Unutamadığım Lizbon

Tanrı bilir ya hiç gitmek istememiştim Lizbon’a. Günlük güneşlik bir Barselona şehrini bırakmak hiç hoşuma gitmemişti arkamda. Üstelik o kadar da gezilecek şey varken hala. Ama Lizbon’u görünce anladım ne kadar yanıldığımı. Burası ilk görüşte aşkın varlığını kanıtlarcasına çaldı kalbimizi.


 


Lizbon Kırmızı Damlı Beyaz Şehir

Hava Şubat ayına göre sıcak ama biraz puslu. Güneş bir çıkıp bir kayboluyor bulutların ardında. Bazen de bir yağmur serpiştiriyor tam yürümeye karar vermişken. 


 


İnişli çıkışlı sokaklar İsatanbul’u çağrıştırıyor. Hatta bazen Galata’da mıyız Lizbon’da mı karıştırıyoruz. O kadar benziyor ki o a dar ve ışık almayan sokaklardaki binalar Kuledibinin o köhne mekanlarına. Belki de yıllarımı geçirdiğim o köhne sokaklar bağlıyor beni Lizbon’a.  Şehrin7 tepe üzerine kurulmuş olması da ayrı bir tesadüf olsa gerek.


 


Elimizde çocukla ve pusetle inişli çıkışlı ve bol yokuşlu sokakları arşınlamak o kadar kolay değil. Bu nedenle genellikle tramvayı ve şehrin tepelerine kolayca ulaşmayı sağlayan funikülerleri tercih ediyoruz. Her tepeye çıkan bir funiküler var Lizbon’da ancak bunlar Tünel gibi yer altına saklamamışlar güzelliklerini. Daracık sokak aralarında birdenbire çıkıyor karşınıza.


 



Baixa bölgesi şehrin en merkezi yeri gibi.  Buradan Rua Agusta’yı takip ederek  doğruca limana,  Praça do Comercio’ya (Ticaret Meydanı) çıkıyorsunuz, hem de çok güzel binalar ve meydanların arasından geçerek.

Rua Agusta

Bazen Karaköy’de Bankalar caddesindeki binalar arasında yürüyor gibi geliyor insana buradaki yapılar. Tiyatro binasının önündeki güzel  bir meydanda ise karnaval kutlamaları var. Portekiz bayrağının renginde giydikleri kıyafetlerle öğrenci bandoları 23 Nisan şenlikleri gibi meydanda tur atıyorlar.



Bandocular
 



Grubun en arkasında ne çaldığını anlamadığımız bandocu

Liman aslında deniz kenarı değil. Aslında Lizbon da deniz kenarında değil. Tejo nehrinin büyük bir göl haline gelmiş sahiline kurulu bu şehir  denizden gelebilecek tehlikelerden de korunaklı hale gelmiş zamanında. Bir zamanlar değişik ülkelerden gelen gemilerdeki malların pazarlandığı  Praça do Comercio’nun önündeki muhteşem yapı ise göz kamaştırıyor.




Praça do Commercio
 


Rua Agusta’nın kestiği dar sokaklardan birinde ise şehrin ilginç yapılarında Santa Justa  Asansörü var. Sanki iki katlı şehrin alt katından üst katına çıkıyormuş hissi veren bu asansörden çıkıldığında karşınıza, depremden sonra,  gotik Lizbon’dan kalan tek yapı Carmo Manastırı’nın duvar kalıntıları karşılıyor sizi. 




Elevador de Santa Justa ve Carmo Manastırının yıkık duvarı

Buradan Chiado ve Barrio Alto bölgelerine rahatlıkla yürüyebilirsiniz. Rua De Carmo’yu  da takip ederek Chiado’nun içlerine doğru ilerleyip sokak aralarında kalan güzel binaların ve kiliselerin önünden limana ulaşabilirsiniz.  Barrio Alto’nun dar sokaklarında bulunan restoranlarda akşamları Fado  dinlemek isterseniz  önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Genellikle ufak olan bu yerler in hemen hepsi akşamları dolup taşıyor. Ama Lizbon’a gelip de deniz mahsüllerini yemeden olmaz. Yemekler hem büyük porsiyonlu hem de diğer Avrupa şehirlerine göre daha ucuz. Bir tabak paellayı bile zor bitiriyorsunuz. Balıklar zeytinyağı, sarımsak ve limon sosuyla pişiriliyor.  Diğer ülkelerdeki şarap çeşitlerinin dışında Portekiz’e özgü Vino Verde (Yeşil Şarap) de deniz mahsülleriyle iyi giden bir şarap çeşidi.




 


Meydanlar : Bir Avrupa Kültürü

Keyifle dolaşıyoruz Lizbon’da. 28 nolu tramvay şehrin Alfama bölgesine gidiyor. Depremde en az zarar gören bölgesi burası. 1755’deki depremde şehrin neredeyse tamamı yıkılmış bir tek bu bölge ayakta kalmış. Alfama’da bulunan küçük bir çini müzesini geziyoruz. Azulejo deniyor çiniye ve neredeyse eski evlerin tamamının duvarlarını süslüyor bu çiniler.

Çini kaplı duvarlar

Alfama’nın hemen tepesinde San Jorge kalesi var. Dar sokak aralarından geçerek çıkıyoruz kaleye. Lara 2.5 yaşında ve kucakta taşınıyor. Kale girişindeki  meydanda bulunan güzel bir kafede soluklanıyoruz. Kale bakımlı ve yeşillik. Kaleden şehrin manzarası ise çok güzel görünüyor.



Kalenin Panoramik Görüntüsü
 


Yine Lizbon’a özgü bir başka simge de Belem Kulesi.

Belem Kulesi

Alfama’nın tam zıt tarafında nehrin ağzına doğru okyanusa daha yakın bir bölgede olan Belem bölgesindeyiz şimdi de. Belem Kulesi dışında Keşifler Anıtı ve deniz feneri okyanustan  gelenleri karşılıyor.

Keşifler Anıtı ve Fener Arka planda ise 25 Temmuz Asma Köprüsü

Ama buranın en güzel yapısı Jeronimo Manastırı. Kulenin hemen arkasında ise içinde bir konser salonu  ve sergi alanı buluman   Belem Kültür Merkezi’nin modern tarzdaki binası var. Cafesi bir şeyler yemek ya da içmek için çok uygun. Ama biz iştahımızı Pasteis de Belem’e saklıyoruz. Burası Lizbon’un en eski pastanelerinden biri. Duvarları çok güzel çinilerle kaplı bu mekandaki içi kremalı nefis keklerin tarifi ise hala bir sır.




İki tane de asma köprü var Lizbon’da İstanbul’daki gibi ancak hemen belirtmekte yarar var Portekiz’in toplam nüfusu İstanbul’dan az.


Lizbon’daki son günümüzü civar gezilere ayırıyoruz.  Sırasıyla Sintra,  Cabo de Roca , Cascais ve Estoril’i gezdiren bir tur alıyoruz. Otobüsler hemen limanın önündeki büyük meydandan kalkıyor.


Sintra geçekten güzel bir şehir. Günü birlik ziyaretimize deyiyor. Yeşillikler içinde çok güzel binalar ve saraylar var. Bir zamanlar Portekiz krallarının yazlık sarayı da burada.



Sintra

Cabo de Roca ise coğrafik açıdan önem taşıyor.


Roca Burnu Avrupa’nın en batı ucu

Kıta Avrupa’sının en uç noktası burası. Burada bulunduğumuzu belgeleyen ismimiz yazılı bir sertifikaya iyice bir para sayıp Cascais ve Estoril sahillerindeki güzel yazlık yapıları seyrederek Lizbon’a geri dönüyoruz. Sahilde dalga sörfü yapanlar bir sürü insan var. Ancak hava denize girmek için soğuk. Zaten hepsi dalgıç gibi donanımlı kıyafetlerle giriyorlar denize. Şubat ayı olmasına karşın trafik bu sahillerde korkunç. Dur kalk yolculuk yapmak yürümekten daha çok yoruyor.


Ama Lizbon çok güzel anılarla uğurluyor bizi.


 


 


 


 


 


 


 

19 yorum

  • mctumer dedi ki:

    Sevgili Arman, gerçekten Lizbon’un ilk bakışta kendine aşık eden bir gizemi var. Ben başlangıçta ilk göz ağrım diye düşünüyordum ama diğer avrupa ülkekerini gördükçe böyle olmadığını ve Lizbon’un gerçek bir aşk olduğunu anladım. Yeşil Şarap ve kılıç şişi Cascais’te denemiştim gerçekten çok lezzetliydi.

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    dar sokaklardaki o tramvaylara bayıldım, yazı kadar fotoğraflar da çok güzel, elinize sağlık arman bey..

  • BÜLTER dedi ki:

    gerçekten ben de bayılmıştım, biz de barcelonadan geçmiştik lizbona. ah o lezzetler yok mu, hele nata!! elinize sağlık, sanırım not tutmuşsunuz siz de. bu kadar zaman sonra bu detayları yakaladığınıza göre.

  • justinian dedi ki:

    Şehre hissettiğiniz sıcaklığı yazıya çok iyi yansıtmışsınız. Fotoğraflar çok başarılı… Ben en çok yazının girişindeki panoramik fotoğrafı ve meydanın tepeden çekilmiş fotoğrafını beğendim. Şehrin dokusu çok estetik. Yerleri süsledikleri taşların renkleri ve desenleri de çok güzelmiş. Elinize sağlık.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Lizbon , Portekiz ve İspanya nedense ilgimi çekmiyor benim. Ancak anlattıkların, yaşadıklarını paylaşman etkilemedi dersem yalan olur: )

  • abidindemir dedi ki:

    Elinize sağlık. Çok güzel bir yazı. Fotoğraflar ise tek sözcükle mükemmel….

  • oymakas dedi ki:

    Sevgili Bülent, yaptığım gezilerle ilgili bir çok şeyi ( otel kartı, haritalar, biletler) gibi şeyleri saklıyorum. Ayrıca ufak bir deftere de gittiğimiz yerlerin isimnlerini unutmamak için yazıyorum. Unuttuğum yerleri de kitaptan bakarak hatırlamaya çalışıyorum. Ancak emin ol hatırlayamadığım çok şey var Lizbon’la ilgili.

  • oymakas dedi ki:

    Sevgili Buğra, sen hatırladığım kadarıyla Fransa ve Amerika’dan da hoşlanmıyorsun ancak buralarda hem göze, hem mideye hem de kültüre hitab eden çok fazla ayrıntı var. Bence bir daha düşün.

  • abt_smyrna dedi ki:

    Doğru hatırlamışsın abi Avrupa’dan Fransa, İspanya, Portekiz; Amerika kıtasından da ABD ilgimi çekmiyor ama görmek gezmek lazım.

  • tütü dedi ki:

    Yazı da,fotoğraflar da Lizbon kadar hoş,teşekkürler oymakas…

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Son derece keyifli bir anlatım, ona eşlik eden izlenimler, faydalı bilgiler, güzel kareler… Daha ne olsun Baba? // Bilenler bilir: Bizim de gönlümüzden İberia geçer. İspanya ve Portekiz birlikte. En az 15 günlük bir gezi. Görmeden aşık oldum ben çünkü bu coğrafyaya. Hastasıyım!

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Bir de sorum var: Sevgili Dr ile 1 yıl arayla gitmişsiniz aynı rotaya, Cabo de Roca’ya. Dr, 5 Euro’ya satın almış oraya ayak bastığını. Siz ise iyi bir para karşılığında. Biraz açmakta yarar var sanırım Sevgili Baba!

  • mctumer dedi ki:

    sevgili oğuz arman’ın iyi paradan kaç € yu kastettiğini bimiyorum. benim gittiğide 5 € ve 10 € luk iki seçenek vardı. ben5 € yu tercih etmiştim.

  • oymakas dedi ki:

    5 € vermiştim sertifikaya. Aslında bizde de böyle şeyler yapılabilir. Avrupa’dan Asya’ya geçiş sertifikası gibi. Üstelik bu geçişlerden ikisi ülkemizde. Golden Gate’de çok güzel bir izleme terası ve müzesi var. San Fransisco’ya giden turistler mutlaka uğrayıp müzedeki hediyelik eşya satan mağazadan da alışveriş yapıyorlar. Buna benzer yerler dünyanın pek çok yerinde var.

  • cnr_mtnt dedi ki:

    keşifler anıtı çok güzel görünüyor.. sanki insanlar canlanıp denize koşacaklarmış gibi duruyorlar.. ellerinize sağlık.. çok güzel bir paylaşım olmuş..

  • ayşegül- dedi ki:

    Lizbon ahh Lizbon… Gerçekten de unutulacak gibi değil, Almanya ve Barcelona’dan sonra gitmiştik biz de, daha havaalanından otele giderken insanı İstanbul’ a geldim duygusu sarıyor.Barcelona’daki acaip insanlardan, turuist yığınlarından fenalık geldiği bir anda Lizbon’un kucaklayan havası herşeye değmişti. Her şeyi çok güzeldi bence, o biraz köhne denilebilecek binalarla dolu daracık sokakların sıcaklığı güzelliği ve insanlarının yakınlığı , Belem sahili, çarşısı… Yılbaşına yakın birtarihte gitmiştik, geceleri o sokaklardaki ışıklandırmaların , süslemelerin güzelliğine doyulmuyordu. Velhasıl bir daha gider misin derseniz her zaman derim . Ay çok konuştum di mi :=) Elinize sağlık.

  • asust dedi ki:

    LİZBON’U DOLAŞIRKEN MEYDANLARIYLA, KORUNAN YAPILARLA, YERLEŞİK DÜZENİN GETİRDİĞİ KENT ANLAYIŞIYLA BULUŞTURUYOR, PEK ÇOK ŞEYİ ANIMSATIYORSUNUZ. AMA EN DİKKAT ÇEKİCİ OLANI SERTİFİKA. YERYÜZÜNDE İKİ KITAYI BAĞLAYAN TEK KENT OLAN İSTANBUL’DA HER SANİYE KITALAR ARASI YOLCULUK YAPMAK BİZLERE ÇOK DOĞAL GELİYOR. ANCAK BU TURİZM AÇSINDAN ÇOK PARLAK BİR FİKİR.
    BU ARADA İLK YAZINIZDAN BAŞLAYARAK YORUMYAPMAMI LÜTFEN MAZUR GÖRÜN. ÇÜNKÜ UZUN ZAMANDIR SİTEDEN UZAKTIM VE YAZILARINIZI OKUMAKTA BU NEDENLE GECİKTİM.BAŞARILI ANLATIMINIZ VE GÖRSELLER İÇİN TEŞEKKÜR EDİYOR, KUTLUYORUM.

  • NEŞE dedi ki:

    Güzel bir anlatım, güzel fotolar..Ben yarım saat uzaklıktaki ESTORİL de kalmıştım,kaldığım otel İsmailiye mezhebi nin ünlü lideri Kerim Ağa Han a aitmiş,dev portresini görünce tanımıştık..Lizbon merkeze trenle gidiş de pek hoştu.Ayrıca burada dünyada gezdiğim en zengin özel müzelerden olan GÜLBENKYAN müzesini de anmak isterim.Adam müzeyi İstanbul da açmak istemiş ama zamanın Türk hükümeti reddetmiş,anlayışa bakarmısınız!!!!

  • Saudade dedi ki:

    Ben de İstanbula benzetirim Lizbonu. Gördüklerim kadar yediklerim de çok etkilemişti. Hele de tatlıları yok mu, tüm Portekiz bir tatlı cenneti benim için!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*