UÇSUZ BUCAKSIZ ANADOLU-6.BÖLÜM (5000 km)/ TUNCELİ / ELAZIĞ / DİYARBAKIR / HASAN PAŞA HANI /NEBİ CAMİİ/ ULU CAMİİ / SÜLÜKLÜ HAN /Şeyh Mutahhar Camii-Dört ayaklı minare / Deliller Hanı / Surlar/ Hevsel Bahçeleri/On Gözlü Köprü/ Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi

    Ana sayfaAvrupaTürkiyeDiyarbakırUÇSUZ BUCAKSIZ ANADOLU-6.BÖLÜM (5000 km)/ TUNCELİ / ELAZIĞ / DİYARBAKIR / HASAN PAŞA HANI /NEBİ CAMİİ/ ULU CAMİİ / SÜLÜKLÜ HAN /Şeyh Mutahhar Camii-Dört ayaklı minare / Deliller Hanı / Surlar/ Hevsel Bahçeleri/On Gözlü Köprü/ Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi

UÇSUZ BUCAKSIZ ANADOLU-6.BÖLÜM (5000 km)/ TUNCELİ / ELAZIĞ / DİYARBAKIR / HASAN PAŞA HANI /NEBİ CAMİİ/ ULU CAMİİ / SÜLÜKLÜ HAN /Şeyh Mutahhar Camii-Dört ayaklı minare / Deliller Hanı / Surlar/ Hevsel Bahçeleri/On Gözlü Köprü/ Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi /

Sabah otelin üst katında kahvaltı hazırlanmış. Samimi bir ortam. Fazla çeşit olmamasına rağmen leziz. Otel lüks değil ama temiz. En büyük sorun asansör yok. Allahtan otel çalışanları size yardımcı oluyor da ağır bavulları çıkarıyor. Otel sokak arasında. Aslında trafiğe kapalı ama arabayı park etmek için izin veriyorlar. Sabah kahvaltıda Munzur vadisinin dillere destan sarımsağından bahsediyorlar. Tek dişli sarımsak. Tunceli’nin Ovacık, Pülümür, Pertek ve Hozat ilçelerinde yetiştiriliyormuş. Bir yumurta büyüklüğündeymiş. Aroması çok güçlüymüş. Eğer sarımsak tohum aşamasında toplanırsa 30-40 bin cezası varmış. Bayağı pahalıymış ama her zaman alıcısı varmış. Bulsak biz de alırdık. Valizlerimizi aşağıya bırakıp çarşıya çıktık. Arnavut kaldırımı taşlar ile bezenmiş sakin sokaklar ve sakin insanlar.

Hayat yavaş. Hiç kimsede telaş yok. Her zaman yaptığımız gibi bu şehre ait bir anı götürmek istiyoruz. Ama açık bir yer bulmak zor. Anlaşılan dükkânlar geç açılıyor. Bir pasajın içinde hediyelik eşyaların satıldığı dükkân sahibine acele telefon ediliyor. O da hemen geliyorum deyip bir saat sonra geliyor. Bu arada pasaj içinde bir kahvede çay, kahve içiyoruz. Dükkân sahibi güler yüzlü bir bayan. İçerdeki eşyaların çoğu Çin malı. Bir şeyler alıyoruz. Tunceli’nin balını met ediyorlar.

Ama yeni bal çıkmamış. Ağustos ayında çıkarmış. Yetişemedik. Halk çok cana yakın. Herkes elinden gelen yardımı yapıyor. Artık yola koyulma vakti geldi. Bugün Diyarbakır’a gideceğiz.

Önce yolumuzun üstünde Elazığ var. Yolun sağında solunda elektrik direklerinin üzerinde leylek yuvaları. Leylek aileler rahat oturuyorlar. Hoş bir görüntü. Aslında bu görüntü her zaman rastlanabilir cinsten ama her direğin üzerinde olunca bir başka güzellik oluşuyor. Elazığ şantiye alanı olmuş. Her taraftan bir bina fışkırıyor. Hatta araba ile düştüğümüz bir çukur sayesinde yıllardır kıpırdamayan böbrek taşım düştü. Böyle bir anım oldu. Yemek için yer sorduğumuzda Koçoğlu restoranı öneriyorlar. Tam anlamıyla doğruymuş. Enfes çiğ köfteler, kırk kat açılmış baklavalar, nefis etler. Gezinin en lezzetli yemekleri. Elazığ’a has sulu içli köfte. Daha önceki gelişimizde de bu yemeğin tadına bakmıştık. Unutulur gibi değil.

Elazığ’dan çıktıktan sonra Sivrice ilçesine yakın tektonik bir göl olan Hazar gölünden geçiyoruz. Ne güzel manzaralar. Nefis renkler. Sarı ve mavinin tonları. Doğu ve Güneydoğu’nun tatil beldesi. Hazar gölü Türkiye’nin en derin göllerinden biri. Deniz gibi. Hazar Baba ve Mastar dağları arasına yerleşmiş. Çevresinde çok güzel yazlıklar var. Ayrıca göle girilebilecek tesisler. Arap turistler tarafından da tercih edilen bir tatil yeriymiş.Diyarbakır ,Tunceli ,Bingöl ve Elazığ halkı dinlenmek için burayı tercih ediyormuş.

Doğunun turizm cenneti.

Akşam karanlığı çökmeden Diyarbakır’a varıyoruz. Ünlü Diyarbakır surlarına yakın bir otelde kalmak istiyoruz. Tarihi bölge. SV Business Otel. Ana caddede. Temiz bir otel. Tarihi Sur ilçesinde. Eşyalarımızı bırakır bırakmaz gezmeye çıkıyoruz. Alacakaranlık. Güzel bir restoran sorunca “Kebapçı Hacı Halid Usta” diyorlar. Tesadüf bu ki sorduğumuz kişi orada çalışıyormuş. Peşine takılıyoruz. İki katlı ve bir terası olan yer. Muhteşem yemekler ve yemekten önce verilen ikramlar. Kuzu etinin kullanıldığı yemekler. İncik kebabının tadı damağımda kaldı.

Diyarbakır’a has siyah beyaz taşların kullanıldığı binalar. Şehrin ticari merkezi diyebileceğimiz Gazi Caddesi boyunca ilerliyor ve Tarihi Kent Merkezi ‘inde bulunan Hasan Paşa Hanına giriyoruz.1571 yılında Diyarbakır Valisi Vezir Hasan Paşa tarafından yapımına başlanmış ve daha sonar tamamlanmış. İki katlı bir bina. Bodrum kısmında bir de ahır varmış. Ortada bir avlu ve bir şadırvan var. Siyah renkteki Bazalt taşı ve beyaz renkteki kireç taşı kullanılarak inşa edilmiş. Dış cepheye bakan dükkânlar yerleşmiş. Avlu etrafında revaklar hoş bir görüntü oluşturuyor. Oturup bir şeyler içerek, buranın havasını solumak ayrı bir keyif.

15 Temmuz oldu. Bir yeni güne daha başladık. Hemen otelimizin yanında Nebi Camii (Peygamber Camii) ilk gezilecek yerlerden. XV. yüzyılda yaptırılmış. Camii küçük ama sevimli. Mimarı belli değilmiş. Binaların arasında kalmış. Küçük bir avlusu olan camii insana huzur veriyor.

Gazi Caddesi boyunca ilerleyince sağ tarafta tarihi Ulu Camii geniş bir alana yayılmış. Emeviler zamanında bölgede İslamiyet’in yayılmasıyla birlikte Şam’daki Emeviye Camiine benzetilerek yapılmış. Anadolu’daki en eski cami olarak kabul ediliyor. Diyarbakır’ın en büyük kilisesi olan Martoma Kilisesi 639 yılında camiye çevrilmiş ve Ulu Camii adını almış. 

Ana giriş kapısının iki köşesinde aslanla boğa mücadelesini simgeleyen ve simetrik olarak işlenmiş kabartma bir figür var. Camii ile ilgili birçok efsane anlatılıyormuş. Selçuklu döneminde 12.yüzyılda yapılmış.800 yıllık bir geçmişi var. İçerdeki büyük avluda 12.yüzyılda yaşamış Cizreli fizikçi ve matematikçi sibernetik ve robot biliminde çalışmaları olan Dünya’nın ilk bilim adamlarından El Cezeri tarafından yapılmış bir güneş saati var. Bu saat daha önce Dağkapı meydanında yer alıyormuş. Daha sonra saati korumak maksadıyla buraya alınmış. Ulu Camii İslam Dünyasının 5’inci Harem’i Şerifi olarak kabul ediliyormuş.

Çok güzel bir yer. İnsanın içi rahatlıyor. Çıktıktan sonra sokak aralarından yürüyoruz. Suriye’deki çarşılara benzer yerler görüyoruz. Üst kısmı cam ve tahta malzeme ile kapatılmış sağlı sollu dükkânların yerleştiği sokaklar. Sebebi aşırı sıcak olabilir.

Cadde boyunca ilerlerken bin bir çeşit baharat, patlıcan, biber, bamya kurularının bulunduğu dükkânlar ilgimi çekiyor.

Kaldırımlar yeni baştan yapılıyor. Yürürken dikkat etmek gerekiyor. Diyarbakır hanlar cenneti. Şimdi de Sülüklü Han’a giriyoruz. Burayı çok beğendim.1683 yılında Hanilioğlu Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yaptırılmış. İlk yapıldığında üç katlı olmasına karşın şimdi sadece bir kat olarak kalmış. En altta ahır olarak kullanılan bir bölüm var. Hanın avlusundaki kuyuda hekimlerin tedavilerde kullandığı sülüklerin bulunması nedeniyle han Sülüklü Han olarak adlandırılmış. Kurtuluş savaşı sırasında süvari birliklerinin karargâhı olarak hizmet vermiş. En alt katta gizli bir geçidin olduğu söyleniyor. Geçit İçkale cezaevine çıkarmış. Üç idam mahkûmu bu geçidi kullanarak firar etmiş. Sur ilçesindeki tarihi yapılarda birbirine bağlanan tüneller olduğu söyleniyor. Anlaşılan yer üstü güzellikleri yanında yer altı ulaşımı da hummalı bir şekilde oluşturulmuş. Ortaçağın şatoları misali.

Güzel bir kahve ve hoş bir ortam. Hafif müzik eşliğinde şaraplarını yudumlayan gençler.

Çıktıktan sonra cadde boyunca yürüyoruz. Anayoldan dar bir sokağa girince Dört ayaklı minare karşımıza çıkıyor.1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar Camii. Siyah beyaz taşlardan oluşan caminin dört sütun üzerinde yükselen minaresi ayrı bir güzellik oluşturmuş.

Minarenin sütunları arasından yedi defa geçerseniz her dileğinizin gerçekleşeceğine inanılıyor.Sağına mı geçsek soluna mı derken biri size yardım edebilir miyim? Diyor. Genç bir Bey. Veysi Diyarbakır’da sağlık memuru. Gece nöbetten çıkmış bütün gün boşmuş ille sizi gezdireyim diyor. Biz de kabul ediyoruz. Zaten halk her bakımdan yardımcı oluyor. Hele bizim Diyarbakır’ı gezmek için geldiğimizi duyunca her yeri tanıtmak istiyorlar. Veysi bir yandan hayat öyküsünü anlatıyor bir yandan da bilgi veriyor. Şimdi Dünyada ikinci uzunlukta olan Diyarbakır surlarına gideceğiz. Yolun üzerinde şimdi otel olmuş bir kervansaray. Deliller Hanı (Hüsrev Paşa Hanı)1527 yılında vali Hüsrev Paşa tarafın yaptırılmış. Her yıl İslam Ülkelerinden Hicaza gitmek üzere bu handa toplanan Hacı adaylarını götürecek Delillerin(Rehberlerin) bu handa konaklamalarıdır. Şimdi otel olarak kullanılıyormuş. Hatta avlusunda bir gece öncesinden kalma düğüne ait sandalyeler vardı.

Şimdi sıra en çok görmek istediğimiz 2015 yılında UNESCO Dünya mirasları listesinde bulunan tarihi Diyarbakır surları.

Çin setinden sonra Dünyanın en uzun surları olarak kabul ediliyor. Diyarbakır şehrinin eski halkı olan Huriler tarafından M.Ö 3000-4000 yıllarında yapıldığı düşünülüyor. Daha sonra M.Ö 349’da Bizans imparatoru Constantinus tarafından yenilemiş.5,5 km uzunluğunda olan surlarda bulunan dört kapı ile şehre giriş yapılıyor. Kapılar Dağkapı, Urfakapı, Mardinkapı ve Yenikapı. Kalkan balığı şeklinde olan surlar iç ve dışkaleyi çevreliyor. Viran tepede bulunan İç kale yönetim merkezini içinde barındırıyor.19.yüzyıla kadar bu kapılar güneşin doğuşuyla açılmış batışıyla kapanmış. 82 adet burç barındıran surların yüksekliği 10-12 metre, kalınlığı ise 3,4 m. Surların üzerinde Küfî yazılar var.12 devlete ait kitabeleri de görmek mümkün. Ayrıca bitki ve hayvan figürleri surların üzerini süslüyor ve tarihe ışık tutuyor.

Veysi fotoğraf çekmeye meraklı surların üstünde hem anlatıyor hem de fotoğraf çekiyor. Surlara çıkmak biraz tehlikeli. Dik merdivenleri tırmanmak ve en üste çıkmak. İnsan zorlanıyor. Ama çıkınca çevre muhteşem gözüküyor. Dicle nehri ve Hevsel Bahçeleri. Otuzdan fazla uygarlığı barındıran bu verimli topraklar surlar ile beraber UNESCO mirasına alınmış.8 bin yıldır var olan bahçeler kültür ve tarihi birlikte barındırıyor.

Hemen surların önünden “On Gözlü Köprü ”ye gitmek için dolmuşa biniyoruz. Diyarbakır tarih kokuyor. Mervaniler zamanında 1065 yılında inşa edilmiş. Dicle nehrinin üzerinde. 178 m uzunluğunda 5,60 m genişliğinde. Adından da anlaşıldığı gibi on kemerden, gözden oluşmuş. Burası için anlatılan efsaneye göre Danyal Peygamber’e bir vahiy gelir. Elindeki asayı mağaradan çıkan kaynağa tutarak asa ile suyolu çizmesi istenir. Peygamber Basra körfezine kadar yol çizer. Böylece Dicle nehri yolunu bulur. Gerçekten mükemmel bir eser. Köprü üzerinde zurna çalan birisi sizi geçmişe götürüyor. Köprünün her iki tarafında çay bahçeleri pek güzel. Gelinlerin bu köprüde poz vermesi gelenek haline gelmiş. Dicle ve Fırat muhteşem nehirler. Suları gür akıyor. Yeniden dolmuş kuyruğuna giriyor ve eski şehre dönüyoruz.Sur’un dar sokaklarında ilerliyoruz. Veysi burada küçükken çalışmaya başladığı fırını gösteriyor.

Derken bir Süryani kilisesine rastlıyoruz ve tabii hemen içeri girip geziyoruz. Tarihi yapı 3.yüzyıldan kalma.Kilise “Yakubi” mezhebine ait.Halen faal olan bir kilise. İçinde patrik mezarlarını barındırıyor.

Sokaklar dar ve değişik yapılarla dolu. Her taraf ilginç. Sağdan soldan sarkan elektrik telleri. Tarihi yapılara ilave yapılarak oluşturulmuş mekanlar. Şaşırtıcı sanat atölyeleri.

Veysi bize otele kadar eşlik ediyor. Orada vedalaşıyoruz. Akşam yorgun olduğumuz için hemen yatmayı tercih ediyoruz. Yarın Hasankef’e gideceğiz.

ETİKETLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*