Uludağ’da Kaymayı Öğrenmek

Bu haftasonu, uzun zamandır istediğim bir şeyi gerçekleştirip Uludağ’a gittim. Çocukluğumdan beri öğrenmek isterdim kaymayı, fakat daha çok annemin korkuları yüzünden bu isteğime hep taş konulmuştu. Birkaç yıl önce bizi Ilgaz’a kayağa çağıran aile dostlarımıza annemin cevabı şu olmuştu: “Karda kışta ne işimiz var Ilgaz’da…” Zira benim annem, karı bir tek evdeyse, camdan seyrederken sever, kendisiyle sıcak ilişkiye girmekten kaçınır. Kar yağdı mı hayat durmalıdır ona göre, ne araba ya da otobüsle yola çıkılır, ne uçağa binilir, illa bir yere gidilecekse de tren en uygun seçenektir, gidilecek yere tren yoksa hiç gitmeyelim daha iyidir.

Çocukluğum böyle geçmişti, ama artık durmanın da bir anlamı yoktu, istiyorsam madem, yola çıkmalıydım. Nihayetinde, GAP turunu beraber yaptığımız Kerem’in daveti ile bu haftasonu Kerem ve onun bir arkadaşı ile Uludağ’a gittim.

Gerçi pek cesur ve becerikli bir insan olduğum söylenemez, ama nedense bir kayak hevesi var hep bende. İşte bu yazı size iki günlük kayak maceramdan bahsetmek için yazılıyor.

Kayak hocam Kerem oldu, ilk olarak birinci bölgede bulunan düzlükte birkaç pratik bilgiyi, birkaç dakikada gösterdi. Kayakları giymek kolay, o ayakkabılarla yürümek bence korkunç, kayaklar ayağımdayken ayaklarıma hükmetmek epey zor. Durun, ben daha ayakta duramıyorum ve kendimi bir anda telesiyejde buldum. “Fahri Pisti” bizi bekliyor.

IMG_7771[1]

Telesiyeje binmek kolay, inmesi hep stres. Fahri kısa bir pist, öğrenenlere yönelik. Gerçi ben o düzlükte daha uzun kalacağımızı zannediyordum, kendimi bir anda yukarıda bulmak garip oldu.

Telesiyejden indik, daha doğrusu ben pratikte telesiyeji yuvarlanarak terk ettim. Bir şekilde ayağa kalktım, Kerem bana birkaç talimat verdi: “Paralel tutarak kalk, kaymaya başla, kar sapanı yap…”

İşte hayat kurtaran öneri bu, eğer kayağı yeni öğreniyorsanız sizin vazgeçilmez hareketiniz: Kar sapanı…

Öyle olmasına öyle de, ben daha ayaklarıma o hareketi yapması için komut gönderemiyorum, biraz harekete geçer geçmez düşecek gibi hissedip, kendimi yere atıyorum.

Bu iş o kadar üst üste tekrarlandı ki, “herhalde” dedim kendi kendime, “asla bu kayakların üzerinde ayakta durmayı başaramayacağım.” Kerem bir şeyler söylüyor, hepsini anlıyorum, ama ayaklarım yapmıyor o hareketleri. Nihayetinde çözümü şu şekilde buluyoruz, özgürlüğüm sona eriyor ve Kerem’e tutunarak kaymaya başlıyorum. Bu kez biraz olur gibi oluyor, dengemi Kerem’e tutunarak sağladıktan sonra, ayaklarıma biraz söz geçirmeye başlıyorum ve kar sapanı halini alıyorlar.

Kayarken kayarken, bir anda gene bırakıyor Kerem beni bir anda ve ben, “bırakma” diye bağırıp anında yere düşüyorum. Ama olacak galiba bu iş.

Tek başıma ayağa kalkamıyorum hala, destekle ancak kalkıyorum ve devam. Biraz hızlanıyorum sanırım, bilmem kaç metre kadar uzağımda biri var önümde, ben kafamda kurdum, ona çarpmam çok olası, hop doğru yere tekrar…

Böyle düşe kalka, pisti yaklaşık bir buçuk saatte bitiriyoruz. Tekrar yukarı çıkma zamanı, bu kez herhalde daha iyi olacak. Bir kez daha telesiyej… Bununla gezmek ne kadar da zevkli, inme anı hiç gelmese.

İkinci tur daha az düşerek, biraz daha iyi geçiyor ve şimdi bir de teleski denen bir şey çıktı başıma. Daha hızlı çıkıyormuş yukarı. Sıradayken anlatıyor Kerem bana, “dik dur, sakın oturma, sol ayağını bana yasla, sağ ayağını biraz açıkta ve paralel tut…”

Sıra bize geliyor, arkadan teleski yanaşıyor ve bu meret oturmaya çok müsait bir meret ve oturulması gerek. Sanki bana öyle bir şey denmiş gibi aletin gelmesiyle benim o çubuğa oturmam bir oluyor, sonuçta öyle de çıkar bu yukarı ne olacak? Hayır, çıkmıyormuş. Birkaç metre ilerleyip düşüyoruz aletten.

Neyse ki ikinci deneme başarılı. Birkaç kere daha bununla yukarı çıktıktan sonra, Cennetkayası adlı piste gitmenin zamanı. Ben tam da buraya alışmıştım, neden şimdi yeni maceralar arıyoruz ki?

Neyse, iyi kötü oradan da kaymaya başlıyoruz. Sonuna doğru bana göre baya eğimli bir yer var, ilk kayışımda yine birilerine çarpacağımı düşünerek kendimi yere atıyorum. Böyle böyle tamamlıyoruz ilk günü.

İkinci gün, ikinci bölgeye gideceğiz. Ben gene tedirginim. Bir teleski ile yukarı çıkıp, oradan başka bir yere geçmemiz gerek ve o geçiş alanında ufak bir eğimli yeri çıkmalıyız. Bu kayaklar bence yukarı doğru yürümek için yapılmamışlar. Kerem diyor ki, “batonları ön tarafa sapla, kendini yukarı çek…” Olmuyor işte, o kayaklar arkaya o kadar güçlü kayıyor ki ve benim hala tam çözemediğim, en korkunç durum, geri geri gitmeye başladığım an, hiçbir şekilde kendime hükmedemiyorum, tek yol kendimi yere atmak.

Neyse, bu da bir şekilde oluyor ve Uludağ’ın en uzun pisti olan Maden Pisti’ne çıkıyoruz telesiyejle. Bu kez düşmeden iniyorum ilk seferde telesiyejden. Maden pistinin bir aşağıdan gözüken ve fazlasıyla eğimli gözüken bir parkuru ve bir de daha hafif ve öğrenenlere yönelik başka bir parkuru var. Biz bu ikinci parkurdan iniyoruz elbette. Yer yer düzleşiyor, sağa sola eğimleri var ve böylece yön verme konusunda pratik yapma şansı buluyorum. Bir iki kere düşe kalka, daha az zorlanarak aşağıya varıp tekrar biniyoruz telesiyeje.

IMG_7778[1]

İkinci turdan itibaren, pist yavaş yavaş rüzgardan dolayı buz tutmaya başlıyor ve buzda kaymak hiç de kolay bir şey değil. Öyle ki yer yer kontrolü kaybedecek gibi oluyorum ve bir anda kendimi pistin dışında buluyorum ki orası tamamen buz, ayakta durmam imkansız, gene yerdeyim. Ancak kayakları ayağımdan çıkarıp, yürüyerek dönebiliyorum pist sınırları içerisine.

Üçüncü turda buz tutmaya başlayan yerde epey yavaşlayarak iniyorum aşağı ve dördüncü turda biraz daha hızlanarak… Bir öğlen yemeği molası veriyoruz, ardından son bir tur için Maden Pisti’ne çıkıyoruz tekrar. Galiba bu kez daha iyi oldu.

Rüzgar iyice arttığından, pist iyice buza dönüyor, biz de hemen yanı başındaki başka bir piste çıkıyoruz teleski ile. Kerem artık tek başıma çıkabileceğime karar veriyor ve hakikaten yapabiliyorum. Hatta bununla tek başına çıkmak daha rahat. Ayaklarımı çok fazla sola kaymasın, sağ taraf fazla açılmasın diye kontrol etme derdi az olduğundan daha az kasıyorum. Bu kez de inme sorunu var gerçi, ilk seferde yine yerdeyim. Bir de bunlardan düştükten sonra, hemen çekilmeniz gerekiyor ki arkadan gelenler size çarpmasın.

IMG_7788[1]

Bu pist zevkli geliyor bana, yalnız teleskiden inişini hala çözemedim. Sola doğru ayrılmam gerekiyor, ama yeterince hızlanamıyorum ve oradaki eğime yakalanıp yine geri geri kaymaya başlıyorum. Ayağımda kayak varken kendimi en çaresiz hissettiğim an. Teleskiden her iniş maceramın süreci aynı ilerledi: Sola ayrılma çabası / yeterince hızlanamayıp eğime yakalanma / geri geri kaymaya başlama / kendini yere atma / kulübeden adamın çıkıp kurtarışı / aşağı iniş…

Birkaç kere denememe rağmen hala tam başaramadan hava koşulları sebebiyle dönüş vakti geliyor. Dönerken Mandıra Pisti’nde birkaç tur kaymaya karar veriyoruz. Bu pistin hiçbir düzlüğü yok ve ilk inişte ben kontrolümü kaybetmiş gibi hissediyorum. Sağa sola gidemiyorum, kar sapanı bir işe yaramıyor ve gözümün önünde tek bir görüntü var: Çizgi filmlerdeki gibi, kayaklar bir yere saplanıp kalacak ve ben ileri fırlayacağım. Yine de düşmeden inmeyi başarıp bir tur daha çıkıyoruz yukarı.

Biraz daha yavaşlayarak iniyorum ve son tur. Teleskide bu kez ben orta yerde düşüyorum ve düştüğüm yerden kalkamayıp Kerem’i bekliyorum. Bu kez bir ayrıntıyı daha öğreniyorum, sağa sola döndükten sonra ayakları paralel hale getirmek için yerden bir miktar kaldırmak epey yardımcı bir hareket. Bunun hevesiyle bir kez daha çıkıp kayasım var, ama artık dönüş zamanı. Akşam videolarımı seyrediyorum, ben zannediyorum ki fırtına gibi iniyorum aşağı, meğer sağ şeritten giden bir kamyon misali, ağır adımlarla iniyormuşum.

Çocukluğumdan beri istediğim şeyi nihayet gerçekleştiriyorum. Yazıda her ne kadar işin zorluklarından bahsetsem de, ben bu işin devamını getirmeye kararlıyım. Tüm zorluklarına rağmen, o kadar eğlendim ve sevdim ki bu işi, tadı damağımda kaldı. En son aşamada da piste tekrar çıkmak isteyen bir tek bendim otele dönmek yerine.

Bu yıl tekrar gidebilir miyim bilmiyorum, ama gelecek yıl mutlaka. Pistler artık korksun benden, hem ayaklarımı görmezden gelirseniz, bu halimle de bildiğin “bu pist benim…” demiyor muyum?

IMG_7787[1]

8 yorum

  • shadowtr dedi ki:

    Bu konuda cesaret toplamaya çalışıyordum.. Tümden kayboldu cesaret. Ben asla yapamam.

  • NEŞE dedi ki:

    Ahhh sevgili Midgard,1975 ocak ayında işte sizin durumunuzdaydım ve durumdan hiç memnun değildim,ümidim yoktu iyi bir kayakçı olacağıma…Ama işte tam 40 yıldır kayıyorum,hem de annenizin yaşında belki daha da yaşlıyım…Biraz önce binbir güçlükle ve zor bir yolculukla Sarıkamış tan,kayak tatlinden döndük ve bu yazıyı karşımda buldum…Sizin duygularınızı en iyi ben anlarım,harika bir yazı..çok güzel..Ha gayret bu iş oldu sayılır Midgard..

  • Midgard dedi ki:

    Bu yazının cesaret veren bir yazı olması gerekiyordu sanki ya, sizin cesaretiniz niye kayboldu. Lütfen korkmayın, telaşlanmayın. Hem ben gitmeden önce duyduğum sözlerin hepsinin oraya gidince gerçek olduğunu anladım, ´yeni başlarken kendinize büyük bir zarar vermeniz imkansız´, öğrendikten sonrası sizin dikkatinize kalıyor. 🙂 Neşe Hanım, ben bu işi çoook sevdim, gelecek yıldan itibaren daha doyurucu kayak tatilleri beni bekliyor diye umuyorum, peşini bırakmayacağım. 🙂 Hoşgeldiniz ve geçmiş olsun, İstanbul ´kapanmış´ gibi duruyor görüntülerde, zor ulaştığınızı tahmin ediyorum.

  • Midgard dedi ki:

    Bir de şunu da söylemek istiyorum, ben ilk gün Fahri Pisti´nden kayarken, son iki turda evet biraz ekstra çabayla hiç düşmeden ulaşmayı başardım ve böbürlenmeye başladım, ´düşmedim hiç…´ diye. Orada Kerem bence çok doğru bir şey söyledi, ´düşmemek sorun değil, aşırı tedbirli kaymadan, öğrenmek için yeni hareketler yaparak ve gerekirse düşerek kaymak gerek…´ Bu sanırım doğru, zira düşmeden kaymaya çalışırken, haddinden fazla tedbir alıyorsunuz ve bu sizin her tur daha da yavaşlamanıza ya da pek ilerleme kaydedememenize sebep oluyor. Evet, geri döndüğümde her yerim ağrıyordu, ama buna değdi doğrusu. 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Midgard,bu iş Uludağ da öğrenilmez,lütfen atlayın bir uçağa ve doğru Sarıkamış…Pistler uzun,eğimler çok güzel ve kar cinsi harika,toz kar,yapışmıyor,ıslatmıyor,pistler tenha..Yakında yazımı yazacağım..Bakalım beğenecekmisiniz Sarıkamış ı..

  • Midgard dedi ki:

    Merakla bekliyorum yazınızı Neşe Hanım, bir gün elbet Sarıkamış´a da düşer yolum diye umuyorum, teşekkür ederim tavsiyeniz için. 🙂

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Sevgili Midgard, Ben de yaklaşık 25 yıldır kayıyorum. İlk kayak maceramı okur gibi oldum sizin satırlarınızda. İlk günü ben de Uludağ´ın pistlerinde yatay geçirmiştim. Neyse üstünden yıllar geçti ve yaklaşık 10 senedir Fransa´da Alplerde kayıyoruz her sene en az 1 hafta. Asla vazgeçmeyip, üzerine gitmek gerekiyor. Biz de geçen hafta St Françoia Lonchamp´da kayaktaydık. Sezonun en güzel haftasıydı şansımıza, günlük güneşlik. O dizlerim titreyerek kaydığım günler artık çok gerilerde, kırmızı, siyah pistlerden rahatça keyifle inebiliyorum. İstiyorsanız deneyim ve üstüne gidin. Çok keyif alacaksınız… Sevgiler…

  • Midgard dedi ki:

    Kesinlikle devam etmeye niyetim var, çok sevdim ve dediğim gibi bu aslında benim çocukluk hayallerimden biriydi, biraz geç de olsa adım attım pistlere, umarım sizler gibi olabilirim ileride. Çok teşekkürler. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*