadar düşüyor. Geçidin girişi, M.S.50 yılında Nabateanlar tarafından yapılmış eskisinin üzerine 1963 yılında inşa edilmiş yeni bir baraj ve bu barajın önündeki köprüyle başlıyor. Bu barajın yapılma amacı, Wadi Musa nehrinin suyunun As-Siq’e akmasını önlemek. Geçidin her iki yakasında kayalara oyulmuş su kanlları var, Petra’ya su sağlamak için oyulmuş. Bazı yerlerde su kanalları, 2000 yıllık kırmızı tuğla su boruları içerisinden geçiyor. As-Siq bir kanyon değil, yani bir akarsu tarafından oyularak oluşturulmuş değil. Tektonik zorlama ile bir kayanın çatlayıp ayrılması sonucu oluşmuş. Yani bir çatlak.

Bu 1.5 kilometrelik geçidin sonunda karşınıza aniden Hazine (Al-Khazneh) çıkıyor ve çarpılıyorsunuz. 43m yüksekliğinde ve 30m genişliğinde bu “yapı” tümüyle masif kumtaşı kayasına oyulmuş, Petra’daki diğer yapıların neredeyse tümü gibi. Yapıdaki simetri, detaylar, harcanan emeğin yoğunluğu ve kısaca yapının ihtişamı insanı dehşete düşürecek derecede olağanüstü.

Ön cephedeki bu ihtişama karşın, arkada kare şeklinde sade bir salon ve arkasında ufak bir oda oyulmuş. Ancak, bu sade salon ve odayı ilginç kılan esasen, bölgeye has kumtaşı kayaların -içerisindeki demir nedeniyle-, kırmızıdan altın sarısına uzanan bir renk spekturumunda, aralarında griden de yüzlerce tonda damarlara sahip olması nedeniyle duvar ve tavanlarda oluşan olağanüstü doğal dalga desenleri… Renklerin içinde kırmızı ve pembe ağırlığı nedeniyle Gülpembe Şehir (Rose City) olarak da anılıyor,

Petra.
Aslında, Nabatean Kralı III.Aretas ‘a mezar olarak yapılan Al-Khazneh, şimdiki adını korsanların buraya gizledikleri hazine söylentisinden aldığı sanılıyor.




Al-Khazneh. Gerçek bir “Hazine”


Hazine’de çarpıldıktan sonra şehrin merkezine doğru ilerliyorsunuz. Şehir meydanında, M.Ö.1. yüzyılda Nabateanlar tarafından kayalara oyularak oluşturulmuş 3,000 kişilik anfiteatr ah sonra Romalılar tarafından genişletilerek kapasitesi 8,500 kişiye çıkarılmış. Tiyatro, 363 yılında meydana gelen depremde büyük hasar görmüş.



Petra’da kartpostal satıcısı çocuklar-Onlar da oynasınlar


Petra’nın -birçoklarının yanında- en ihtişamlı ve ulaşılması en zor olan yapısı da Manastır (Al-Deir). Hazine’ye benzeyen bir yapıda olan Manastır’ın ölçüleri biraz daha büyük: 50m genişliğinde ve 45m yüksekliğinde. M.Ö. 3. yüzyılda yapılmış olan Manastır, olasılıkla Nabateanlar tarafından tapınak olarak yapılıp, Bizanslılar zamanında kilise olarak kullanılmış. Manastır’a, zaman zaman kayalara oyularak oluşturulmuş 800 basamaklı tarihi merdivenleri de kullanarak ve sürekli tırmanarak yaklaşık 1 saatte ulaşıyorsunuz.



Petra’yı deveyle gezmek isteyenler için sırasını bekliyor



Petra, 1 günden fazlasını hakedecek güzellikte. Ben de öyle yapıp, ertesi günümü öğleye kadar Petra’ya ayırdım. Özellikle As-Siq ve Hazine’yi (Al-Khazneh) bir de sabah güneşiyle fotoğraflamak için… 1 Kasım Salı günü saat 12:30’da Petra’dan Wadi Ram’a doğru yola çıktım.

Wadi Ram :

Ürdün topraklarının %80’i çöl. Bu çölün en güzel yeri ve belki de dünyadaki en güzel çöl ise Wadi Ram bölgesinde. Koruma bölgesi ilan edilmiş olan Wadi Ram, kum çölünü yırtarak çıkan kayalık dağlar arasında oluşmuş vadilerden meydana gelen bir bölge. Çöl de zaten, bu kayaların milyonlarca yılda rüzgar erozyonuna uğramasıyla oluşmuş. Ortalama rakımı 900m olan bölge aynı zamanda Ürdün’ün en yüksek noktası olan Jebel Ram’ı (1,754m) da içinde barındırıyor. Amman’ı Akabe’ye bağlayan otoyoldan doğuya doğru ayrıldıktan sonra yaklaşık 10km içeride bulunan Ram köyünde bulunan Ziyaretçi Merkezi’nden bilet alarak içeri giriyorsunuz. Merkezde ya da köyde sizi dört çeker araçlarıyla bekleyen Bedeviler, ücreti karşılığı size Wadi Ram’ı gezdiriyorlar. Çeşitli turlar var. Bu turlarda (gezi saatine göre) güneş doğuşu ya da batışını seyredebileceğiniz güzel noktaların yanı sıra, “Arabistanlı” Lawrence’ın evi, yine “Arap”ın su pınarı, Nabateanlar’dan kalma yazıtları gezebiliyorsunuz.

İstediğiniz taktirde, bölgede kurulu Bedevi çadırlarından birine -ücreti karşılığı- misafir olmanız da mümkün. Eğer kendi dört çeker aracınız varsa, belli bir ücret ödeyerek Wadi Ram bölgesine kendi başınıza girmeniz de müsaade ediyorlar. Ram köyü çıkışında asfalt yol bitiyor ve kendinizi kum çölünün içinde buluveriyorsunuz.




Arabam, ben ve çöl


Eğer arabanız çok ağırsa ve ayağında da kum zemine uygun lastikler yoksa (benim durumum gibi), Wadi Ram keyfi bir süre sonra işkenceye dönüşebilir sizin için. Sizden önce geçmiş araçların tekerlek izlerini takip ederek ilerlemeye başlarsınız ama, o sizden önce geçen araçların hafif olmaları ve lastiklerinin de sizinkilere göre daha geniş tabanlı olması nedeniyle kumun üzerinde “yüzebilmeleri” sebebiyle rahat hareket etmeleri sizi aldatır ve arabanızın bir müddet sonra “irtifa” kaybetmeye başladığını panikle görürsünüz. Bu durumda ayağınızı gaz pedalından hiç çekmeden, olabildiğince sabit bir hızda ilerlemeye çalışırsınız. Orta diferansiyeliniz kilitli pozisyondadır. Patinaj başlarsa gaza fazla yüklenmeden direksiyonu sağa-sola çevirerek lastiklerin sağlam zemin bulmasına yardımcı olursunuz. Bütün bunları yapıyor olmanıza rağmen, çölün ortalık bir yerine ve yumuşak zeminine gelmişsinizdir. Köy arkanızda kaybolmuştur. Üstelik güneş batmak üzeredir ama, sizin güneş seyir noktasına varmanıza daha birkaç kilometre vardır ve siz SAPLANMIŞSINIZDIR. İşte o anda motoru stop edip arabadan inecek ve derin bir nefes alacaksınız. Dünyanın en güzel manzaralı çölünde bulunduğunuzu, su ve yiyeceğinizin olduğunu ve nasıl olsa yarın bir Bedevi’nin geçerken sizi farkedip yardıma geleceğini, düşüneceksiniz. Daha sonra, lastik hava basınçlarını düşürmeye gelecek sıra. Her bir lastiği, tabanları olabildiğince yayılana kadar indireceksiniz. İşte bu mucize ilaç sizi çöl kumundan söküp çıkaracak. Şimdi doğru güneş batışını seyretmeye. Daha önce Andy-Claire çiftinden aldığım koordinata doğru ilerliyorum. GPS’im ilerdeki tepe yamacını işaret ediyor. Nitekim orada da Bedevi çadırı ve yanına kurulmuş birkaç turist çadırı seçiyorum. Ama yamaçta yeniden bir saplanma vakası. Bu sefer yokuş avantajını kullanarak kolay kurtuluyorum ama böyle giderse batışına değil de doğuşuna yetişecekmişim gibi geliyor, güneşin. Ben de kendime yeni bir “güneş batış” ve “kamp yapış” noktası keşfetmeye karar veriyorum ve biraz önce geçtiğim kayalığın önündeki -nispeten- sert zeminli düzlüğü gözüme kestiriyorum. Daha inat edersem, karanlıkta boyumca bir çukur içinde kaybolmam işten bile değil.

Söylediğim yere varıp arabamı durdurdum ve o muhteşem olayı seyrettim. Hava fazla kararmadan arabanın yönünü; sabah güneşi, rüzgar yönü ve zemin durumuna göre ayarlayıp, içinde uyuma mekanımı hazırladım ve köyden aldığım “dünyanın en pahalı biraları”ndan ilkini açtım. Mutlak sessizlik ve mutlak boşluğa karşı, değdi doğrusu.


.
Wadi Ram


Önce tepenizde gökyüzü mavisinden, ufukta güneşin altın sarısına doğru değişen renkler, zaman ilerledikçe tepenizde lacivertten ufukta kızıla doğru geçmeye başladı. Bu arada pembe çöl kumu ve kayaların renk değişmeleri… Derken, hava karardı. Ben Çoban Yıldızı’nın dünyayı bu kadar aydınlatabileceğini düşünemezdim. Ve yıldızların bu kadar çok olduklarını bilmiyordum… Ve böyle bir sessizliğin olabileceğini… Ve böyle bir boşluğun…

Çöl ayazına karşı üzerime giydiğim polar da para etmemeye başladığında arabanın içindeki yatağıma uzanıp kitabımı okumaya başladım: Amin Maalouf’un Doğunun Limanları. Buket’in tavsiyesi üzerine yanıma almıştım. İyi ki almışım. Öyle güzel uydu ki ortama. Gözlerim kapanmaya başladığında kitabı neredeyse yarılamıştım. Işığı kapatıp uyku tulumuna girdim. Son olarak termometreye baktığımda 12 dereceyi gösteriyordu. Dalmışım…

Sabah, güneş doğuşunu kaçırdım. İyi ki de kaçırmışım. O kadar güzel uyumuşum ki… Sabah ilk işim lastikleri şişirmek oldu. Bu kadar basık lastikle taşların üzerinden geçerken lastik yanaklarını kesme riski var. Sabaha karşı inen çiğ, zemini sıkılaştırıyor ve öğle saatlerine kadar daha rahat ilerleyebiliyorsunuz. Tentemi açtım. Çayımı demleyip, kendime güzel bir kahvaltı hazırladım.



Çölde Çay’ı izlemiş miydiniz?


Çaylı, kahvaltılı kitap keyfinden sonra, saat 11:00’e doğru toparlanıp ve marşa bastım. Gerçekten de fazla debelenmeden, önceki izlerimi takip ederek köye ulaştım.

Wadi Ram bir koruma bölgesi olarak ayrılmış, demiştim. Burada yaşayanlara, her ne kadar alışkanlıkla Bedevi deniliyorsa da, esas kabile Huweidalar ve bunlar Hazret-i Muhammed soyundan geldiklerini iddia ediyorlar. Köyde yerleşik yaşayanlarla birlikte toplam 5,000 cıvarında nüfus var, Wadi Ram’da. İslam bilim adamları tarafından, Kur’an’da “Ad” olarak anılan yerin de Wadi Ram olduğu iddia ediliyor. Gerçekten de yapılan kazılar, bölgede M.Ö. 800 ila 600 yılları arasına ait yaşam belirtileri olduğunu ortaya koymuş. “Arabistanlı” Lawrence’ın Wadi Ram’ı meşhur etmesinin ardından 1933 yılında yapılan kazılarda Nabateanlar’a ait bir tapınağın ortaya çıkarılmasıyla dünyanın dikkati yeniden Wadi Ram’a çevrilmiş.

Köyden 12:00 cıvarında ayrılıp Akabe’ye yönleniyorum.
Akabe’ye aynı gün (2 Kasım) saat 16:00’da vardım. Hesabım, Akabe’de iki gün kalmak, Kızıl Deniz’in su altını biraz seyretmek, biraz da bu yazıları tamamlamaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Daha doğrusu evde hesap yaparken takvim mefhumunuzu yitirmişseniz ve bayramın geldiğinin farkında değilseniz, Akabe’de deniz kenarında bir otelde iki gün geçirme hayallerinizin suya düştüğünü de acıyla farkedersiniz. Bırakın deniz kenarını, şehrin göbeğinde, arkasında, sırtında ne kadar otel varsa, en kötüsünden, 5 yıldızlısına kadar, hepsi doluydu. Suudiler, Ramazan’dan çıkmanın heyecanı ve 4.5 günlük tatilin verdiği mutluluk içinde Akabe’yi dolduruyorlar(mış meğer). Gece uyumak için, gürültüsü geç saatlere kadar dinmeyen bir mokampın park yerini seçmek gibi bir gafletle, sabaha kadar uyuyamadım. Anlaşılan, Ürdün maceram artık bitmeli ve ben Mısır’a geçmeliyim. Suudiler oraya gelemezler, ben de kalacak boş yerler bulurum diye umuyorum.

Bayramın ilk günü (3 Kasım) saat 08:00 itibariyle feribot limanındaydım. Akabe’den Mısır’ın Nuweiba limanına her gün 2 tane feribot kalkıyor. Bunlardan birisi, bizde İstanbul-Bandırma arasında çalışan hızlı feribotlardan. Yaklaşık bir saatte karşıya geçiyor ve kalkış saati 12:00. Diğeri ise, daha çok ağır vasıtaları da taşımak için kullanılan büyük, devasa bir feribor. O ise aynı yolu 3-3.5 saatte alıyormuş ve kalkışı akşam saatlerinde. Tabii ki hızlı olanı tercih ediyorum. Karmaşık bilet, pasaport ve triptik işlemlerini hangi sırayla yaptığımı ben de hatırlamıyorum ama, her seferinde 5-10 dakika ilâ yarım saat arasında birilerini beklemek zorunda kaldım. Ne de olsa bayramın ilk günü veinsanların bayramlaşma seremonileri uzun sürüyor. En sonunda feribota binmek üzere iskeleye gittiğimde, -sonradan araç bileti olduklarını öğrendiğim- evrakların kayıp olduğu ortaya çıktı. Tekrar geri dönüp onları bulmam -triptik işlemlerini yapan memurun masasında kalmış- ve iskeleye yeniden girmem saat 11:45’i buldu. Anlayacağınız 3 saat 45 dakika. Eh, fena sayılmaz, değil mi. Ama buralarda her zaman şöyle bir avantajınız var; eğer bir Arap ülkesi dışından, daha doğrusu, bir “batı” ülkesinden geliyorsanız, her zaman ayrıcalıklı oluyorsunuz. Pasaport kuyruğunda, triptik kuyruğunda, feribota binerken, feribotta v.s. Önce sizin işinizi hallediyorlar, ya da feribota en son sizin arabanızı ve geri geri yanaştırılarak alıyorlar (bu, Mısır’da ilk sizin ve manevrasız çıkacağınız anlamına geliyor), yine feribotta sizi üst kattaki 1. mevkiye alıyorlar, biletinizin 2. sınıf olmasına rağmen. Zaten biletinizi alırken size sormuyorlar bile, 1. mevki mi, yoksa 2. mi, diye. Direkt ucuz olan 2. mevkiyi satıyorlar ve 1. mevkide seyahat ediyorsunuz. Ama yine de feribota kendim için USD40.00, arabam için de USD170.00 ödemek içime oturmadı değil.

Feribot şaşılacak bir dakiklikle saat tam 12:00’de palamarları çözdü. Halbuki, en son Palmyra’da karşılaştığım 2 Amerikalı bayan, Mısır’dan gelirken hızlı feribotun 3 saat rötar yaptığını söylemişti.
Evet, böylece Ürdün’ü de tamamlamış ve seyahatimin üçüncü ülkesine doğru, ama bu sefer denizden yola çıkmış bulunuyorum. Feribot seyahatimin gerisini Mısır sayfasının başında anlatacağım.

* * *
– Ürdün, Suriye’ye oranla daha düzenli ve kurallar konusunda daha disiplinli bir ülke. Trafik kurallarına genellikle uyuluyor ve -en önemlisi- korna -gerekmedikçe- çalınmıyor. Ancak burada da yollardaki tabelaların azizliğine uğrayabiliyorsunuz. Bazen Latin harfleriyle yazılı tabelalaın bir anda kaybolduğunu, dolayısyla sizin de kaybolduğunuzu farkettiğinizde, iş işten geçmiş oluyor. Ülkeye, özellikle bşkent Amman’a girdiğinizde, “medeniyet”in bu ülkeye de girmiş olduğunu McDonald’s, KFC gibi göstergelerden anlayabiliyorsunuz.

– Ürdün nüfusunun %98’ini Araplar oluşturuyor. Ancak Arap nüfusun %60’ı Filistinli Araplar. 1958’de 586,000 olan nüfusları 2001 yılı sayımlarına göre 5.3 milyona yükselmiş. Bu hızlı artışın nedeni, Filistinli göçmenler. Ülkede Filistinli göçmenler, Ürdün vatandaşlarının sahip olduğu tüm haklara sahipler. Ayrıca, Rusya’dan 1878 yılında kaçıp ülkeye yerleştirilmiş şu anda yaşayan yaklaşık 30,000 kadar Çerkez ve 4,000 kadar da Çeçen de bulunuyor.

– Ürdün Dinarı (JD) ABD Doları’na göre daha değerli bir para. USD1.00’na JD0.70 alabiliyorsunuz. 1 litre motorin ise 220 fils (1 Fils=1/1000 Dinar). ATM’ler ve kredi kartı kullanımı oldukça yaygın.

– Konaklama ve yemek burada biraz daha pahalı ve seçenek -yine Suriye’ye nispetle- daha az. Bazı şehirlerde otel bulamayabiliyordunuz. Benim standartlarımda kabul edilebilecek en ucuz otel JD15.00 cıvarından başlıyor. Ancak her ahvalde odaların istediğiniz vasıflarda olduğunu mutlaka kontrol edin.

– Yemek konusunda da pek ucuz olduğu söylenemez. Doyurucu bir yemeğin maliyeti USD10.00’dan aşağı olmuyor.

– Güvenlik konusunda Ürdün de kesinlikle endişe edilmemesi gereken bir ülke. Ayrıca, burada, büyük merkezlerdeki polislerle, en azından benim karşılaştığım askerlerin hepsi İngilizce’yi az çok biliyordu.



Ali Eriç

http://www.turafrika.com/ web sitesindeki gezi yazılarından ve fotoğraflardan derlenmiştir.

2 yorum

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    asyayı gezmek isteyen bir insan yazılarınızın çıktısını alıp öyle gitmeli, hem bilgiler hem deneyimler çok faydalı teşekkür ederiz.

  • gulliblecow dedi ki:

    ben çok büyük bir asya hayranıyım aslında yer k-ürenin her yerine hayranım da asya çok farklı senin yazılarında hayranlığı iyice artırıyo.teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*