SWAZILAND-LESOTO Krallığı’ndan Hint Okyanusu Kıyılarına


Swaziland-Lesoto Krallığı’ndan Hint Okyanusu Kıyılarına….


 


 



 


     Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içinde Swazilan ve Lesoto adında  Krallık’la yönetilen sembolik iki ülke var.


Swaziland :


   1968 yılında bağımsızlığını kazanmış, mutlaki bir diktatörlükle yönetilen  bir milyon nüfusa sahip yoksul bir ülke Swaziland. Nüfusunun %40 HIV-AIDS virüsü taşımaktan dolayı ortalama ömrün 33 yılı geçmediği genç nüfusa sahip bir ülkecik. Yerli giysili bir fotoğrafını turizm broşürü kapağında  kullandırarak turizme sıcak bakışını gösteren  42 yaşındaki kral Mswati, gücünü parlementoyla  paylaşma konusunda pek arzulu değilmiş.


     Kruger Milli Parkından çıkışında güneye doğru yöneldik.Yarım saat sonra sınır kapısına geldik. Formalitelerin fazla zaman almadığı Mananga sınır kapısından  kiralık aracımız ile  vize pullarının  pasaportlarımıza yapıştırılmasıyla  Swaziland’a giriş yaptık.


   Başkent Mbabane yolunda  akşam karanlığına yakın Manzini şehrine varınca, gün boyu Kruger içinde yaptığımız safarinin yorgunluğu  ve gece yol almak zorunda kalmamak için  güvenli bir konaklama yerine kendimizi attık.


     Zenci kızların hazırladığı kahvaltıdan sonra, sabah kısa şehir turunda, mimarisiyle dikkat çeken  kilise ve camiyi fotoğraflayıp, pazar yeri ziyaretinden sonra  yola  çıktık. Başkent Mbabane’de Manzini gibi  şehir merkezi ile değil ama çevresindeki doğal park ve hayvan barınakları, el işi atölyelerinin olduğu köylerle ilgi çekiyor. 60 bin nüfuslu küçük bir kasaba büyüklüğündeki  Mbabane’den  Ezulwini Vadisindeki ilginç ve doğa harikası yerleri keşfe çıktık. 10km kare olan bu yeşil alan içinde ilk ziyaretimizi Mantenga Kültürel Köyü’ne yaptık. Yerlilerin sazlıklardan yaptıkları yuvarlak kulübeleri, ortak kullanım alanlarını gezdikten sonra biz turistler için hazırlanmış geleneksel yerli danslı-şarkılı gösterilerini izledik. Ağaçlar arasında şelaleye giden patika yolda ilerlerken bize eşlik eden çekingen maymunlarla birlikte olduğumuzu fark ettik. Bu yerli köyün içinde birkaç gün konaklamak isteyenler için her türlü donanıma sahip “Lodge” adlı şık kulübeler de mevcut. Ezulwini vadisinde  gün içinde  cam ve  mum atölyelerini gezdik. Bu mağazalarda  ülkenin doğal-kültürel özelliklerini yansıtan pek çok ilginç(çokça hayvan)  figürün cam  ve mum işlerini görüp bunlardan birkaç küçük parça satın alarak evimizdeki küçük “seyahat anıları müze”mize götürdük. Çevrede pek çok yerde yeşillikler içinde şık-ucuz konaklama yerleri ve restoranlar  var. Bunların bazılarında  “game reserve”  hayvan terbiyecileri eşliğinde evcil hayvanlar arasında dolaşabileceğiz küçük hayvanat bahçeleri mevcut. Öyle ki 3-4 aylık aslanı suya götürebilir,besleyebilir, zebralarla arkadaşlık yapabilirsiniz.


       Akşamı bu Lodge’lardan birinde konaklıyarak yarın Mozambik sınırına yakın Hlane Krallık Ulusal Parkı’nda safari yaparak, sonrasında günübirlik Mozambik’i gezmeyi planlıyoruz. Önceki Pilanesberg ve Kruger’den sonra Hlane safari parkının toprak yolları kiralık binek aracımız için pek uygun olmadığını bile bile , bizden başka hiçbir araçla karşılaşmadan, kavşaklarda hangi yöne gitmemiz gerektiğini gösteren bir işaretin olmamasından dolayı kaybolarak, kendimizi gerçekten doğal ortamında ki hayvanlarla baş başa hissettiğimiz 2 saat geçirdik.( eğer arıza yada lastik patlaması yüzünden , araçtan inmek zorunda kalırsak diye duyduğumuz kaygıyı birbirimizden saklıyarak  kendimizi  adrenalin salgısının dayanılmaz arzusuna bıraktık. Pek çok hayvanı aslan ve fil dışında”iyiki de raslamadık bu ikiliye” hayvanları  yakından gördük.).  Hlane parkı Mozambik sınırına 50km. Bu kadar yakın olunca en azından başkenti  Maputo’yu  görmek için sınıra doğru sürdük aracımızı. 4-5 saat başkent turu planımız sınır kapısının akşam 20 00 de kapanması yüzünden ertesi günün sabahına sarktı. Hint Okyanusu kıyısında  bulunan kalabalık başkenti  gezip, okyanus kıyısında bir lokanta da balık ve yerel şarabını ısmarladık, sabah Swaziland’a tekrar girip çıkarak  Güney Afrika  Cumhuriyeti’nin  güneyine doğru Hint Okyanusu kıyılarına direksiyonu kırdık. Denizi ilk gördüğümüz yer Mtunzini de konaklamak için otobandan içeri girdik.


        Seyahatimizin bizi en şaşırtan  konaklama yeri”Park Lane B/B” yi tesadüfen bulduk. Araç ile birlikte kiraladığımız sim kartlı telefon ile yol kenarında gördüğümüz B/B lere telefon ederek yer ve fiyat bilgisini içlerine girmeden,zaman kaybetmeden öğreniyorduk. Emekli bir öğretmen bayan, yerleri olduğunu söyleyip adres verdi. Sabancı müzesinin olduğu atlı köşk gibi bir yer hayal edin. Eşi emekli bir Prof. bizi candan karşıladı ve çevreyi ve odamızı  gösterdi. 2 katlı evin üst katından Hint okyanusu,  botanik bahçesini aratmayan ağaçların arasından görünüyor. Bu nefis ağaç ve bitkilerin arasında küçük şık bir havuz, çevresinde ki  çeşitli palmiye  ağaçlarının tepesinde uzun renkli gagalı kuşların verdiği konsere, ağaçtan ağaca atlayan maymunların gösterisi  eşlik ediyor.


     Odamız bir pansiyon odası değil, sanki bir dostumuzun bize ayırdığı misafir odası(kral dairesi). Mutfağında 5 çeşit çay,2 çeşit kahve, banyosunda kadın-erkek ayrı şampuan ve losyonlarının  olduğu  şaşırtıcı küçük ama güzel ayrıntılarla  dolu. Şehir ve civarında nerelere nasıl gidileceği ile ilgili resimli bir dosya, bahçede bulunan sayısız güzel ağaç,çiçek ve kuşların isimleri ve özellikleri anlatan emekli Prof ‘ elinden çıkmış olduğu belli olan dosya, masa üzerinde konaklayanların  izlenim ve duygularını yazmaları için bırakılan şirin defter… şöyle bir göz atıyorum… memnuniyet ve teşekkür yazılarıyla dolu. Son sayfasına bende ilk karşılaşmamızda  söylediğimi yazıyorum “ cennet burası olmalı” teşekkürler bu sıcak nazik ev sahipliği için. Kartımı iliştiriyorum sayfaya. Akşam yorgunluğumuzu görünce  bayan bize kendi yaptığı yöresel yemeklerden ikram etti. Biz de 30 yıl önce İstanbul’da bulunmuş Bouke ve Esther Spoelstra çiftine kalan  Rakımızdan ikram ettik.( ikram edebileceğimiz ülkemize özgü bir şeylerin yanımızda olması ne güzel) Sabah botanik bahçesinin  havuzunda yüzüp sonrasında bir gurme gibi(sunum ve lezzet mükemmelliği ile)  ev yapımı ürünlerle sunulan kahvaltıya oturduk. Tüm bunlar için  ödediğimiz  40Rant(55 TL). Emekli olan  bu  öğretmen çift hayatlarına bir renk katsın diye bizim gibi çiftleri arada kabul ediyorlar, kendi yaşam alanlarına sokuyorlar  diye düşündük.  Ama  bizlerle paylaştıkları bu güzellikleri ömür boyu hatırlayacağız. Burada bu atmosferde birkaç gün daha kalmayı çok arzulamamıza rağmen   rotamızda o kadar çok yer var ki. Gözümüz,  bu güzellikler yüzünden arkamızda kalarak güneye doğru yola devam ettik.


       Bütün Hint Okyanusu kıyısını tarayarak Durban(Scothburg)-Port Elizabeth(Bonza Bay)-Port Alfred-East London  ve küçük kasabalara girip çıkarak kimisinde konaklıyarak, yukarda anlattığım yerlere benzer güzel yerlerde konaklayıp, farklı ev sahipleri ile tanışarak, Cuma-C.tesi geceleri  müzikli-danslı yerlere gidip yerli hayatın içine girmeye çalışarak, 2 hafta sonra en güneye Cape Town’a  ulaştık.


 


 


LESOTO


Lesoto deniz ortasındaki bir ada gibi Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından çepeçevre sarılmış 2 milyon insanın yaşadığı fakir ve dağlık bir ülke.1843 yılında tanınmış, 1966 yılında  bağımsızlığına kavuşmuş, meşruti monarşi ile yönetilmekte. Lesoto’ya  Cape Town şehrinden Johannesburg’a karayoluyla giderken Bloemfontain şehri üzerinden ulaştık. Sınır kapısında 20 lira vize ücreti vererek, sağlı sollu satıcıların ve dolmuşların olduğu başkent Maseru’ya girdik. Ana caddede birkaç eli yüzü düzgün binadan sonra  tek katlı barakalara bırakıyor. Sokaklar kalabalık, kirli, toprak yolda bir kargaşa hakim. El Atölyesi Merkezi yazan levhayı görüp ulaşmaya çalıyoruz. 30 km yol alıyoruz dağları aşarak,pek çok köyün içinden geçiyoruz ve asvalt yol bitiyor.Ama el sanatlarının yapıldığı köyü bulamıyoruz. Rehbersiz yol aldığımız  bu süreci uzatmıyor, riske girmemek için aynı yoldan geri dönüyoruz. Başkent merkezinde üniversite şehri Roma’nın 30 km mesafede olduğunu görüp belki burada farklı bir şeyler buluruz diyerek basıyoruz gaza. Esaslı bir sokağı bile olmayan Roma’yı geçtiğimizi Roma hastanesi ve Üniversite tabelasını gördüğümüzde anlıyoruz. Yani gerçekten hiçbir şey yok. Tekrar geri dönerek sınıra yöneliyoruz. Ts’ehlanyane, Sehlabathebe gibi Milli Parkların, Bokong gibi doğal hayvan barınaklarının Lesoto’nun doğusunda olduğunu biliyorduk(Maseru batıda). Ama arazi arabamız olmadan buralara gidilemeyeceğini de öğrenmiştik.  Ayrıca  Lesoto’ya gelinceye kadar G.Afrika’da yaptığımız 6000km lik  yolda  pek çok  Milli Parkı ziyaret etmiş, Safari şansı yakalamıştık. 21 günde gezdiğimiz tüm bu yerlerin hayali ile Johannesburg  yoluna direksiyonu kırdık.


 
Şeref PINARCI
serefpinarci@hotmail.com

5 yorum

  • moyiss dedi ki:

    sevgili talya, epeydir gezi yazısı okumaya vakrim olmadı sitede önce kendime yeniden bir hoşgeldim çekeyim müsadenle :)) ve dilerim”seyahat anıları müze”niz dolar taşar :)) çok hoş bir yazı olmuş,teşekkürler…

  • lilyofthevalley dedi ki:

    fotoğraflar çok çarpıcı

  • kisacaFB dedi ki:

    binrota’ ya üye olmadan önce Afrika’ ya gitmeyi aklımın ucundan bile geçirmemiştim, ama sitedeki yazıları okudukça merakım artıyor

  • rome_o dedi ki:

    günay afrika gezisinin son yazısı bu herhalde. lesoto nun nufusunun bu kadar çok olduğunu hiç bilmezdim haritada ufacık nokta gibi duruyor .

  • mugeyidogan dedi ki:

    ben de Afrika’ yı merak etmeye başlayanlardanım ama gidebilirsem ilk durağım Kenya olur herhalde

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*