Tamamına Eremeyen Aşkların Abidesi: KIZKULESİ


Hera ile Leandros’un hikayesini ilk duyduğumda üniversitede öğrenciydim. Bizim fakültenin kantinine, diğer fakültelerden öğrenciler gelir, tanışılır, kaynaşılırdı. Bir gün yine kantinde laflarken, uzun boylu, ince yapılı, yakışıklı bir gence takıldı gözüm, Siyasal’lıydı. Bakıştık. Sonrasında kantine her gidişimde, gözlerim onu arar oldu. Uzaktan uzağa bakışmalar yerini kaçamak selamlaşmalara, onlar da daha sonra kısacık sohbetlere bıraktı. Ama bu sohbetler benim utangaçlığım yüzünden uzayamıyordu bir türlü. Tam da bu sıralarda öğrendim malum efsaneyi:


 


Hera, Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra, Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve Leandros ile karşılaşır. İki genç birbirine aşık olur. Leandros her gece yüzerek Kule’ye gelir sevgilisini görmeye. Hera da her gece fener yakar ki, sevgilisi Kule’yi rahatça görüp, yolunu bulabilsin. Fırtınalı bir gecede, Hera’nın yaktığı fener söner, Leandros karanlıkta yolunu kaybeder, Boğaz’ın karanlık sularına  gömülür. Biricik aşkının öldüğünü gören Hera da kendini Kızkulesi’nden Boğaz’ın sularına bırakır.


 



Bu hikayeden o kadar etkilenmiştim ki, kantindeki aşkıma “Leandros” demeye başladım ben de. O’nun haberi yoktu tabi kendisine verdiğim isimden. Gerçek adını öğrendim mi öğrenmedim mi hatırlamıyorum bile, çünkü o artık benim için Leandros’tu. Zaten utangaçlığım yüzünden platonik olarak kaldı benim hikaye …


 


 



Boğaz’ın orta yerinde yükselen Kız Kulesi’nin, M.Ö 5. yüzyılda Atina’lı komutan Alkibiates tarafından Karadeniz’den gelen gemileri gözetlemek için yaptırıldığı söylenir. Kule, Bizans imparatoru Kommenos tarafından limanı korumak için kaleye çevrilmiş. Osmanlı döneminde denizci ve tüccarlardan vergi toplamak için gümrük binası olarak kullanılmış. III. Ahmet tarafından restore edilerek karakola dönüştürülmüş. Uzun süre boş kaldıktan sonra Kızkulesi, epeyce tartışmalı bir restorasyon sonrasında günümüzde restoran ve kafeterya olarak kullanılmaktadır. 


 



Tam da bu noktada, eski kuşak Üsküdar’lı, neredeyse tüm yaşamını bu semtte geçirmiş mimar Besim Çeçener ile şair, yazar, Oyuncak Müzesi’nin kurucusu Sunay Akın’ın feryatları yükseliyor. Onlar, Kızkulesi’nin lokanta olarak işletilmesine karşı çıkıyorlar. “Üsküdar Anıları – Eski Üsküdar Yaşantısından Kesitler” kitabının da yazarı olan Besim Çeçener, Kızkulesi için bakın neler söylüyor:


 


Ona reva görülen işlev, çalgılı lokanta oldu. Oysa sizlere, Kızkulesi etrafında küçücük botumla tuttuğum izmarit ve istavritleri anlatacaktım. Kulede ailesi ile oturan bekçinin aksiliğini ve bizi rıhtıma çıkartmamasını şikayet edecektim. Yüzme bilen çocuklar için, Salacak Plajından kuleye kadar gidip geri dönmenin bir anlamda delikanlı olma brövesi olduğunu, benim bu onuru tadamadığımı itiraf edecektim. Tarihi, mimarisi ve konumu ile İstanbul’u en yetkin şekilde simgeleyen Kızkulesi’ne ucuz bir ticari yapı olarak yaklaşmak yapılabilecek en büyük ayıp ve hakarettir.”


 




Bir de Kızkulesi’nde kültür ve sanat etkinlikleri düzenlenmesini, Kule duvarının yazlık sinema olarak kullanılmasını öneren Sunay Akın’a kulak verelim isterseniz: 
İstanbul’un çok eski haritalarına bakıldığında Kızkulesi’nde ağaçların olduğunu görüyoruz. Yine Üsküdarlı bir halk şairi Kızkulesi adlı bir şiirinde bir iğde ağacından söz etmiş. Düşünsenize Kız Kulesinde bir ağaç, dallarına salıncak kurulmuş ve orada bir kız sallanıyor. Bunu görmek bile güzel değil mi, bir kız çocuğu sallanıyor orada! Saatlerce seyretmez misiniz bu görüntüyü? Hangisi güzel, bugün oradaki çatal kaşık sesleri mi yoksa o ağacın dalında salıncağının ipinin ağaca sürtünürken çıkardığı ses mi? Kız Kulesi İstanbul’un uyur gezer kızıydı. Uyandırıldı. Belirli zamanlarda sanat etkinlikleri yapılabilir. Yazlık sinemalar kalmadı değil mi? Yazın Kız Kulesi’nin beyaz duvarı bir yazlık sinema gibi değil mi? Oraya tahta tabureler neden koymayalım? Neden onun beyaz duvarında yazlık sinemaları tekrar yaşamayalım, rengarenk ampullü… Orhan Veli ne der bir şiirinde; İstanbul’un orta yeri sinema. İşte, Kız Kulesi İstanbul’un orta yeri değil mi? Kız Kulesi önemli, çünkü Kız Kulesi akıntıya karşı duran bir kule. Ve sanat, ve kültür her şeyi yok eden, her şeyi para olarak gören anlayışa yüzyıllar boyunca karşı duruştur! Kız Kulesi bence yeryüzünde, uygarlık tarihi boyunca bunu yakalayabilmiş yegane mimari yapıdır.”


 




Kızkulesi İle İlgili Diğer Efsaneler:


 


         Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral, denizin ortasına bir kule yaptırarak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikâyeler anlatılır.


 


         En son anlatılan hikâye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi, askerleri ile Kızkulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazineleri ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırır, Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafının bu hikâyeden geldiği söylenir.


 
 Kızkulesi’nden tarihi yarımada manzarası…



Sunay Akın’dan kısa bir hikaye:


 


         1827 yılında Almanya’nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir. Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde başgösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir. Daha sonra gemilerde miço olarak çalışır. Hamburg’tan kalkan bir gemiyle İstanbul’a gelen Karl, denize atlar, yüzerek Kızkulesi’ne kaçar. Kendisini kurtaran bekçiye gemiye dönmek istemediğini söyler. İki ülke arasında küçük bir politik sorun yaşanır. Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu çözer ve Karl’ı korumasına alır. Karl, Mehmet Ali adını alır. Mehmet Ali, Kırım, Bosna ve Karadağ savaşlarından sonra 2. Abdülhamit döneminde paşa unvanını alır. Mehmet Ali Paşa, 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olur. Mehmet Ali Paşa’nın dört kızı olur. Leyla adındaki kızının da bir kızı olur: Celile. Celile bir erkek çocuk doğurur: Şair Nâzım Hikmet! Karl’dan Nazım’a uzanan hikâyenin gösterdiği gibi, Kızkulesi’nin her zaman hikâyeleri vardır. Eğer Kız Kulesi Karl’ı kurtarmasaydı, Nazım olmayacaktı.

 Kızkulesi’nden Galata Manzarası…


5 yorum

  • mugeyidogan dedi ki:

    Kız Kulesi’ nden Galata manzarası çok güzelmiş, hiç girmemiştim kulenin içine.

  • aysek dedi ki:

    Manzara güzel gerçekten, bir gün içine de girin derim ben 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Kulenin restorasyon problemine ben de katılıyorum,bizim çocukluğumuzda bu görünümde değildi,eskileri hatırladım.

  • rome_o dedi ki:

    istanbulda görmediğim bir kaç ıkon yerlerden biri . havalar düzelsin bir binrota etkinliği yapıp fotoğraf çekmeye gidelim .seni kıskandık galiba 🙂

  • aysek dedi ki:

    vg, gidin tabi, durduğunuz kabahat…. ama beni de götürün, zira bu sefer de ben sizleri kıskanabilirim :)))

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*