Üç Günde Londra

ÜÇ GÜNDE LONDRA


 


Londra her zaman için bana mutluluk ve huzur veren bir şehir oldu. Sokaklarında kaybolmak, uçsuz bucaksız parklarında huzuru bulmak, müzelerinde tarihe ve sanata doymak için yine tercihimi bu şehirden yana kullandım. İlk defa, plansız programsız 1. gün ne yaparım, 2. gün nereleri gezerim diye kafamda tasarlamadan bir şehre gidiyordum. Huzursuz olurum, zamanı iyi kullanamam zannediyordum ama hiç de korktuğum gibi olmadı.


 


Saat 8:55 uçağına binmek için Atatürk Havalimanına geldiğimde tatil benim için başlamıştı. 4 saat süren uçak yolculuğunun ardından metro ile otele ulaştım. Saatimi de 2 saat geriye alınca önümde koca bir gün vardı. Bavulumu açmadan kendimi sokağa attım. Otel çok merkezi bir yerde olduğu için ulaşım metroyla çok kolaydı. Daha önceki ziyaretlerimde de Russell Square’deki Royal National adlı bu 3 yıldızlı oteli tercih edip memnun kalmıştım. Hiçbir lüksü yok ama temiz ve şehir merkezinde. Otelin bulunduğu metro hattı Picadilly, bu hattan her yer o kadar yakın ki. Öncelikle hem otobüs hem de metroda tüm gün kullanabileceğim günlük metro biletini aldım. Artık oradan oraya Londra sokaklarını arşınlamaya hazırdım.


 


İlk durağım artık karnım da iyice acıktığı için Hyde Park oldu. Güneşli pırıl pırıl bir günle beni karşılayan Londra’yı gezmeye başlamak için iyi bir başlangıç olduğunu düşündüm. Hyde Park morlu pembeli çiçeklerle karşıladı beni, sincaplar yine meraklı sevimli gözleriyle inceledi burayı bir kez daha görebildiği için gülen yüzümü. Önce güzel bir yemek için göl kenarındaki kafeye gittim. Burada hem çok lezzetli hem de uygun fiyata karnınızı doyurabiliyorsunuz göl manzarası eşliğinde. Ispanaklı lazanya, somon, ballı limonlu tavuk, her zevke gore yemek var. Ispanaklı lazanyasını özellikle tavsiye ediyorum. Porsiyonlar da oldukça büyük.


 


Hyde Park

Yemekten sonra Londra’ya yolu düşmüş her turistin mutlaka uğrayacağı Buckingham Sarayı’na yürüdüm. Hyde Park’tan saraya mesafe oldukça az. Sarayın önü her daim çok kalabalık. 1702 yılında Buckingham Dükü için inşa edilmiş olan saray zaman zaman kraliçeye de ev sahipliği yapıyor. Kraliçe burada olduğu zaman sarayın bayrağı göndere çekiliyor. Bayrak  gönderde değildi. Kraliçeyi yine yakalayamadım diyerek saray kapısının önünde birkaç fotoğraf çekip Picadilly Circus ve Leicester Square’de dolaşmak üzere oradan ayrıldım. Bu meydanlar hep hareketli ve kalabalık. Cıvıl cıvıl bir kalabalığın olduğu Picadilly, sokak müzisyenlerinin de uğrak mekanı. Biraz ilerisindeki Leicester Square de tıpkı Picadilly gibi sokak sanatçıları ve müzisyenlerle dolu. Tiyatroları, sinemaları ve kafeleriyle gelenlerin uzun süre hoşça vakit geçirebileceği mekanlar buraları. Meydanları turladıktan sonra sızlayan ayaklarımı dinlendirmek için bir kahve molası verme ihtiyacı duydum. Baktım ki yürüyerek Covent Garden’a kadar gelmişim. Kahvemi burada içmeye karar verdim. Covent Garden manastır bahçesi anlamına geliyor. Eskiden burası Westminister keşişlerinin sorumluluğundaymış. Şimdi ise kafeleri, mağazaları ve sokak çalgıcılarıyla haftanın  yedi günü geç saatlere kadar kalabalık bir mekan. Kahvemi içip dinlendikten sonra yorucu ve uzun süren günü sonlandırıp ertesi gün için güç toplamak üzere otelime yollandım.


 


Londra’daki 2. günümde ilk hedefim British Museum. Otelden yürüyerek 10 dk bile sürmüyor. Dünyanın her yerinden eseri burada görmeniz mümkün. Burada Nereid Anıtı ve M.Ö. 350’li yıllarda Bodrum’da inşa edilen Mozole’nin heykelleri de bulunuyor. Müzede Mısır Mumyalarından, Sümer Hazinelerine, Uzakdoğu Eserlerinden, İslam Eserlerine kadar tüm dünya medeniyetlerine ait eserler sergileniyor. Müzede ayrıca çinilere ayrılmış bir bölüm var, burayı görmenizi özellikle tavsiye ediyorum, ben de bir arkadaşımın tavsiyesiyle bu bölümü görme fırsatı yakaladım. İçerisinde Kütahya-İznik Çinilerinden oluşan muhteşem bir koleksiyon var. Müzenin tümünü bir günde sindirerek dolaşmanız çok zor. Benim 3. gidişim olmasına rağmen yine daha önce görmediğim pek çok eseri görme şansını yakaladım.


 


British Museum’da sergilenen bir Kütahya-İznik Çinisi

Müzeyi dolaştıktan sonra Knightsbridge’deki ünlü Harrods mağazasına gittim. Burası çok katlı ünlü bir mağaza. İçinde hediyelik eşyadan ev eşyasına kadar pek çok şeyi bulmak mümkün. Fiyatlar el yakan cinsten ama hediyelik eşyalar kısmında uygun fiyata yakınlarınızı mutlu etmek mümkün. Buranın bir de yemek katı var ki hem şıklığıyla göze hem de lezzetleriyle mideye hitabediyor. Birbirinden leziz yiyecekler etrafa harika kokular salıyorlar. Tok olsanız bile imrenmemek mümkün değil. İnsanlar bir tarafta suşi yerken diğer tarafta şahane pizzalar pişiyor.


 


Harrods’dan sonra Londra’nın simgesi haline gelen Big Ben’i fotoğraflamak üzere parlemento binasının bulunduğu bölgeye gittim. Saat başlarını haber veren Big Ben’in çanı 13,5 ton ağırlığındaymış. Saat kulesinin biraz ilerisinde bulunan Westminister Köprüsü’nden parlemento binası ve saat kulesinin çok güzel fotoğraflarını çekebilirsiniz. Bu köprünün diğer yanında ise London Eye adlı dönme dolap yer alıyor. 135 metre yüksekliğinde olan bu dönme dolaptan Londra’yı kuşbakışı seyretmek mümkün.


 


Big Ben

Burada yeterince oyalanıp fotoğraf çektikten sonra bir otobüse binip Oxford Street’e gittim. Burası avare avare dolaşmak, mağazalara girip çıkmak, kafelerde mola vermek için çok uygun bir yer. Burayı bir uçtan bir uca dolaşmak oldukça vaktinizi alıyor, hele alışveriş seven biriyseniz bu caddenin sizi mutlu edeceğinden emin olabilirsiniz.


 


Londra’daki son günümde ise güne Londra’nın simgelerinden biri olan Tower Bridge ile başladım. 1894 yılıda yapılan bu köprü gemilerin geçişi için arada açılıyor. Köprünün biraz ilerisinde yer alan Tower of London’da ise kraliyet mücevherleri sergileniyor. Burayı gezdikten sonra etraftaki lokantalardan birinde fish&chips yiyerek biraz soluklanmanızı tavsiye edeceğim. Zira fiyatlar hem uygun hem de çok lezzetli.


 


Tower Bridge

Londra’ya gelip de Trafalgar Square’de bulunan National Gallery’i görmemek olmaz. İçinde Monet’den Leonardo da Vinci’ye, Van Gogh’dan Velazquez’e pek çok ünlü sanatçının eserleri yer alıyor. Burada zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Galerinin önündeki Trafalgar Meydanı’nda ise bütün ihtişamıyla Amiral Nelson Anıtı bulunuyor.


 


Ben üç günlük Londra gezime ancak bu kadarını sığdırabildim. Bilmediğim sokaklara girdim, kayboldum, yürümekten yorgun düştüm. Bir yeraltında metroda, bir yeryüzünde otobüste oradan oraya koşturdum. Çok güzel vakit geçirdim, Londra’yı yine çok sevdim ve bir sonraki ziyaretim için planlar yaptım. Umarım siz de bu dünya kentinden benim kadar keyif alırsınız.

17 yorum

  • Özlem1001 dedi ki:

    Merhaba Ece, üç gün içinde baya bir program “sıkıştırmışsın”.Sırf British Museum bir gün için fazla enerji isteyen bir”olay”. Londraya gideli benim için çok oluyor…ve senin sayende güzel hatıralar tazelenmiş oldu.Zevkle okudum… Teşekkürler!

  • mctumer dedi ki:

    Sevgili Ece, kısa bir londra gezisi için bilgilendirici, örnek bir program.Fotoğraflarda çok güzel. paylaşımın için teşekkürler.

  • justinian dedi ki:

    Sanırım uzun zamandır yazmıyordunuz. Yeniden yazmaya başlamanıza sevindim. Çok akıcı, planlı ve güzel bir anlatım. Londra’yı sevdiğiniz her satırdan belli oluyor. 🙂 Teşekkürler.

  • rome_o dedi ki:

    cok sade ama harika bir anlatim hyde park ta guzel havada vakit gecirmek gercekten harkadir

  • m2hyt dedi ki:

    ne güzel gidip görmediğimiz yerleri sizlerin sayesinde öğrenmiş tanımış bilgi sahibi olmuş oluyoruz teşekkürler yazınız için beğenerek okudum tabiki tüm binrotalılara da teşekkürler … yazılarınız hiç bitmesin…

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    sevgili eceak, yazınızı yeni okudum, uzun zamandır yazmıyordunuz, çok sevindim ve çok beğendim, ben de londra’ya 93’te gitmiştim pek hatırlamıyorum o yüzden güzel oldu benim için de, sevgiler:)

  • camkenari dedi ki:

    tekrar hoşgeldin =) bu aralar ingiltereyi araştırıyorum o yüzden yazın bana ilaç gibi geldi.. kısa günlere sıkıştırılan gezilere ait yazılar tam benlik..eline sağlık çok faydalı oldu!!

  • Zeynep dedi ki:

    sade ama güzel bir anlatım olmuş fotoğraflar ise birbirinden güzel eline sağlık

  • MIYU dedi ki:

    çok hoş olmuş gerçekten, biran için gidip görmüş kadar oldum! Ellerinize sağlık. Teşekkürler

  • YukselYilmaz dedi ki:

    Valla, ne demeli? Hani haftasonu Londra’ya gitmek isteyen biri varsa, yazıyı yazıcıdan çıkartıp yanına alsın ve yola çıksın. Ben de 2 yıl önce böyle bir haftasonu gitmiştim. Gitmiştim de, senin gördüklerinin yarısını görmedim. Ama itiraf etmeliyim, o günlerde Guiness’i yeni keşfedip, tanışma faslı biraz uzun sürmüştü…;-).
    Şaka bir yana, harika ve ayrıca çok bilgilendirici yazmışsın, eline sağlık!

  • eceak dedi ki:

    Arkadaşlar, güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim:))

  • BÜLTER dedi ki:

    gezilerini benim gibi 3-5 günle sınırlı tutanlar için çok faydalı olmuş yazınız. okuması da zevkli, fotoğraflar da güzel. tebrikler.

  • Kedim dedi ki:

    Sevgili EceAk, çok fazla yazı kaçırmışım. Sizin Londranızı çok sevdim.

  • ihsanonder dedi ki:

    Aynı günlerde ben de oradaydım. Eylül keşfetmek için Londra’nın belki de en güzel mevsimi. Her şeyini ama en çok da müzelerini unutamıyorum bu güzel şehrin. Sayenizde anılarım tazelendi. Kaleminize sağlık!..

    İhsan

  • maliho dedi ki:

    Yazınızı okurken, ne zaman Portobello Road’a gideceksiniz diye bekledim ama bizi oraya götürmediniz. Neyse belki bir dahaki sefere :))

  • maviduman dedi ki:

    Güzel bir anlatımın sayesinde bir solukta okudum. Üç güne de ancak bu kadarı sığardı heralde 🙂

  • melez dedi ki:

    selam,güzel bir yazı olmuş.anlatımınız bir hayli dolu ,bende londrayı araştırıyordum onun için iyi geldi .gittiğimde yazdığınız heryere gideceğim,şimdiden teşekkürler,size iyi yolculuklar .melez

justinian için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*