Sydney, Cairns ve Melbourne

 


Öncelikle derhal ana öğe Opera Binası’na gittim. Yanındaki Harbour Bridge üzerinden karşıya geçtim. Sydney’de bol zamanım var. Bakalım başka neler var burada?


 


Sydney’i şimdiye kadar gördüğüm tüm kentler arasında en yaşanası yer ilan ediyorum. Mükemmel bir altyapı, inanılmaz bir dinamizm, saygılı insanlar, kozmopolit ama kimsenin birbirine bulaşmadığı bir ortam. Özetle, harika bir şehir! Dünyadan izole ama bunu hiç mi hiç dert etmeden kendilerince keyifle yaşadıkları bir ülke kurmuş Aussie’ler.
İnsanlar son derece insancıl ve şirin. Elimde harita oradan mı buradan mı gitsem diye bakınırken derhal gelip “Galiba kayboldunuz” diyerek yaklaşıp yardımcı olmaktan geri kalmıyorlar. Bu şirin insanların Nicole Kidman ve Kylie Minogue ile aynı soydan geldiğini düşünürsek, insanın nerede olduğunu hiç bilmeyesi, hep kaybolası geliyor doğal olarak. Ancak, bu yardımsever insanlar ve 5 gün neredeyse her sokağı karış karış gezmem sayesinde Circular Quay, Pitt Street, Martin Place, The Domain, Kings Cross gibi yerlere artık Mithatpaşa Caddesi, Alsancak, Teleferik, Urla kadar aşina oldum. Yolda yürürken de kendimden emin adımlarla yürüyor olmalıyım ki Avustralyalılar bile gelip yol sormaya bile başladı.



Hava, dengesizliğin doruklarında geziyor. Son 5 günün en yüksek sıcaklıkları sırasıyla şöyleydi: 15, 24, 31, 17, 23. Yola çıktığımdan beri iklimden iklime atladığım için bir şekilde adapte oluyorum.



Her akşam karşıma çıkan bağırarak birbirlerini kucaklayan, abiye kıyafetli genç kızlara ve Micheal Jackson – Smooth Criminal türevi kıyafetler giymiş delikanlılara başta anlam verememiştim. Sonrasında, burada yaza girildiği (ya da girilmeye çalışıldığı) için konunun yaz tatili öncesi lise mezuniyet partilerinden ibaret olduğunu anladım. Elbiselerin ne kadar yakıştığı konusunda ise yorum yapıp gençlerin şevkini kırmak istemiyorum.


Yolları arşınladıktan sonra, hayvanat bahçesine gidip koala ve kanguru gibi yöresel hayvanları yakinen tanıdım, Manly ve Bondi Beach’te surf yapanları izledim, 6 yıl gecikmeli de olsa olimpiyat köyüne gidip sportif havayı teneffüs ettim. Bir gün daha Sydney’nin dinamik hayatını yaşayıp kuzeye, Cairns’e uçuyor olacağım.


 


Great Barrier Reef, Avustralya’nın kuzeydoğusunda yaklaşık 2000 km uzunluğunda bir mercan adaları zinciri. Mercanın bir deniz canlısı olması sebebiyle Great Barrier Reef (Büyük Set Resifi) uzaydan görülebilen yagane canlı olarak tanımlanıyor. (Bkz: Google Maps – Great Barrier Reef) Resifin karaya olan uzaklığının Cairns’de yaklaşık 60 km‘e kadar düşmesi, şehri ideal bir üs haline getirmiş. Dolayısıyla şehrin ekonomisi şnorkel ile resif izleme, tüplü dalış gibi aktiviteler üzerine kurulu. 100.000 kişilik kentte günde 4.000 kişi resiflere gidiyor.





Dünyanın başka bir yerinde bulunmayan 2000 balık çeşidi Great Barrier Reef’de yaşıyor. Latince isimleri dil yoran yeşil puantiyeli sarı renkte olanından yarısı mor yarısı pembe olanına kadar renk yarışına girmiş onlarca balığı, dişisini cezbetmek için midir yoksa avını çekmek için midir bilinmez abes hareketler içinde bulunan garip garip birçok deniz hayvanını birkaç metre arayla izlemek mümkün.



Şnorkelle üst tarama bana yetmez diyerek scuba diving olayına da burada başlamayı uygun buldum. Rehberimiz Nathan’ın başarılı yönlendirmesiyle deniz altında 30 dakikalık nefis bir görsel şölen yaşadık. Teknenin altında bekleyen devasa Giant Trevally biraz ürküntü verse de şölene şnorkelle devam ettim.



Cairns’in tropikal ikliminde geçirdiğim sıcak günlerin ardından Melbourne’e varmış bulunuyorum.



(Not: Fotoğraf makinem su geçirmez özelliklerde olmadığından dolayı, denizaltı fotoğrafları Japon fotoğrafçımızın objektifindendir.)


 


Endişeye mahal yok: Melbourne


 


Melbourne’de eski dostları görmenin; Türkçe sohbetler etmenin; yaz sıcağını hissetmenin; Uludağ Gazoz, pişmaniye, Emsan çaydanlıkta çay, Pe-Re-Ja limon kolonyası (Tariş arayışım devam ediyor), biber salçası, sucuklu yumurta gibi Türki zevklere geri dönmenin verdiği mutluluğu yaşıyorum.



2 sene önce Avustralya’ya göç eden yurttan oda arkadaşım Varol, konukseverliğini ve şahane yemeklerini eksik etmeyen ve böyle devam ederse Avustralya’dan ayrılmama mani olacak eşi Sevgi ve dünyalar tatlısı kızları Deniz ile tatlı bir hayat içindeyim Melbourne’de.



Melbourne, Sydney gibi spot simgelere sahip bir kent değil. Ama, sakin yaşama tarzı şehri daha yaşanası kılıyor. Halkı Sydney insanından bile geniş. Huzurlu, endişenin ve paniğin pek ortalarda görünmediği bir kent Melbourne. Avustralyalılar teşekküre karşılık “Bir şey değil” manasında veya bir problem olasılığı doğduğunda “No worries” (Dert etme) söz öbeğini kullanıyorlar. Melbourne ise iyiden iyiye bir “No worries” kenti.
Broadmeadows semti ve civarında birçok Türk yaşıyor. Türklerin yanısıra envai çeşit ırktan insan Melbourne’e gelip yerleşmiş. Ama gördüğüm o ki Yunanlar başı çekiyor. Buraya gelen Türkler devletin sağladığı inanılmaz sosyal ve ekonomik destek sayesinde kısa sürede ortama alışmış, Türkiye’den getirdikleri gergin havayı üzerlerinden atmış ve “No worries” moduna girmişler. (Destek örnekleri: Her doğan çocuk için aylık 300 $, ilk evini alacaklara 10.000 $, vb)



Avustralya gördüğüm gelişmiş ülkeler arasında yabancı karşıtlığının en minimumda olduğu ülke. Ancak, burasının kurallarına uymayan, ülkesindeki düzensizliği buraya taşımaya kalkanları kendine getirecek uyarı kısa, öz ve her yerde: Penalties apply. (Ceza uygulanır.) Bedeller dudak uçuklatıcı cinsten olunca sistem ve düzen daimi oluyor haliyle. Ya uy ya terket modeli!



Yarın sabah 3 saat uzaklıktaki Twelve Apostles’e gideceğiz. Hava burada da dengesizliğini sürdürüyor. Sıcak olacak gibi ama tersinde de fazla kafaya takmayıp mevcudun keyfini sürmeye bakacağım. Ne de olsa, Aussie’erin dediği gibi: “No worries, mate!” (Dert etme, dostum!)



http://www.cuneyt360.com

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*