Tunus: Afrika’da Akdeniz Rüzgarları

Tunus’ta, Sousse 4000  Rue de Ma Ro’da kahve içiyorum. Burada bulunduğum beş gün boyunca her gün uğradığım yer… Kimilerine göre bir kıraathane. Bana göre Tunus’un kalbi, kısa bir özeti. Büyük fincanda Türk kahvesi… Tanıdık bir tat, tanıdık bir sokak, tanıdık yüzler… Mahmutpaşa ve Tahtakale kalabalığı, tezgahları, renkleri, sesleri…






Bu Sousse’un sadece bir yüzü. Çöl kumunun çevrelediği nefis bir deniz, pencereleri mavi boyalı, beyaz badanalı evler, otelleri de saymak gerek. Aralık ayında Tunus’a giderseniz yaz aylarının kalabalığını tahmin etmekte zorlanmazsınız. Neticede bir Akdeniz ülkesindesiniz. Güneş yüzünü gösterdiği anda burası “Türkiye sahillerini aratmayacak bir renge bürünüyordur muhakkak” diye düşünmeniz muhtemel. Fenike, Roma, Bizans ve Arap kültürlerinden derin izler taşıyan bu sade şehri sevdiğimi söylemek isterim.





 


Tunus’ta Roma’ya kafa tutan Kartaca kentinin harabelerinden mozaik galerisi Bardo Müzesi’ne, Sahara Çölü’nden Bodrum’u anımsatan mavi pencereli beyaz evleriyle Sidi Bou Said ‘e kadar görülecek çok şey var. Hele kitaplarınızı ve fotoğraf makinenizi alıp yola çıkmaksa niyetiniz Tunus tam size göre. Temiz, karmaşadan uzak, güvenli, hem çok tanıdık, hem çok yabancı…


 


Afrika kıtasındayım. Akdeniz’e dönük yüzüm. Esip geçmiş olan Fransız rüzgârını ensemde hissediyorum (estiği doğru ama geçtiği hakkında şüphelenmeniz doğal).





 



Tunus’la ilgili bir şeyler öğrendiğim andan itibaren Mısır’ı, Cezayir’i, Fas’ı daha fazla merak ediyorum. Batı rüzgarlarının buraları nasıl etkilediğini görerek öğrenmek gibisi yok. Hele doğu-batı tartışmalarının yıllardır hararetle sürdürüldüğü bir ülkeden geliyorsanız pek çok şey size daha anlamlı görünüyor. Ama kendi bulunduğumuz nokta üzerinden bir ülkeyi okumak anlamak bir yere kadar mümkün oluyor. Karşılaştırma okuma yaptığınızda tuzaklara düşme tehlikesi var.


 


“Türkiye’den daha az gelişmiş, Starbucks’lar, Burger King’ler buraya girmemiş, nüfusun yüzde %4’ü üniversitede okuyabiliyor, zengin değiller, zeytinleri dışında çok az şey var, yeraltı zenginlikleri var tabii ama biz nerede, onlar nerede” diye düşünerek gezerseniz, kendi zavallı şehrinizi yaratmış oluyorsunuz. Tunus’u kendi haline bırakmanızı ve Türkiye’yi bir süreliğine unutmanızı, sömürülen bir ülke olmanın ne demek olduğunuzu anlamaya çalışmanızı, beklentilerinizi en aza indirgemenizi, sürprizlere açık olmanızı, ara sokaklara dalmanızı ve Magon şarabına ve Celtia birasına teslim olmanızı tavsiye ederim.


 




 



Tarihi değerleri açısından görülmeye değer olan Medina dışında, Hammamet Körfezi’nin sonuna doğru uzanan Monastır da “İyi ki gelmişiz” dedirtiyor. Tüm evlerin bembeyaz, mavi çerçeveli ve mavi kapılı olduğu Sidi Bou Said’i görmeden Cafe Shabanne’da bir Türk kahvesi içmeden olmaz…



Tüm esnafın Türk müşterilerini karşılama yöntemi: Tarkan, Galatasaray? Sabırlı olun! Bu seyahatinizin bir parçası… En azından birkaç gün sonra ben bunu böyle kabul etmeye başladımJ Yol tarif ederken size eşlik eden, yolda sakat çocuklarının hikayelerini Tunuslular için “onlara dikkat edin” demeye dilim varmıyor. Makul bir noktaya kadar bu kimselerle yol arkadaşlığınızı sürdürmek, önceleri tedirgin etse de sonra bir alışkanlık haline geliyor.


 


Sousse, Akdeniz ülkelerinin sahil bölgelerindeki tüm özellikleri taşıyor. Beyaz boyalı, mavi pencereli evler, oteller, nefis bir deniz ve çöl kumundan oluşan uçsuz bucaksız bir sahil…


 


Başkent Tunus’u “minyatür Paris” olarak özetlemek kolaya kaçmak belki ama, belirgin farkları Tunus’a gittiğinizde görmemek ne mümkün… Tunus’ta Medine-çarşı, Zeytuni Cami’yi görmenizi, hurma almanızı,  Cafe de Paris’te soluklanmanızı ve rasgele sokak aralarına dalmanızı öneriyorum.




Kartaca-Roma düğümünü çözmek, dünyanın en büyük mozaik müzesini görmek (Hatay’ı birinci zannediyordum ufak bir farkla birincilik Tunus’ta. Virgil’in İlham Perileri mozaiği burada ki bu mozaiklerin Mona Lisa’sıymış), 1960-70’lerin yabancı sermaye girmemiş Türk Akdenizi’ne benzer bir ortamda geçmişe yolculuk yapmak Tunus’u görmek için birkaç iyi sebep. Dikkat! Beklentisi az olan fazlasını bulur!


7 yorum

  • justinian dedi ki:

    Bu bilgilendirici ve akıcı yazınız için sizi tebrik ederim. Çektiğiniz fotoğraflar da yazınız kadar güzel. Tunus, Fas ve Cezayir’i gezmeyi bende çok istiyorum. Elinize sağlık.

  • rome_o dedi ki:

    Bu yazıyı okuduktan sonra ben de Tunus’a gitmek istedim. Teşekkürler.

  • yigithany dedi ki:

    Daha yeni okuma fırsatım oldu:) bende gidicem ya….

  • borae dedi ki:

    1999 yılında gittiğim dere-tepe dolaştığım ve çok güzel, olumlu anılarla ayrıldığım Tunus’u, senin satırlarında okuyunca birdenbire tunus’u özlemiş olduğumu farkettim. O yıla ait notlarımı, fotoğraflarımı kurcaladım. Geçmişe küçüçücük bir gezi yaptım yazın ve anlatımınla. teşekkür ederim.

  • MIYU dedi ki:

    gerçekten yazınızve fotoğraflar çok güzel, çok teşekkürler. İnallah gidip anlattığınız yerleri görme fırsatım olur benim de …

  • tütü dedi ki:

    Evet,Tunus’u çok güzel aktarmışsınız,teşekkürler.Ama izninizle gitmeyi düşünenlere Douz’da çölün ortasında bir otelde de bir gece kalıp,çölde sabahlamanın keyfini yaşamalarını,çöl şehri Matmata’yı görmelerini de şiddetle tavsiye ederim.

  • NEŞE dedi ki:

    Her giden o kadar iyi izlenimlerle dönüyorki,ne yapsak da gitsek demeye başladım..Gerçekten doğru söylediniz:Beklentileri çok yüksek tutanlardan olmamalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*