TANZANYA 1

Yer : Nkhata Bay/Malawi
Gün : 156
Yapılan yol : 22,608km

Tanzanya

Rusumo Şelalesi üzerindeki köprüden Tanzanya’ya geçtikten sonra, kısa süren pasaport ve gümrük işlemlerinin ardından ilk durağıma hareket edebilirdim artık. Ülkeye Pazar günü girmiş olmanın bedelini, görevlilerin fazla mesai ücretleri olarak ödüyorsunuz Tanzanya’da. Bu -tabii eminim ki- Dar es Salaam ya da Arusha’daki uluslararası havaalanı sınırları için geçerli değildir ama, kara sınırlarını kullanırken katlanmak zorunda olduğunuz bir kural. Çok değil canım, beşbin Tanzanya Şilini alıyorlar, makbuz karşılığında. Yani, yaklaşık USD4.30…

Sınırdaki görevlilere teşekkür edip ayrılacakken, gümrük görevlisi, bir kişiyi yolumun üzerindeki Geita’ya kadar alıp alamayacağımı sordu. Haritadan baktım, 243km’lik bir mesafe. Toplam 367km’lik menzilimin yaklaşık üçte ikisi. “Tamam!” dedim. Hem yolda da yarenlik ederiz, canım sıkılmaz.

Yolun sınırdan itibaren 90km’si asfalt gözüküyor. Ondan sonra, varacağım Mwanza’ya kadar olan kısım ise Michelin’de “partially improved” olarak verilmiş; yani “kısmen iyileştirilmiş”. Ben bu “partially improved” deyimini Etiyopya’dan çok iyi hatırlıyorum; bu şekilde gösterilmiş bir yol bana kök söktürmüştü orada. Dolayısıyla, 367km’lik toplam yolun 277km’lik kısmı için şüphelerim var.

Neyse! Yol arkadaşım geldi; 18-25 yaşları arasında (pek anlaşılamıyor, yüzüne bakınca küçük gösteriyor ama, giyinişi -sanki- daha ileri), streç pantalonlu, daracık bluzlu bir hanım. Arkasında, elinde hanımın çantasını (ufacık bir valiz, iri bir kol çantası büyüklüğünde) taşıyan bir görevli. Hanımefendi, sanki limuzininin kapısı açılsın diye bekler gibi kapının önünde bekliyor. E açtık, buyur ettik içeri. Çantayı da bizim “limuzin”in bagajına koyduk. Koyulduk yola. Ben başladım birşeyler sormaya. Aldığım her cevap “Yes!” oluyor. “Gümrükte mi çalışıyorsun?”. “Yes!”. “Hergün bu yolu gidip geliyor musun?”. “Yes!”. “Peki zor olmuyor mu?”. “Yes!”. “Nasıl yani, zor mu oluyor?”. “Yes!”. “Peki, Geita’da mı oturuyorsun?”. “Yes!”. “Buradaki görevin nedir?”. “Yes!”. “Haa! Anlaşıldı, İngilizce bilmiyorsun”. “Yes!”. “E desene birader.”. “Yes!”. Sustum.

İlk 90km haritada da gösterildiği gibi asfalt. Asfalttan, Mwanza yönü için döneceğim noktayı kaçırıyorum; o kadar gösterişsiz bir kavşak ki. Hiç bir tabela da görmedim. Birkaç kilometre sonra GPS’e göz ucuyla baktığımda, kavşağı geçtiğimi farkettim ve geri döndüm. Kıza el kol işaretleri ile Mwanza ayrımını geçtiğimizi anlatmaya çalıştım, yüzüme boş gözlerle baktı. Eksiği yalnızca İngilizce bilmemek değil anlaşılan.

Yol ağzında küçük ve yazıları silinmeye yüz tutmuş bir tabela varmış; görmemiş olmam kesinlikle yadırganacak bir durum değil bence. Daracık toprak bir yola girdik. “İyileştirilmiş” deyimi, üzeri düzgünleştirilmiş toprak yol anlamındaysa, evet, iyileştirilmiş görünüyor. Ama başına “kısmen” eklenince biraz mide bulandırıcı tabii. Ve o “kısmen” kısmı, yaklaşık 20-30km gittikten sonra bitti ve daha sonra Mwanza’ya varana kadar o iyileştirilmiş “kısım”lardan eser göremedim. Yoldaki çukurlar ve yağmur sularından oluşmuş derin yarıklar bazen o hale geliyordu ki, arabadan inip yolun neresinden geçmenin mümkün olabileceğini incelemek zorunda kalıyordum. Bu arada, bu yazıyı tamamladıktan sonra, 20 Mart günü (yazıyı göndermekte -yerel internet olanaklarının çok kısıtlı olması sebebiyle- gecikme yaşıyorum) eski yol arkadaşım Chris’ten “Acil okuyun!” uyarısı ile gelen mesajdan, aynı yoldan geçerken bindiği araca otomatik tüfeklerle ateş açıldığı, şöförün hızlı davranması sonucu yalnızca maddi hasarla kurtulduklarını öğrendim.

Yanımda konuşmayan bir hanım, sürekli sarsılan bir araba ve bendeniz, saatte ortalama 25km hızla ilerliyoruz. Saat 15:30 sıralarında Geita’ya geldik. Ben kasabanın içinde ağır ağır ilerliyorum ki, kızcağız “Şurada ineceğim” diye işaret ederse kaçırmayayım. Kasaba merkezini geçip yavaş yavaş terketmeye başladık. Ben, herhalde “varoşlar”da oturuyor diye düşünüyorum ama, çevrede varoş da kalmadı ev de. Arabayı durdurup elime haritayı aldım ve Geita’yı işaret edip “Sen burada inmeyecek miydin?” diye sordum. “Yes!” dedi. “E, iyi ya, in o zaman!”. “Yes!”. “Hayır kızım, bak; burası Geita. Senin ev, böyle hani çatısı var, sen içinde yaşıyorsun falan. İşte o burada, sen de ineceksin”. “Yes!”. Çattık birader! Geriye döndüm. Kasabanın merkezindeki delikanlılardan İngilizce bilen birini buldum ve kendisinden yardım istedim. “Bu hanıma ineceği yere geldiğimizi, gitmek istediği Geita’nın burası olduğunu anlatabilir misin, lütfen?”. Delikanlı hanımkızımıza durumu lisan-ı münasiple anlattı ve aldığı cevabı da bana söyledi: “Ben Geita’da inmeyeceğim ki?”. “E, nerde inecekmiş o zaman?”. “Sorayım mı?”. “Yok, dur sorma. Ben telepati yoluyla öğrenirim. Tabii sor ulan”. Burada insanlar ancak kendilerine söylenilen kadarını yapar. Kıza nereye gideceğini sorması için, benim ondan bunu istemem gerekir. “Eee?”. “Sengerema’ya gidecekmiş”. “Ama o bana Geita demişti”. “?!”. “La havle” çekip, bastım gaza. Fazla da basılmıyor ki birader, yol müsaade etmiyor. Bu arada saati de dört yaptık. Ben, bu kız olmasa, Geita’da biryerde yatardım, diye düşünüyorum. Şansım yok tabii. Namus belası. Aldık başımıza bir kere.

Tekrar yola koyulduk ama, Sengerema’ya kadar önümüzde daha 120km’den fazla yol var ve bu hızla 5 saat sürer. Biraz hızımı arttırayım dedim ama, mümkün değil. Ve benim tepemden takırtılar gelmeye başladı yine. Arabayı çektim sola, kafamı dışarı çıkarıp direkt portbagajın ayağına baktım. Evet! Bu da kırıldı. Bu beşinci birader. Bence Otokar bu konuda bir “iyileştirme” yapmalı; hem de “kısmî” değil, “toptan”.

Saat sekiz buçuk gibi Sengerema’ya girdik. Yine tüm vücudum, özellikle kollarım ve omuz başlarım, sürekli kasılmaktan ağrıyor ve tek istediğim bir duş alıp, birşeyler atıştırıp uyumak. Bu sefer kızı beklemeden kasabanın ortasında durdum ve ortaya “Özür dilerim! İngilizce bilen birinden yardım istiyorum” diye bağırdım. Genç bir çocuk geldi. “Ona” dedim “sorar mısın, evi neredeymiş?”. Sordu ve bana “O buraya değil, Mwanza’ya gidiyormuş” dedi. Haa! Durum anlaşıldı. Karı bize musallat oldu ya da edildi. İçinizde bunu daha önce anlamış olan “üstad”ların “Eee! Yeni mi anladın?” dediklerini duyar gibi oluyorum ama… “Bak!” dedim çocuğa, “Ona söyle, istediği bir otel, motel birşey varsa bırakayım. Yoksa, burada insin arabadan”. “Bildiği biryer yokmuş”. “O zaman,” dedim, “şurada bir motel görüyorum, onun önünde bırakacağım”. Ve bıraktım. Şehrin en iyi otelini sordum. Gösterdiler. Odasında duş ve tuvalet bile vardı. Tek sorun, su yoktu. Bana iki kova su getirdiler. “Duş”umu alıp, bahçedeki lokantada tavuğumu yedim ve erkenden yattım. Uyumam için, camı olmayan penceremin yaklaşık 1m ötesinde, evlerinin bahçesinde oturan komşuların radyolarını kapamaları ve muhabbetlerini bitirmelerini beklemek zorundaydım. Gecenin biri gibi muhabbet bitti ama, radyo kapatılmadı ve -sanırım- sabaha kadar da açıktı. Afrika insanı radyo dinlemesini çok sever. Ama ne olursa; müzik, haber programı, eğitim programı… Sanırım bu onların dünyayla olan bağlantısını sağlıyor, bir bakıma. Yolda bir sürü insan görürsünüz, ellerinde radyoları, kulaklarına dayamışlar, dinliyorlar.

Ertesi sabah erkenden uyandım. Hava felaket ağır ve her an yağmur başlayacak gibi. Portbagajın kırık ayağını değiştirmem gerekiyor ve bunu yağmur başlamadan yapmalıyım. Yoksa Ruanda’daki duruma düşebilirm. Neyse, artık tecrübe kazandığım için daha hızlı değiştirebiliyorum ve yağmurun ilk damlaları düşmeye başladığında işim bitmişti. Görevli kadından bir “siyah” çay istedim, arabadan ekmek ve krem peyniri ile zeytinlerimi alıp hızlı bir kahvaltı yaptım ve yola çıktım.

Size Mwanza’nın bulunduğu yeri anlatabilmek için yaklaşık coğrafi konum bilgisi vermeliyim. Benim, Ruanda’dan Tanzanya’ya girdiğim yer, ülkenin kuzey batı ucunda ve Viktorya Gölü’nün de güney-batısına rastlayan bir noktada. Tanzanya rotam da, Ruanda’dan sonra doğuya, Dar es Salaam’a kadar gitmek ve oradan, güney batı istikametinde ilerleyerek Malawi’ye geçmek. Dar es Salaam’a giderken de, Victoria Gölü’nün güney kıyısına paralel olarak seyredip, daha sonra -zorunlu olarak- Serengeti ve Ngorongoro Ulusal Parkları’nın içinden geçip, efsanevi Kilimanjaro Dağı’nın güney eteklerini yalayarak güney-doğuya yönelmeniz gerekiyor. Bu güzergahta da, sınırdan sonraki ilk en uygun konaklama yeri Mwanza. Şehir, Victorya Gölü’nün güneyinde, aşağıya doğru uzanan bir haliçin doğu kıyısında kurulmuş. Haliçin aşağısından dolaşan bir yol da olmadığı için, Mwanza’ya -benim güzergahımla- varmanın tek yolu, karşı kıyıya feribotla geçmek. Sabah sekiz gibi hareket edip, feribot iskelesine kadar olan yaklaşık 25km’lik yolu yarım saat ila 45 dakika arasında katetmeyi planlıyorum. Bu arada, yağmur şiddetini gittikçe arttırmakta. Toprak yol, önceki gün geldiğimden birkaç kat daha kötü. Korkum, yağmurda kayganlaşan ve yeryer balçık çamur olan yolda, sürekli yolcu ve yük taşıyan kamyonlardan birinin batarak yolu kapaması.


Sengerema’dan feribot iskelesine giden yol

25 kilometre uzunluğundaki yolun öyle 45 dakikada falan biteceği yok. Yağmurun şiddeti iyice arttı ve yoldaki çukurlar gölcüklere dönüşmeye başladı. Bazılarına zorunlu olarak girdiğiniz gölcüklerde zaman zaman araba, eteklerine kadar sulara gömülüyor. Yolu yaklaşık yarılamışken, bir köyün girişinde korktuğum başıma geldi. Bir otobüs, arka sol tekerleğinden çamura gömülmüştü ve çapraz olarak durduğu için de yolu kapamıştı. Kenarda, arabamı geçirebileceğim kadar bir boşluk yoktu. Mecburen başka bir güzergah bulmak zorundaydım ama, cıvarda her yer su altındaydı. Seyahate çıkarken yanıma aldığım lastik çizmeler ilk defa -ve umarım son defa- burada işe yaradılar. Yağmurluğumu da giyip atladım arabadan. Yolun yanındaki kısmen su basmış yerden, köylülerin de yardımı ile kendime sağlam zeminli bir güzergah aramaya başladım. Bir yandan da, eğer olur da batarsam diye, etrafta vinç için uygun ağaçları gözlüyorum. Neyse, yaklaşık yarım saatlik bir “sürvey” çalışması sonucu, batmadan geçebileceğime inandığım bir güzergah buldum. Sonunda yola kavuşumu biraz riskliydi, çamuru derin bir rampa olması sebebiyle. Artık orada da vinç kullanırım, gerekirse, diye düşündüm. Karşıda, vinci bağlayabileceğim yeterince sağlam ağaç vardı çünkü. Otobüs yolcuları ve çevredeki köylülerin pek aklı kesmedi, benim bu yapacağım işe ama, hepsi de merakla olacakları izlemeye koyulmuşlardı. Ben, bulunduğum yerden geriye doğru bir manevrayla, kendime çizdiğim yeni güzergahın başlangıcına geldim ve derin bir soluk alıp yolun sağından suyun içine daldım. Su, en azından benim çizmelerimden daha derin değildi; yani en çok 40cm… Takviye 3. viteste ve orta diferansiyel kilitli olarak ağır ağır ilerliyorum. Bir ara patinaja düştüyse de, sonuna kadar sorunsuz geldik. Sondaki korktuğum bölüme de, arabayı biraz hızlandırıp girdim. Arkası bir-iki sağa sola dans ettiyse de -ayağındaki lastiklere rağmen- sorunsuz çıktı. Arabamı seviyorum!

Pencereden, tezahüratlara el sallayarak cevap verip yoluma devam ettim. İskeleye geldiğimde, 2 saattir yolda olduğumu farkettim. Yarım saatlik sürvey çalışmasını düşersek, 25km için 1.5 saat hiç de “fena” sayılmaz. 11:00’deki feribotu beklemeye başladık.


Mwanza feribotunu bekliyoruz. Arkadaki otobüsün ismine dikiz: Sheraton!

Toplam 2 otobüs, 2 kamyon, bir pikap ve ben varız, araç olarak feribota binecek. Elli-altmış civarında da insan yolcusu var. Saat 10:30’da feribot yanaşıyor ve yavaş yavaş bizleri almaya başlıyorlar. Kıyak olsun diye, beni en son alacaklar; feribottan ilk inen olmam için.


Feribota en son ben gireceğim

Mwanza
Mwanza, Tanzanya’nın Dar es Salaam’dan sonraki ikinci en büyük kenti, nüfusları arasında çok büyük fark olsa da. 1890 yılında Almanlar’ın ileri karakol olarak kurduğu Mwanza, bu hale gelmesini iki şeye borçlu. Birincisi, çevrede bulunan altın madenleri; ikincisi ise, Victoria Gölü kıyısında kurulu olması nedeniyle Kenya (az olarak) ve Uganda ile ticaret için uygun bir liman olması. Mwanza, 1920 yılında, bu bölge ve Musoma civarında keşfedilen altın madenleri ile dikkatleri üzerine çekmiş.1928 yılında tamamlanan Tabora-Shinyanga-Mwanza hattıyla da ülkenin demiryolu ağına bağlanması sonucu önemli bir liman kentine dönüşmüş.

Altın, Tanzanya’nın önemli ihraç ürünlerinden. Afrika’nın Güney Afrika ve Gana’dan sonra üçüncü büyük altın üreticisi olan Tanzanya’da altın, Geita başta olmak üzere Mwanza ve Busoma’nın çeşitli yörelerindeki madenlerden çıkarılıyor. Ancak, Tanzanya’ya getirisinin yanısıra, Victoria Gölü için de ciddi risk oluşturmakta. Yeraltından çıkarılan hammaddenin işlenmesinde kullanılan siyanürün, bölgedeki aşırı yağışlar sonucu topraktan sızarak Victoria Gölü’ne karışması, gölün ekolojik dengesini tahrip eden diğerleri yanında önemli bir tehlike oluşturuyor. Kontrolu sıkı tutan Kenya ve Uganda’ya karşın, Tanzanya’dan, Victoria Gölü’ne her gün 2 milyon litre civarında lağım ve endüstriyel atık karışmakta.

Mwanza’da, kitapta gözüme kestirdiğim Iko Hotel’e gittim. Yazılandan daha bakımsız, buna karşın daha pahalıydı. Bunun dışında gezdiğim diğer orta sınıf otelleri de pek beğendiğim söylenemez. Iko’ya dönüp, günün tek müşterisi olarak kaydımı yaptırdım. Daha sonra, banka ATM’lerini denemek ve internet café bulup mesajlarımı kontrol etmek için şehir merkezine gittim. Güzel! Buradaki ATM’ler benim kartımı kabul etti ve demek ki Tanzanya’da, cebimdeki Dolarlar’ı bozdurmaya gerek kalmadan nakit ihtiyacımı karşılayabileceğim. Her ne kadar, Malawi ve Zambia’dan sonra ATM’leri neredeyse her yerde bulabileceksem ve elimdeki nakit Dolarlar da beni o zamana kadar fazlasıyla idare edecek durumdaysa da, yine de -her ihtimale karşı- cebime fazla dokunmak istemiyorum. Belli mi olur?

İnternet ve ATM işini hallettikten sonra, son kırılan portbagaj ayağımı kaynattırabileceğim bir demirci buldum. Eh, tüm zarûri ihtiyaçlar hallolduğuna göre, yemek işine geldi sıra.

Akşam yemeğimi başarısız bir Hint lokantasında yedikten sonra otele döndüm. Otelin barında, toplam üç otel müstahdemi bayanla televizyon izleyip, sohbet ettikten sonra yatıyorum.

Ertesi gün, yani 7 Mart Salı günü sabahı Mwanza’daki otelden Musoma’ya doğru yola çıktım. Aslında Musoma’da kalmak konusunda karar vermiş değilim. Daha önce söylediğim gibi, Mwanza’dan Arusha-Dar es Salaam yönüne gidebilmek için zorunlu olarak Tanzanya’nın en büyük ve popüler ulusal parkı olan Serengeti’nin içinden geçmek zorundasınız. Bunun için de park giriş ücretini ödemek… Yani otoyol geçiş ücreti gibi ama, biraz yüksek tabii. Madem bu ücreti ödüyorum, bari Serengeti’de bir de safari yaparım, diye düşünüp, Serengeti’nin batı ucundaki Ndaraka kapısından sabah erkenden girip, akşam üzeri Ngorongoro kapısından çıkarak Arusha’ya varacak bir plan yaptım. Bu amaçla da, Ndaraka kapısının 1km dışında, overlandercıların çok sevdikleri Serengeti Stopover kampyerinde konaklamayı düşünmüştüm. Ancak Stopover’a uğradığımda, tüm bungalovların dolu olduğunu öğrendim. Arabada yatmak da -arabanın içindeki aşırı toz nedeniyle- hiç işime gelmiyor doğrusu. Bu nedenle geceyi, biraz daha kuzeyde ve yine Victoria Gölü kıyısındaki Musoma’da geçireceğim. Ancak, bu durumda daha önce yapmış olduğum “günübirlik Serengeti safarisi” programını uygulamam imkansız.

Musoma, küçük bir sahil kasabası olarak kalmış. Önceleri diğer Tanzanya limanlarıyla Kisumu’ya yapılan feribot seferleri de yakın geçmişte kaldırılınca, gözden düşmüş bir sayfiye yeri havasına iyice bürünmüş vaziyette. Eskiden özenilerek yapılmış Peninsula Turistik Tesisleri’ne, özelleştirmenin de pek fazla katkısı olmamış maalesef. Otelin parlamento üyesi birkaç müşterisi dışında -sanırım- tek yabancı müşteri bendim o akşam. Akşam üstü, güzel terastan, günbatımı manzarasını kapatan o çirkin -ve artık kullanılmayan- feribot iskelesi binasına rağmen göle karşı otururken, otel müdürüyle keyifli bir muhabbetimiz oldu. Kendisi daha sonra bana, Serengeti’deki lodgelardan birinde rezervasyon konusunda da yardımcı olmaya çalıştı, otelin telefonları çalışmıyor olduğundan(!) kendi cep telefonunu kullanarak. Elimdeki rehber kitapta yazılı lodgelardan gözüme kestirdiğim bir tanesini arattım, cevap vermedi. Diğerini aradığında ise, karşısında çıkan kişiyi bekletip, telefonu bana uzattı. Telefondaki bayana bir ya da iki gece kalmak istediğimi söyledim, tek kişilik oda fiyatını sordum. Yarım pansiyon fiyatın USD80.00 olduğunu öğrenince biraz şaşırdım ama, sezon dışı (off season) olmasından kaynaklandığını düşündüm. Kitapta yazılı fiyat ise USD140.00’dı. Fiyat böyle “makul” olunca da, iki gece kalınır, doğru dürüst safari yapılır, diye düşündüm. Aslında, Kenya ve arkasından Uganda’da yaptığımız safarilerden sonra, Serengeti cazibesini yitirmişti bir ölçüde. Her ne kadar, diğerlerine oranla çok daha fazla hayvan nüfusuna sahip ve -mevsim nedeniyle de- avantajlı bir zamandaysam da… Serengeti, Şubat ortalarından itibaren bölgede yağmur mevsiminin başlaması ve yeşil örtünün de böylece canlanması ile birlikte, daha önceden (önceki yılın Temmuzu’ndan itibaren) kuzeye, Maasai Mara’ya (Kenya) geçmiş olan otoburların, özellikle büyük antilop türü olan wildbeest’lerin (Türkçesini bilemiyorum, bilenlerin yardımına ihtiyacım var) akınına uğruyor. Bu olaya “büyük göç” adı veriliyor. Göçün başlaması ile birlikte wildbeestlerin kuzeydeki Grumeti Irmağı’nı geçişleri sırasında, oradaki dev Afrika timsahları tarafından “seçmece” avlanmaları görüntüleri de çok meşhurdur; bir kısmınız belgesel kanallarındaki filmlerinden hatırlar. Bu göç de dolayısıyla etoburları, özellikle “büyük kediler”i bölgeye çekiyor.

Sonraki gün fazla acelem yok. Makul bir saatte, saat 08:00 gibi kahvaltımı ettim. Arabayı yerleştirip yola çıkmam dokuzu buldu. Serengeti’ye, bu sefer batıdaki Ndaraka kapısı yerine, kuzey-batıdaki Fort Ikoma kapısından gireceğim. Asfalttan ayrıldıktan sonra genellikle düzgün, yer yer de orta derecede zorlukları olan uzunca bir toprak yoldan Fort Ikoma kapısına verdım. Kalacağım konak yerinin -nispeten- ucuz fiyatını ve Serengeti’nin ününü de göz önüne alarak, iki gece konaklamaya karar vermiştim. Bu nedenle, kapıda iki günlük park giriş ücreti USD100.00 ve araç için de iki günlük USD60.00 olmak üzere cem’an USD160.00’ı bayıldık. İnsanların “safari” çılgınlıkları sürdüğü müddetçe, bu ülkeler -akıllı davranırlarsa- bu işten daha çok para kazanırlar.

Serengeti Ulusal Parkı
Serengeti çok büyük bir alana yayılmış; yaklaşık 15,000km². Alan bu kadar büyük olunca da, hedefinize varmak da pek kolay olmuyor. Genellikle savan, bazen de gevşek ormanlık alanlardan geçiyor yol. Buralarda birçok “bol rastlananlar”dan görüyorum; zebralar, ceylanlar, impalalar, dik-dikler v.s.


Bunları insan o kadar kanıksıyor ki artık…

Yolda, kenara çekmiş bir dalla-dalla’ya rastlıyorum. Tepeden kafalar çıkmış ve dikkatle bir noktaya odaklanmışlar. Dalla-dalla, turistlere safari yaptırmak üzere özel hazırlanmış, üzerinde -bizim eski O302 Mercedes otobüslerin tepesindeki havalandırma kapakları gibi bir mekanizma ile- yukarıya doğru açılan tavanı olan araçlar. Bunlar genellikle minibüs (çoklukla Toyota) ya da boyları -koltuk sayısını arttırmak için- özel olarak uzatılmış dört çeker araçlar (Toyota Land Cruiser ya da Land Rover Defender) oluyor. Daha önce anlatmıştım ama, bu yukarıya doğru açılan kapaklar, içindeki turistler ayağa kalkıp çevrelerini daha rahat görsünler diye aracın tavanında açıklık yaratırken, bir yandan da onları güneşten ve olası bir yağmurdan koruyor.

Gördüğüm dalla-dalla’nın yanına yanaştığımda iki tane dişi aslanın, ağaç gölgesinde öğleden sonra şekerlemesi yapmakta olduklarını görüyorum. Diğer araç -herhalde uzun süredir bu manzarayı izlemekten sıkılmış olsalar gerek ki- benim de gelmemle hareket edip gidiyor. Ben de, aslanlarla tek başıma kalıyorum. Doğal ortamında ilk defa bu kadar yakından aslan görüyorum. Aramızdaki mesafe on metre var yok. Bol bol fotoğraf çekiyorum.

 

Serengeti’ye başlangıç için hiç fena değildi

Rezervasyon yaptırdığım yer parkın Seronera bölgesinde bulunan Seronera Wildlife Lodge. Saat 15:00 civarında konak yerime varıyorum. Resepsiyondaki bayana, önceki gün telefonla rezervasyon yaptırdığımı söylüyorum. İsmimi soruyor, söylüyorum. Kayıtlara bakıyor ve bulamıyor. “Nasıl olur? Zehra isimli bir bayan almıştı hatta rezervasyonu” diyorum. Kadın bu isimde birinin çalışmadığını söylüyor. Kitabı açıp telefon numarasını teyit etmek istiyorum; telefona bakıyor ve “Bu telefon bize ait değil. Daha doğrusu iki sene önce değişti” diyor. Peki kimin o zaman? “İsterseniz arayıp öğrenirim” diyor ve ricam üzerine arıyor. Karşısına çıkan, Arusha’daki bilmem ne oteli olduğunu söylemiş. Rezervasyonumu iptal etmesini rica ediyorum. Serengeti’de rezervasyon yaptırıyorum diye, Arusha’daki bir otelde rezervasyon yaptırmışım, iyi mi? Tesadüfe bakın ki, eski telefonu devralan da yine bir otel. Kötü şans mı demeli acaba? Zaten USD80.00’da pek şaşırtıcıydı.

Peki bu lodge’da fiyatlar nasıl bakalım? Yarım pansiyon ücretin USD280.00 olduğunu söylüyor hanımefendi. Kalsın! Lanet olsun! Park ücretini iki günlük ödedik bile. Elimdeki kitaptan, diğer lodge’ların fiyatlarını kontrol ediyorum. Zaten sekiz tane daha var. Onların beşi de kuzeyde ve uzak. Kenya’da olsaydı, şimdiye kadar en az elli tane lodge yapılmıştı bile, Serengeti gibi kocaman bir parka. Neyse, Sopa Lodge’u gözüme kestiriyorum; nispeten ucuz gözüküyor ve Sopa zinciri de tanınmış bir zincirdir. Telefonla arıyoruz. Onlar da USD180.00 fiyat veriyorlar, yarım pansiyona. “Bana özel” (nedense) bir indirimle USD140.00 olacağını söylüyor, karşımdaki hanım. Mecburen razı oluyorum ve iki gecelik rezervasyon yaptırıyorum. Seronera Wildlife Lodge’un resepsiyonundaki hanıma yardımları için teşekkür ediyorum. O da bana bu “yardımın” bedelinin TSh6,000.00 olduğunu söylüyor; yani yaklaşık USD5.00. Teşekkürümü geri alıp, yerine parayı veriyorum, söylene söylene.

Allahtan Sopa Lodge da GPS’imde kayıtlı. Yoksa Serengeti de -bilmeyen biri için- bir yeri bulmak mümkün değil; hem büyüklüğünden, hem de yönlendirme tabelalarının yetersiz oluşundan dolayı.

Sopa’ya yaklaşırken yağmur başladı. Vardığımda, iyice şiddetlenmişti. Burada artık yağmur mevsimine girildi, Şubat’ın ortasından beri. Uganda’daki istenmeyen üç haftalık gecikme nedeniyle -maalesef- yağmur mevsimine kaldım.

Buketler’den beri ilk defa -yeniden- lüks yaşayacağım iki günüm var. Bunu iyi değerlendirmeli ve yarın günün ilk ışıklarıyla safariye başlamalıyım. Akşamın “çoktan seçmeli” mönüsünden seçtiğim yemeklerle karnımı sıkı doyuruyorum. Yemekler muhteşem, aşçıları çok iyi, belli. Odamda biraz yazılarla uğraşıp yatıyorum. Balkonun sürgülü kapısını sonuna kadar açık bıraktım. Aşağıdaki Seronera ormanından çeşit çeşit vahşi hayvanın sesi geliyor.

Sabaha karşı şiddetli yağan yağmurun sesiyle uyandım. Devam ederse, benim safari yatar. Hem hayvanları bulmak ve görmek, hem de çamurlu yollarda -batmadan- ilerlemek güçleşir.

Yine de planladığım saatte kalktım. Yağmur dinmişti. Orman sisle kaplıydı. Hızlı bir kahvaltıdan sonra hemen çıktım. O gün toplam yedi saat dolaştım ve 230km yol yaptım, Serengeti’nin Seronera bölgesinde. Neredeyse girmediğim yol kalmadı. Sonuna doğru yeniden yağmur başladı ve dönmek zorunda kaldım. Ancak son derece verimsiz bir geziydi. Bulabildiğim en ilginç görüntüler -yakından- bir benekli sırtlan ve altı kişilik bir aslan ailesi idi. Bunun yanında hippolar ve babun maymunlarını saymıyorum.


Yedi saatlik safariden yakalananlar.

Seronera Sopa Lodge’daki son gecemden sonra, ertesi sabah, yani 10 Mart Cuma sabahı erkenden ayrıldım. Akşam Arusha’ya varmayı planlıyorum, Serengeti’nin sınır komşusu Ngorongoro Ulusal Parkı’nı transit geçerek. Tabii giriş ücretini ödemek zorundayım; toplam USD60.00 da oraya. Bir daha ulusal parka gitmem herhalde, uzun süre. Artık ulusal park ve yabani hayvan kusmak üzereyim çünkü. Her ne kadar çitalarla fazla teşrik-i mesaide bulunamamış (Buketler’le Maasai Mara’da görebildiğimiz ve Alican’ın çektiği fotoğraflarla kalan anıları ile hatırlayacağımız çitalar dışında, Serengeti’de de çok uzaktan iki tanesinin oynaştığına şahit oldum yalnızca) ve leoparla da hiç tanışamamış olsam da, bundan sonra tüm yabani hayvanları yalnızca hayvanat bahçesinde görmeye karar verdim. Bu kadar işkenceye, bunca para döküp defalarca katlanmak pek akıllıca gelmiyor bana artık. Bir kez, evet; ikincisi, hadi kabul edilebilir diyelim. Ama daha sonra hala devam etmek… Bilemiyorum.

Ngorongoro’nun da taşlı topraklı yolu bitince düzgün bri asfalt yolla Arusha düzlüğüne doğru inmeye başladım. Şehre yaklaşırken sıkı bir yağmur başladı ve Arushha’ya kadar göz gözü görmeyecek şiddette devam etti.

Arusha’da iki gün kalacağım. Önceden Dar es Salaam’da yapmayı planladığım araç bakım işini Arusha’ya aldım. Safari turu yapan Land Rover’lardan birinin şöförü, Arusha’da iyi bir servis önerdi. Hem 30,000km bakımını yaptırır, hem de ön diferansiyeldeki yağ kaçağı problemine daha ciddi eğilirim.

Arusha
Şehre girişim akşam altıyı buldu. Şöförün tarifiyle Land Rover servisini gayet rahat buldum ama, kapalıydı. Önceden yaptığım gibi, şehrin önemli noktalarını GPS’e kaydetmek için genel bir şehir turu attım, ATM’den para çektim ve önceden kitapta tavsiye edilen, Avustralyalı bir hanımın işlettiği The Outpost Lodge B&B’a ulaştım. Heryerde olduğu gibi, burada da fiyatlar %50 artmış. Kitapta USD26.00 olarak verilmiş bir gecelik oda-kahvaltı ücreti USD38.00’a çıkmıştı, safari tutkunlarının sayesinde. Şehrin gürültüsünden uzak, güvenli ve sakin ortamı beni cezbetti, açıkçası. İnternet imkanı da var. En azından bunun için dışarı çıkmak zorunda kalmayacağım.


Arusha’daki Outpost Lodge B&B huzur içinde

Birbirine bitişik bir dizi bungalovdan oluşuyor, Outpost Lodge. Biri Kenya’lı, biri Amerikalı (zenci) iki bisikletçiyle beraber, yanyana iki bungalova yerleştik. Nairobi’den bisikletle Dar es Salaam’a kadar gidip dönecekler, sonra Amerikalı olanı ülkesine… Nando’nun 10 yıllık dünya turundan sonra hiç de ilginç gelmiyor, değil mi? Öyle değil işte. Sıkı durun! Kenyalı Moharrem’in tek bacağı yok. Ben iki bacağımla daha bisiklete binmesini bilmezken, millet tek bacağı ile Nairobi’den Dar es Salaam’a gidip geliyor; yani toplam 1,852km. Moharrem’in önünde saygıyla eğiliyorum.

Arusha, 4,556m yüksekliğindeki Afrika’nın beşinci yüksek dağı olan Meru’nun dibine kurulmuş, ülkenin “safari bakenti”. Tanzanya’ya safari yapmaya gelen turistler, direkt olarak Arusha’nın yaklaşık 40km dışındaki Kilimanjaro Uluslararası Havaalanına iniyorlar. Önceden bir turizm acentesi vasıtasıyla yapacakları seyahati ayarladılarsa sorun yok. Yok eğer Arusha’ya vardıktan sonra oradaki seçenekleri görmek ve yüzyüze konuşmanın pazarlık açısından sağlayacağı avantajları kullanmak düşüncesindeyseler, o zaman vay onların haline. Arusha’da böylelerini ağına düşürmek için aç kurtlar gibi bekleyen “turizm simsarları”ndan çekecekleri var demektir. Hele bu aç kurtlar bir de zamanlarının kısıtlı olduğunu anlarlarsa (eğer öyleyse tabii), o zaman fena halde söğüşlenecekler demektir.
Ertesi gün -Cumartesi olması nedeniyle, herhalde- Land Rover servisi kapalıydı. İş başa düştü anlaşılan. Önce değişik bölgelerin farklı renklerdeki çamurlarıyla süslenmiş arabamı yıkatmam gerekiyor. Aslında -lifti olan bir yer bulabilirsem- altını da yıkatmak istiyorum ama… Birkaç yere başvuruyorum. Hem lifti olup, hem de yıkama yapan bir yer yok maalesef. Bu arada, arabanın altına baktığımda, önceki günkü yoğun yağmurda asfaltta yaptığım yol arabanın altını pırıl pırıl temizlemiş. Mesele yok.


Artık yıkatma zamanı gelmişti

Gözüme kestirdiğim iyi bir yıkamacıya girip, arabanın içini dışını bir güzel yıkatıyorum. Diyebilirim ki, seyahate çıktığımdan beri en iyi araba yıkayan yerdi. Ama yine de, Türkiye’dekilerin eline su dökemezler. “Tertemiz” arabamın direksiyornuna geçip, yine gözüme kestirdiğim yağlama servisi olan bir benzinciye daldım. Adamın fazla işi yok görünüyor. Rahat rahat çalışabilirim. Motor yağı ve mazot filtresi değişecek. Yağ ve hava filtrelerini yaklaşık 4,500km önce değiştirmiş, şaft mafsallarını da son olarak Kigali’de yağlatmıştım. Bunun dışında, ön diferansiyelin (ve tabii diğer tüm dişli kutularının) yağ durumunu, fren balatalarının durumunu kontrol edeceğim. Ön diferansiyelin yağ seviyesi -eksilmiş olmasına rağmen- hala kabul edilebilir limitler içindeydi. Ama, kalitesi -diğer dişli kutularındakilere göre- pek iyi durumda görünmedi gözüme. Değiştirmeyi uygun gördüm. Sızıntı kapak contasından geliyordu, bu kesindi. Özellikle altı “yıkandıktan” sonra bunu anlamak daha kolay oldu. Kapak somunlarını biraz daha sıkıp (elimde tork anahtarı yok ve fazla sıkmanın da faydadan çok zararı olacağını biliyorum ama) yağını değiştirdim. Ön ve arka tekerleklerden birer tanesini söküp fren balatalarını da kontrol ettim; seyahatin sonuna kadar rahat rahat idare ederlerdi, dokunmadım. Fren, debriyaj ve direksiyon hidrolik seviyeleri, motor soğutma suyu da tamam. Motor bölümünde ve arabanın altında gözle görünür herhangi bir terslik yok. Aracın tüm far ve lambaları çalışır vaziyette.

Sedimentörden motorinin suyu da alındı (zaten birşey çıkmadı). Lastik havaları hala aynı. Motor yağı ve mazot filitresi de değiştirildikten sonra arabanın 30,000km bakımı tamamdı. Servise ne gerek var ki? Bundan sonra, seyahatin bitimine kadar yalnızca bir kez motor yağı ile yağ ve hava filitreleri değiştirilecek, eğer herhangi bir arıza çıkmazsa.

Ertesi gün Kilimanjaro Dağı’nı güneyden yalayıp, Dar es Salaam’a doğru yola çıkacağım. Seyahatimi programlarken, Kilimanjaro Dağı’na çıkmak da vardı işin içinde. 5,895m yüksekliği ile Afrika’nın en yüksek dağına çıkmayı palnlamak sana mı kaldı, diyenlerinizi duyar gibiyim. Açıkçası bundan birkaç sene önce olsa ben de öyle düşünürdüm ama, Kilimanjaro Dağı’na çıkmak öyle zor birşey değil. Dünyada, bu kadar yüksek olup da, -neredeyse- her önüne gelenin çıkabileceği kadar kolay az dağ vardır herhelde. Kondisyonu biraz yerinde olan, herhangi bir bedensel arazı ya da kalp hastalığı bulunmayan herkesin yapabileceği söyleniyor. Özel bir ekipman da gerektirmiyor; zirveye doğru geceleri -15°C’ye kadar düşen ısıya karşı koruyucu kıyafetler ve iyi bir yürüyüş ayakkabısı dışında. En son birkaç sene önce 7 yaşındaki bir çocuk, Kilimanjaro’ya çıkanlar arasında en genci olma ünvanına kavuşmuş.

Tırmanmak için, rehber almanız mecburi. Bu da, tırmanış turları düzenleyen yüzlerce turizm acentesi tarafından sağlanıyor. İster bir gruba katılıyorsunuz, ister tek başınıza bir “grup” oluşturuyorsunuz. Rehber dışında ayrıca taşıyıcılar da oluyor; -tırmanış normalde altı gün sürdüğü için (4 gün tırmanış, 2 gün iniş)- geceleri kalınacak çadır, yiyecekler v.s. eşyayı taşımak için. Bunlar, dağcının kişisel eşyalarından sayılır ve tırmanan kişiler tarafından taşınır, normal dağcılık raconunda ama, -dedim ya- normal dağcı olmayanlar yapabiliyor bu işi, bu şartlarda. Sonuçta, Kilimanjaro’ya tırmanmak için, ulusal park giriş ücreti de dahil (Kilimanjaro Dağı da bir ulusal park çünkü) yaklaşık USD1,000.00’lık bir bütçe ayırmak gerekiyor. Sonra da tırmanıyorsunuz. Tırmanıyorsunuz da, hergün bir-iki kez tufanın yağdığı yağmur mevsiminde değil tabii. Hergün o yağmurla sırılsıklam olup, akşamları da -zirveye yakın- -15°C soğuğu yiyerek kim dayanabilir, bilemiyorum. Ben değil en azından. Bu nedenle bu sevdadan vazgeçiyorum. Uganda “zaruri gecikmesi”nin sonuçlarından biri daha…

Arusha’dan sonrasını; yolu, Dar es Salaam’ı ve sürpriz Zanzibar’ı önümüzdeki yazıda anlatmak üzere…

ttp://www.turafrika.com/ web sitemdeki gezi yazılarından ve fotoğraflardan derlenmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*