Tezatlarla dolu Tel Aviv

Ben Gurion havalimanını yukarıdan gördüğümde bu kadar büyük bir yer ile karşılaşacağımı hiç düşünmediğimi fark ettim.

İndik. Ben daha öncekilerden duyduğum rivayetlerin huzursuzluğu içindeyim. Ama henüz yamuk bir şey görmedik. Pasaportları görevliye veriyorum. Hiç bir şey sormadan ve damga bile basmadan pasaportumu bana verdikleri mavi bir barkod ile beraber iade ediyorlar. Keşke pasaporta İsrail vizesi yapıştırılmamış olsaydı. Barkodu okutup dışarı çıkıyor ve kredi kartı ile bizi havalimanından şehir merkezine götüren trenin biletini alıp şehre gidiyoruz.

Trenden iniyoruz. Hashalom istasyonundan bir alışveriş merkezine yol çıkıyor. Yürüyoruz. Alışveriş merkezi girişinde gayet lalettayn bir arama yapılıyor. Alışveriş merkezini bir uçtan diğer uca kat ederken giyim ve yiyecek fiyatları beni dehşete düşürmeye yetiyor.

Otobüs durağına varıyoruz. Binmemiz gereken otobüs artık yok. Hangi otobüs gidiyor diye sağa sola soruyorum ama insanlar pek yardımcı değiller. Dönüp bakılmıyor bile. Neyseki bisikletli, sonradan Roman olduğunu öğrendiğim adam bana yardımcı olmayı görev bilip bu sorunun çözülmesini sağlıyor.

Otobüslerde bilet şoförden alınabiliyor. Ulaşım –bana göre- pek ucuz değil. Otobüsteki gözlemlerime göre İsrailliler turistlerle rahatlıkla İngilizce konuşabiliyorlar. Kendi aralarında ortak lisan olan İbranice kullanılıyorsa da her bir Yahudi grup gelmiş oldukları toprakların dilini kendi cemaat gruplarında konuşmaya devam ediyor. Yani şöyle söylemeliyim; bir soru sorduğunuzda yanındakine Almanca sorarken diğerlerine İbranice soruyor ve size cevabı İngilizce veriyor. Pek sorun çekmeyeceğiz sanırım.

Otele giriyoruz. Kaldığımız en pis yerlerden birisi. Ama denize bir sokak uzakta ve oldukça pahalı bir şehir olan Tel Aviv ‘in geneline göre oldukça hesaplı. Hemen yakınlardaki bir marketten alışveriş yapıyoruz. Ülkede domuz eti yasak olduğu için ilk kez yurt dışında  rahatlıkla bir şeyler alabilmenin mutluluğu içindeyim. “Bu adamlar anasının gözüdür, halkına kötü bir şeyler yedirmezler” düşüncesi ile turluyorum rafların arasında. Fiyatlar epeyce yüksek. Neyseki süt ürünleri çeşitli ve genele vurulunca hesaplı kalıyor. Yiyecek işi halledildi.

Hemen yakındaki plaja doğru yakıcı güneşin altında ilerliyoruz. Üç beş bir şey verip bir şemsiye ve iki şezlong tutup denize giriyoruz. Şok. Su çok sıcak. Rüzgarda yok. İncecik kumlardan bir kale inşa ediyoruz hemen. Kumun kalitesi harika. İnsanları izliyorum. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Turistte pek yok. Bununla beraber İsrail, dünyanın türlü bölgelerinden topladığı Yahudilerden bir Babil yaratmış. Herkes ayrı bir dil konuşuyor. İnsanların dertten uzak ama birbirlerinden uzak olduğunu fark ediyorum.

Akşam tekrar sokaklara atıyoruz kendimizi. Odada erimektense sokaklarda kaybolmak daha eğlenceli olacak gibi.

Tel Aviv yüz yılı yeni aşan kuruluşu ve topu topu yetmiş yıllık şekillendiriliş öyküsü ile yaşasa da iç kesimlerdeki binalar Beyrut sokaklarını andırıyor. Ülkede bir teknoloji ve tüketim çılgınlığı var ama o Ortadoğululuk halen devam etmekte. Kırmızı ışık bir engel değil. Sokaklarda çok sayıda hırpani evsiz de var. Ama ne kalabalıklar onları görüyor ne de onlar kalabalığın pek farkında.

Sokaklar ışıl ışıl. Ayak üstü yemek için pastanemsi bir dükkandan poğaçalar alıyoruz. Tanıdık tatlar. AVM ‘lerden birine giriyoruz. Buz dolabı adeta. Fiyatlar çılgınca yüksek. Bir kozmetik dükkanında dayanamayıp soruyorum. Aldıkları paranın ay sonunda sıfırlandığından bahsediyor satışçı kız. Biriktirme diye bir şey yok. Yarının ne getireceğinden –yada ne götüreceğinden – emin olamadıkları için harcamak tercih sebebi.

Paralel caddelerden birindeki büyük marketlerden birine giriyoruz. Nüfus yaşlandıkça yardımseverlik artıyor. Hangi su daha kalitelidir diye kendi aramızda konuşurken adamın biri yardım ediyor Türkçe. Türk sanat müziğine vurulmuş, anlamak için Türkçe öğrenmiş ve defalarca Türkiyeye gelmiş. Kasada Türk olduğumu anlayan görevli tokalaşıp “Fenerbahçe” diyor. Sorun olur mu derken Türk olmanın meyvelerini topluyorum. Torbaları doldurduk. Yeni arkadaşlarımızdan güçlükle ayrıldık.

Sokaklar artık gençlerin. Epey yürümüşüz. Son yaşlılar köpekleri ile evlerine çekilmenin derdinde. Çiftler gayet rahat takılıyorlar ortalıkta. Yahudi şeriatı buna ne diyor dediğimde bana “Tel Aviv ayrı, İsrail ayrıdır” diyorlar. “Cumartesi Kudüste görürsün, merak etme” diye takılıyorlar.

Tel Aviv her telden çalan insanları ve onların yarattığı kültür ile tezatların ve görmezden gelmelerin kenti olarak aklımda kalacak.

1 Yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Bora,yine ilginç diyarlardan haberler getirdin bize…Kişisel yorumların yazıya renk katıyor ve bize foto eksikliğini unutturuyor…Devamı daha da güzel ve ilginç olacak,teşekkürlerimle bekliyorum..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*