Tombul kuş ve ‘kendini tanımışlık’




      2003 yılının  kış aylarında, Ulm’a ilk gittiğimde, tren istayonunda karşıladı beni. Ellerimde valizler, yeni bir kente gelmiş olmanın heyecanı ve tedirginliğiyle çok da önemsememiştim onu. Sonraki günler Ulm’un başka yerlerinde tekrar rastladım ona. Her gördüğümde başka başka renklerde ve başka başka kostümlerdeydi ama tanıdım hep. Bazen bir puro tüttürüyordu, bazen de bir yüzük taşıyordu gagasıyla. Tombul gövdesiyle bana çocukluğumda söylediğim “İğne battı, canımı yaktı. Tombul kuş, arabaya koş. Arabanın tekeri, İstanbul’un şekeri…“ şeklindeki anlamsız tekerlemeyi anımsattı. Neden tombul bir kuşun arabanın arkasından koşması gerektiği söylenirdi bilmem. Tombulluğundan dolayı uçamayacağı mı vurgulanmaya çalışılırdı acaba? Bu soruların yanıtları artık o kadar önemli değildi ama neden bu kuşun dev boyutlardaki heykelinin kentin her yanına serpiştirildiği aklımı kurcalamaya başlamıştı.


 


“Kapıyı yıkalım o zaman“


      İmdadıma her zaman olduğu gibi ’süperman kocam’ yetişti. Darren, internetten edindiği bilgiyi bana aktararak, merakımı giderdi. Herkesin de bildiği bir hikayeymiş meğer bu. Taa, yıllar önce Ulm halkı, şu ünlü ‘Münster’in yapımı için odun kalaslar taşırken çıkmış ortaya bizim serçenin hikmeti. Ulm, surlarla çevrili bir kent olduğundan şehre giriş çıkış da belli kapılardan yapılırmış. Bizim Ulm halkı da katedralin yapımı için gerekli olan bu uzun odunları enlemesine tutup, bu kapılardan içeriye sokmayı bir türlü başaramıyormuş! Hatta aklı uzun bir belediye başkanı çıkıp “Kapılar yıkulaaa, genişleyeee! Odunlar da böylelikle geçebileee” diye bir emir bile vermiş. Ne olduysa, tam o zaman olmuş. Bizim kuş beyinli kuş, gagasıyla uzun bir dal parçasını yuvasına doğru taşıyormuş. Ulm halkı gibi yuvasının kapısını yıkmaya kalkışmak yerine, dal parçasını diklemesine kapısından içeri sokup, herkesi hayretler içinde bırakmış! Bu ‘ilginç’ keşfin ardından kalaslar diklemesine kapıdan içeri sokulmuş ve kendilerini büyük bir sıkıntıdan kurtaran ve bir mühendislik örneği sergileyen serçenin heykeli de ‘teşekkür’  amacıyla katedralin en tepesine konulmuş.


 


Önce çok güldüm


      Bu hikayeyi duyduğumda ilk tepkim katılana kadar gülmek oldu. Sonra insanların bu kadar ‘az akıllı’ olmalarına inanamadığımdan hikayenin uydurulmuş olduğunu düşündüm. Bilirsiniz, internette bu tür hikayeler çok dolanır. Sonra Ulmlu biriyle tanışıp sordum “Nedir bu kuşun sırrı?” diye. Kadın bana “Anlatması çok karmaşık bir hikaye” deyip yanıt vermedi. Ardından turist bürosuna gittim ve aldığım yanıt karşısında yine çok güldüm. Bana kuşun sırrıyla ilgili yanıt vermeyen kadının bu davranışını da atalarının aptallığından utanmasına yordum. Ulm’un Einstein’ın doğduğu bir kasaba olduğuna inanamadım.


      Anlamadığım şey, insanın kendi aptallığını yüzüne vuran bir kuşu neden bu kadar çok sevdiği ve her yere aptallığının kanıtı gibi heykelini diktiği! Çocukken hep yanlışların unutulması, hataların hatırlatılmaması, aptallıkların anımsatılmaması yönünde telkin görmüştüm. Önemli olan ne büyük kahramanlar, ne cesur insanlar, ne akıllı öğrenciler olduğumuzdu. Bu nedenle şaşırttı beni Ulmlular’ın bu serçeyi çok sevmeleri.


 


At mı gelin mi?


      Ulm serçesinin bu hikayesi bana babaannemin anlattığı bir masalı anımsattı. Hikaye otomobilin icat olmadığı zamanlardan kalma bir hikayeydi. Çünkü hikayedeki telli duvaklı gelin, atla getiriliyordu damadın evine.  Ancak başlarına bizim Ulmluların başına gelene benzer birşey geliyordu. Gelin, at üzerinde olduğundan damadın evindeki bahçe kapısından geçemiyordu, kapı alçaktı. Köy halkı da ’Ne yapsak?’ diye Ulm halkı gibi düşünüp taşındı. Kimileri gelinin başını kesmeyi, kimileri de atın ayaklarını kesmeyi önerdi. Ancak köylüler Ulmlular kadar şanslı olmadıklarından onlara yol gösterecek börtü böcek yoktu etrafta. Bu nedenle gelinin başı kesildiğinde, öleceğini akıl etmiş olmalılar ki atın ayaklarını kesmeye kalkmışlar. Masalın sonu nasıl bitiyordu hatırlayamıyorum ama etrafta böyle bir cahilliğin ya da ‘aptuşluğun’ simgesi olarak bir at ya da gelin göremediğimize göre, demek ki bu hikayeden gereken ders alınmamış.


 


Tombul kuş


      Daha sonra bu konu üzerine biraz daha kafa yordum ve bir gün evden çıkıp, şehir merkezindeki ve Aldstadt’daki bütün sokakları tek tek dolaşıp kuş heykellerini saydım. Genellikle mağazaların ya da dükkanların önünde duran bu serçe heykellerini incelemek mutluluk verdi bana gün boyu. Eczane kapısının üstüne koyduğu kuşun gagasına şırınga tutturuyor, kuyumcu yüzük taşıtıyordu. Müzik okulu bir ‘sol anahtarı vermiş’ gagasına, tren istansyonundaki serçe de valizini almış tatile gidiyor, puro satan bir dükkan  sahibi de bizim serçenin akciğerlerini mahvetmek adına da olsa puro tuttuşturmuş gagasına. Başımı nereye çevirdiysem, bir serçe gördüm bütün gün. Normalde yürüyüp geçtiğim sokaklarda, başımı kaldırıp yukarı bakmadığım için göremediğim kuşların hepsine tek tek selam verip borcumu ödedim o gün. Artık güldürmüyor beni serçeler, onları büyük bir ‘kendini tanımışlığın’ simgesi olarak algılıyorum.






















Not: 2003’te henuz dijital devrimi yapmamis oldugumdan fotograflarin kalitesi ancak bu kadar. Ozur dilerim!

9 yorum

  • abidindemir dedi ki:

    Çok ilginç bir yazı. Ellerinize sağlık.

  • mctumer dedi ki:

    Çok hoş, öykü ne kadar “aptalca” da olsa , bir kentin simgesi olmuş kuşlarla donatılması çok hoş. Üniversiad yapıldığı yıllarda İzmirde de her yerde “Yalıçapkını Efe” nin resimleri vardı. Şimdi bile örneğin Alsancakta ya da Kemeraltında karşımıza çıksa ne kadar hoş olur.

  • yaprak dedi ki:

    cok keyifle okudum, keşke bizler de beceriksizliklerimizden ya da hatalarımızıdan ders alabilsek :),elinize sağlık…

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Bu tür “spesifik” yazıları çok seviyorum. Ulm benim için “serçe” demek artık. Oysa direkt kentin tarihini anlatsaydınız ve bazı informatik bilgiler verseydiniz, bu kadar kalıcı / vurucu olmazdı yazınız belki… Diliniz de son derece keyifli, özenli. Ufkunuza sağlık!

  • oymakas dedi ki:

    Çok keyifli bir yazı. Elinize sağlık.

  • rome_o dedi ki:

    çok güzel bir hikaye .. ..che serçe de cool muş 🙂

  • MIYU dedi ki:

    kesinlikle çok keyifli bir yazı , ben de Eylülada gibi, Ulm dendikçe serçeyi düşüncem artık.

  • BÜLTER dedi ki:

    enine ve dikine taşımak, eşyayı dar yerden geçirmek aslında herzaman pratiklik ister ve kolay değildir. almanlar kendileriyle barışıklar, buradan bunu öğrendik.

  • enise dedi ki:

    Keyifli bir yazını daha okumak zevk verdi.Teşekkürlerrr..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*