SULUBOYA HATIRALAR YA DA PEMBE TRAMVAY



Binrota-İzmir ekibine

ve Ayşegül Hanım’a (*)

Ve günlerden bir gün; İzmir, son yılların en soğuk Şubat ortalamasını
yaşarken, yine düştük yollara. Bu sefer Değirmendağı vardı rotamızda…

 

Evet, hava soğuk. Birkaç gündür esen deli bir poyraz, sabahın
erken saatlerinde bıçak gibi kesmeye devam ediyor insanın nefesini. Göz
yaşartıyor.

 

Ama her adımında sıcacık yaşanmışlıklarla dolu bir mahallenin
daracık yollarını arşınladıkça, bu sokakların bizlere anlattıklarıyla doğru
orantılı olarak güneşin de aydınlık yüzünü gösterdiğini, bu yüzden önce yün
eldivenlerimizden, sonra berelerimizden ve en sonunda da boynumuzu saran kalın
atkılarımızdan birer birer sıyrıldığımızı en baştan belirtmeliyim.

 


19’ncu yüzyılda
Değirmendağı’ndan Konak’a bakış

Meydandaki heybetli bina ünlü
Sarı Kışla’dır.

Bugün yerinde; bir ucunda YKM ile
Eski Adliye,

diğer ucunda ise İş Bankası olan SSK
Hanları bulunur.

Ticari gemilerin demirlediği deniz
ise çoktan “toprak” olmuştur.


•••

 

Ben, mahallenin ne olduğunu bilerek büyüdüm. Sokaklarda top
koşturdum, saklambaç kovalamaca kovboyculuk evcilik körebe birdirbir uzuneşek
oynadım, düşüp dizimi kanattım, sol kolumu kırdım, yukarı mahallenin çocuklarıyla
kavgalar yaptım, kafamı yardım, yürüyerek gidip geldiğim okullarda okudum,
acıktığımda eve koşup bir dilim ekmekle karnımı doyurdum… Kısacası hayatı,
önce mahalle içinde tanıdım.

 

Yaşları biz ve bizden önceki kuşaklara yakın olanlar, ister
benim gibi bir kasabada, ister büyük bir kentte büyümüş olsunlar benzer
deneyimler yaşamışlardır elbet… Peki ya bizden sonrakiler? Ya
çocuklarımız?..  Onların da hayatı yakından tanımaları için belki elimizden
geleni yapıyoruz. Ama daha çok alışveriş merkezlerinin steril ortamlarında,
büyük marketlerin reyonlarında sosyalleşiyorlar; komşulara ya da büyük-annelere
değil, kreşlere emanet ediliyorlar. Peki onlara “mahalle”nin gerçekte
ne olduğunu nasıl anlatacağız?

 

“Kentler ilçelerden, ilçeler köyler
ya da semtlerden, semtler mahallelerden, mahalleler ise sokaklardan oluşmuştur
çocuğum”
türünden
son derece demografik ve didaktik bir yaklaşım yeterli olur mu sizce?

 

•••

 

Değirmendağı’nın denize doğru dimdik inen sokaklarında,
hâlen dahi eski mahalle yaşamından izler buldukça açıldı ufkum ve sıyrıldım bu
düşüncelerden. Çünkü eskisi kadar olmasa da Değirmendağı, benim bildiğim anlamda
bir mahalleydi sonuçta. Ve bu mahalle, suluboya ile yapılmış bir resim gibi
kaldı usumda…


 

Bayramyeri Saat Kulesi’nden Karataş sırtlarına kadar uzanan
Değirmendağı, geçmiş günlerde çok kültürlü bir yapıya sahipmiş. Merkezinde
Akarcalı Camii bulunan mahallenin üst kısımlarında 1903’den beri Tatar Türkleri
yaşarmış. Karataş sahili ise çok daha eskiden ve boylu boyunca Yahudilerin
yurduymuş. Tatarların ünlü Çiiböreklerinin kokusu, Yahudilerin sadece özel
günlerde ve bayramlarda pişirdikleri milli yiyecekleri Boyoz’un çıtır çıtır
lezzetine karışırmış. İhtimal bu ya; mahalle halkı hep birlikte İngiliz
Bahçesi’nde toplanır, yemyeşil bir vadi boyunca uzanan çitlembik ve servi ağaçların
gölgesine uzanır, kurdukları sofralarda işte bu özel lezzetleri birbirleriyle paylaşırlarmış. Çaylar ise mutlaka
95’in Kahvesi’nden ısmarlanırmış.

 

Bugün 95’in Kahvesi, yerli yerinde duruyor. Ama İngiliz Bahçesi
bir hayli kırpılmış. Geriye, adını Zeki Müren’den alan orta halli bir park
kalmış. Boyoz ise İzmir ile özdeş bir börek artık günümüzde…

 

Bu çok kültürlü yapı, 50’li
yıllardan itibaren kırılmaya başlar. 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla
birlikte Yahudilerin büyük bir bölümü, kendilerine tahsis edilen bir feribota
binerek kafileler halinde ayrılırlar yurt bildikleri topraklardan, yurt olarak
bilecekleri yeni topraklara ya da bilinmeze doğru… Rumlar ise çoktan
göçmüşlerdir zaten, geriye anıları
kalmıştır.

 





Yine de Karataş, bu kimliğini daha
uzun yıllar korumasını bilir. Semtin geçmişine bugün de tanıklık eden Asansör,
Dario Moreno Sokağı ve elbette Beth İsrael Sinagogu’nun her bir yapı taşında
Yahudi izlerini görmek hâlen mümkündür… Ama bu izleri takip etmenin sanırım
en çarpıcı örneği Karataş Hastanesi’nde aranmalıdır. Son derece çirkin, çividi
mavi apartman katlarından oluşan yeni binaları kastetmiyorum elbette. Aynı
bahçede yer alan eski binalara dair sözlerim…



 

1827 tarihli yapı, takip eden
yıllarda yapılan yeni eklemelerle gelişip genişlemiş ve hem hastane, hem de bir
tür düşkünler yurdu olarak kullanılmıştır. Hiç kuşkusuz hastanenin özel tarihindeki
en önemli isim ise
Baron Rothschild olmalıdır. Ataları gibi Yahudi
Cemaati’nin önde gelen bu ismi 1874’den 1905’e kadar yaklaşık 30 yıl boyunca
hastaneyi himayesi altına almış, koruyup kollamıştır. Belki de dünyanın en
zengin ailesinden gelen Rothschild’ın ardılları, bildiğiniz gibi halen dahi
dünya siyaset ve ekonomisinde önemli bir rol oynamaktadır. Aynı aileden başka
bir Rothschild’ın (kimbilir, belki de aynı kişidir) ölümünden sonra Louvre
Müzesi’ne bağışladığı (1935) özel koleksiyonunun paha biçilemez olduğunu da hatırlatalım.

 

Karataş’ta görülecek daha bir çok
nokta var elbette. Değirmendağı’na doğru çıkan merdivenli sokağın hemen başındaki
Cumhuriyet Eğitim Müzesi, bunlardan biri örneğin.
1995 yılında
oluşturulan müze, Sakız tipi taş bir konaktan dönüştürülen eski bir okul
binasında (Duatepe İlkokulu – Yenisi müzenin hemen karşısında) hizmet veriyor.
Neredeyse 200 yıldır sularından şifa ve sağlık fışkıran Hoşgör Hamamı ile de
komşudur bu müze…

 





Bir başkası ise İzmir’in köklü
eğitim kurumlarından Kız Lisesi. 1911’de Fransız mimarlar tarafından yapılan
bir binada genç kuşakları yetiştirmeye devam eden İzmir Kız Lisesi, Kurtuluş
Savaşı sırasında Hellen Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi olarak
kullanılmış. İşgale gelmiş bir devletin, önceliğini eğitime vermesi bence son
derece ilginç bir detay… Rivayete göre 1902 yılında, sonradan okulun inşa
edileceği alana düşen kara renkli bir göktaşı nedeniyle semte Karataş dendiği
de başka bir ilginç detay…



 

1924 tarihli Türk Ocağı binasının da Konak’tan çok Karataş’a
yakıştığını belirtmeliyim. Mimar Necmettin Emre imzasını taşıyan bu bina,
Ulusal Mimarlık Akımı’nın İzmir’deki önemli örnekleri arasında sayılıyor. Uzun
yıllar Halk Evi olarak kullanılan bina, insanların düşüncelerini yeşertip
geliştirdiği için giderek korkulan kurumlara dönüşen Halk Evleri’nin kapatılması
üzerine bir dönem âtıl kalmış,
arkasından da Devlet Tiyatroları’na devredilmiş. 1954’den bugüne DT Konak Sahnesi
burası…

 

Geldik benim için en anlamlı noktaya. 22 yıldır İzmir’in
kültür ve sanat hayatına yön veren İKSEV (İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı),
20’nci yüzyılın başında Belçika Tramvay Şirketi adına yapılan, daha sonraları
da ESHOT Umum Müdürlüğü ile Sayaç Atölyeleri’ne ev sahipliği yapmış bu binada yaşıyor.
Yakın zamanda Nevvar ve Salih İşgören çifti tarafından aslına uygun olarak
restore edilerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce İKSEV’in kullanımına verilen
bu taş binanın “ne anlamı varmış” demeyin lütfen! Anlamı, yapılış amacında…


İKSEV

Yanında bulunan bu betonarme bina,

on yıllardır terkedilmiş bir şekilde
öylece durur.

Çirkinliği
dışında, derdi nedir, bilinmez?!.


İstanbul’dan çok değil 14 yıl sonra elektrikli tramvay hatlarına
kavuşur İzmir. Tarih 1928’dir. Konak’tan Güzelyalı’ya kadar İzmir’e özgü bir
şekilde “pembe” renkleriyle ve çın çın çınlayarak gidip gidip gelir bu yolda
tramvaylar. Konak’tan Alsancak’a ise atlı tramvaylar çalışır. Tıpkı
Karşıyaka’daki üç ayrı yöne koşan hat gibi: Soğukkuyu, Alaybey ve Bostanlı hatları…



 

İşte tüm bu pembe tramvayların bir zamanlar merkezi olan
bina, bence derin anlamlar yüklü. Çünkü yakın tarihimizde her olumsuz olayın
başlangıcı sayılan bir dönemde silinip çıktılar İzmir’in hayatından tramvaylar.
1954’de alınan bir kararla bir gecede seferden kaldırıldılar ve hatları sökülüp
bir kenara atıldılar, sonra da pembe bir düş gibi unutuldular.

 

Çevreye duyarlıymış, usul
usul kendi yolundan gidermiş, benzin mazot lastik istemezmiş… Ne gam!.. Onları
nasıl olsa büyük ağabeyimiz, bedava fiyatına bize veriyor ya?!.

 

İşin ilginç yanı yaklaşan seçimler öncesi, mevcut belediyenin
en önemli projesinin tramvaylar olması. Bir de Körfez’e yeni iskeleler
düşünülüyormuş. Bunlardan biri de Karataş Lisesi’nin önüne yapılacakmış.
Eskiden iskele olan aynı yere elbette…

 

•••

 

İzmir, geleceğini geçmişinde arıyor. Bence iyi de yapıyor.
Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler bırakıp gitmiş de olsa bu toprakları, bir
şekilde hâlâ onlardan bize miras kalan izler yaşıyor, yaşatılıyor.

 

Bu yüzden en kısa zamanda Eylül Ada’yla birlikte bir daha
dolaşmalıyım bu yolları. Pembe tramvayları anlatmalıyım ona. Ve göstermeliyim
hemen; suluboya tadındaki mahallelerin daracık sokaklarında “oyun” oynayan çocukları…


 

– Mart 2009

 

(*) TEŞEKKÜR


Bu yazı;
İzmir’deki Binrotalı gezgin dostlarım Enise Kıran (enise), A. Buğra
Tokmakoğlu (abt_smyrna) ve Mehmet
Cengiz Tümer’e (mctumer) ithaf olunur.

Ayrıca Ayşegül Tercümanoğlu’nun “ADANA’DA
BİR ÇOCUK ADRESİNİ ARIYOR”
(http://www.kendingez.com/PageDetail.aspx?PageID=13981)

adlı yazısının da, yazımda genel konsept olarak belirlediğim mahalle kavramının oluşmasındaki rolü büyüktür. Bu yüzden bir teşekkür de Ayşegül Hanım’a…

 

GÖRSEL
NOTLAR

Yazıda kullanılan 3 adet siyah-beyaz kare internet kaynaklı olup, yazının ruhuna uyması açısından tarafımdan renklendirilmiştir. Diğer fotoğraflar bana aittir. Fotoğraflarım arasında bulunan bir karenin de yine konsept gereği üzerinde oynama yapılmıştır.

27 yorum

  • abidindemir dedi ki:

    BU GÜZEL YAZIYA İLK YORUMU YAPMAK İSTEDİM. TEK SÖYLEYECEĞİM ŞEY 10 PUAN. İKİNCİ SÖYLEYECEĞİM İSE SÜPER BİR YAZI OLMUŞ.

  • alize dedi ki:

    bizleri çocukluk yıllarımıza götürdünüz yazınızla tşkler.izmir tarihi hahkında da bilgi sahibi oldum.değerlerimizi yeni nesillere aktarabilmek adına güzel bir yazı olmuş

  • Honeyseller dedi ki:

    Büyük diktator filminde Charlie chaplin o unutulmaz hitap sahnesinde şöyle der.”çok düşünüyoruz ama hiç hissetmiyoruz.”Bu yazınızla bana çocukluğumu hissettirdiniz.Sizin yaşadıklarınızı ve oynadığınız bütün oyunları bende oynadım o mahalle aralarında.Tek fark siz sol kolunuzu ben ağaçtan düşüp sağ kolumu kırdım.Hatta tahta kılıçlarla duello ederken dudağımı patlattım.Tommiks,teksas,zagoru nasıl keyifle yorgan altında okuduğumu hatırlıyorum.Hülasa ellerinize saglık Oğuz bey

  • mctumer dedi ki:

    BUDUR. Sevgili Oğuz, yüreğine kalemine sağlık. İKSEV’in yanındakiş bina Rasih ÖZTÜRK’ün yıllar önce yaptırdığı ve ruhsat dışı bir kaç metre büyüklük nedeniyle bitirilemeye kaçak binadır. Ama neden yıkılmaz bilmiyorum

  • Honeyseller dedi ki:

    oğuz bey,belkide birçok insan sormuştur size ama ben de bilmek istiyoru.Verba volent,scripta manent ne demektir.Tekrar ellerinize ve ufkunuza sağlık

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sanırım kimse sormamıştı Oktay Hocam… Benim hayat felsefem olan bu cümle Latince’dir. Anlamı ise “Söz uçar, yazı kalır.”

  • ayşegül- dedi ki:

    Oğuz Bey şaşırttınız beni sabah sabah:)) Teşekkür ederim bir nebze iz bırakabilmiş olmak çok güzel. Bu kıskanılası İzmir Mahalle gezilerinin hikayeleri de tadından okunmuyor doğrusu. Binrotalı İzmir eşrafına selamlar…

  • ayşegül- dedi ki:

    Konusu gelmişken ben de size sorayım. Benim de tüm yazı defterlerimin ilk sayfasında aynı söz yazar. Ancak bendeki ” VERBİS VOLANTA, LİTTERİS PLANTA” şeklindedir ve aynı anlamdadır. Ben bunun Latince olduğunu sanıyordum. Acaba hangisi , hangi dilde? Bilgilendirebilirseniz memnun olurum. Bir şeyi yanlış bilmek, bilmemekten beterdir zira…

  • everest dedi ki:

    Elinize sağlık…Özenli anlatımınız için teşekkürler…

  • Alinda dedi ki:

    Şimdi ki çocukları geçmişin güzel günlerine yollama şansımız olsaydı,eminim hepsi oyuna dalar ve bu zamana asla geri dönmezlerdi.Güzel yazınız için teşekkürler Oğuz Bey…

  • EYLÜLADA dedi ki:

    İnanın bilmiyorum Ayşegül Hanım. “Verba volent, scripta manent” için google’da yaklaşık 369.000 sonuç çıkıyor. Bunlar genelde felsefe üzerine kaynaklar ve cümlenin Latince olduğunu belirtiyorlar. Prof.Macit Gökberk ile Orhan Hançerlioğlu’nun düşünce ve felsefe tarihi gibi kitaplarında ve sözlüklerinde de durum aynıdır. Tek bildiğim “volent” kelimesinin Türkçe kaynaklarda “volant” olarak yazılması, yabancı kaynaklarda ise benim yazdığım gibi geçmesi. //
    VERBİS VOLANTA, LİTTERİS PLANTA için ise yaklaşık 146 sonuç var google’da. Anlamının yine aynı olduğunu belirtiyor bu kaynaklar. Ama bir yerde bunun Latince değil, Eski Roma dilinde olduğuna rastladım az önce. Bizdeki Osmanlıca / Eski Türkçe gibi bir çelişki olabilir.

  • ayşegül- dedi ki:

    Oğuz Bey uğraştırdım siz de, teşekkür ederim. Siz peşinen bilirsiniz diye düşündüm de sordum ben size yoksa vaktiniz almak istemezdim. Benimki Eski Roma diliymiş velhasıl, Tekrar teşekkür.

  • Ladino dedi ki:

    Gelmedim,görmedim ama okudum,gezdm,çok sevdim.teşekkür ederim.

  • enise dedi ki:

    Sevgili Oğuz’cum beni duygulandırıp,ağlattın ya!. 59-66 yıllarında yokluk içinde fakat mutlu geçen çocukluğuma gittim.Ağlattın ;Bir gün anılarını toplayıp yazacağın kitabın satırlarında bende olacağım.Ağlıyorum mutluluktan ben iyiki tanımışım seni.Yüreği güzel insan iyiki yazdın bu satırları..Basit Bir Mahalle Gezisi demeyin arkadaşlar,ben çok güzel anlar yaşadım,DOSTLARIMLA..

  • tütü dedi ki:

    Anı, bilgi, duygu, özlem dolu İzmir kokulu çok güzel bir yazı daha. teşekkürler eylülada.Hep gezin ve hep yazın….

  • melkelebek dedi ki:

    cok guzel ani ve duygu dolu bir yazi olmus yureginize saglik

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    başlığından içeriğine kadar dört dörtlük bir yazı!

  • abt_smyrna dedi ki:

    Oğuz Abi öncelikle ellerine sağlık. Özellikle duygu yüklü anılarla beraber insanı bağrına basan bir yazı yazmışsın. Aynı mahalleyi, sokakları, binaları 4 farklı kişi olarak izledik. Ne kadar farklı yazılar ortaya çıkartılabileceğini de Cengiz Bey’den sonra bir kez daha sende görmüş olduk.
    İthafın için ayrıca teşekkür ediyorum. Daha çok yaz İzmir için…

  • m2hyt dedi ki:

    çok beğendim yazınızı elinize sağlık, başka türlü söze gerek yok teşekkürler…

  • BEERCAN dedi ki:

    müthiş yazı ve müthiş fotoğraflar.yalnız yine bişeylere kızmak istiyorum medeniyetlerin beşiği anadolu ya bir millet bu kadar ihanet edebilirmi bunun sebebi nedir eğitimsizlik mi başka bişeymi bilmiyorum ama gerçekten bir zamanlar dünyaya hükmeden kültürümüz sanatımız yapılarımız şu an yok denecek kadar azaldı herhalde 20.yy dan sonra doğan türk insanlarına bişey oldu da kültürlerine bu kadar yazık ettiler.kusura bakmayın çok dolmuşum herhalde.yazın için çok teşekkür ederim,çok güzel olmuş.

  • BÜLTER dedi ki:

    yazı kısa değil ama bir çırpıda bitiveriyor. okuyanı yazının içine çekiyorsun üstadım…şimdi bu tramvayları İzmir tekrar kuracak mı? beyoğlu yıllar önce tramvayını geri aldı. moda geçen sene aldı…güzel de oldu.

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Öncelikle buraya yorum düşen tüm arkadaşlarıma teşekkürler… // Sevgili BİRKAN > Bu değerbilmezlik, aslında sistem ve yönetim sorunu. Son 50-60 yılda geldik bu noktaya. Lütfen kızmaya ve tepkinizi ortaya koymaya devam ediniz. Demokrasi böyle yerleşecek çünkü. Ama diğer yandan o muhteşem kültürü yaratan ve bu topraklarda varolan kültüre bir nebze de olsa sahip çıkan o yüce halkımız, halinden memnun olmalı ki, pek sesini çıkarmıyor. 80 sonrası iyice pasifize olan millet, her şeye kader deyip geçiyor. Yerel seçimlerde İzmir’de dahi sürpriz bir sonuç çıkarsa şaşırmayın lütfen… // Dostum BÜLENT > İstiklal ve Moda benzeri nostaljik araçlar kullanılmayacak sanırım. Daha çok Tarihi Y.Ada’daki gibi bir sistem kurulacaktır diye biliyorum. Ama birileri düşünüp de, bu yeni model araçların rengi “pembe” olsun derse ona da razıyım. Üstelik bu proje, hemen bugünden yarına olacak bir şey değil. En az 10 yıl sürecektir harekete geçmesi. Çünkü biliyorsun, otoyol ya da deniz dolgusu gibi projelere kredi 1 günde bulunur da, bu tür girişimler bekler durur. Dış mihraklar pek istemez çünkü: Lastik-mazot olayı…

  • asust dedi ki:

    Her zaman söylerim ne denli geleceğe ve şimdiki zamana methiyeler düzülürse düzülsün geçmişin eşsiz bir tadı var…i
    Siz de bu kusursuz yazınızla tuhaf bir hüzün ve buruklukla yol aldırıyorsunuz okuyanı.
    Pembe tramvaylar,mimari harikası eski yapılar ve talan edilen bir kültür bu kadar güzel anlatılabilirdi.
    Umut vadeden bu etkili yazınız için teşekkürler.

  • cnr_mtnt dedi ki:

    yaşım belki çok büyük değil ama bnde saydıklarınızı yaşadım çocukken.. bu yazıyla tekrar o günlere gittim oğuz abi.. yüreğine sağlık..

  • TALYA dedi ki:

    Güzel, etkileyici, herkesin kendinden bir parça bulduğu o eski günlere doğru götüren akıcı,duru,naif O günlere özlemin anlatıldığı bir eski siyah-beyaz Türk filmi için eline sağlık.

  • BÜLTER dedi ki:

    ancak okuyabildim. tabii ki çok güzel. yazı da duygusallık his ediyorum. yanılıyor da olabilirim. ancak bu duygusallık, vurgulanmak istenen konunun profesyonelce işlenmesinden mi kaynaklanıyor (Oğuz cum sonuçta sen nesir profesyonelisin) yoksa yazarın samimi duyguları bizi önemli bir ülke ve şehircilik sorununu düşünmeye mi itiyor. (bu soru yanlış anlaşılmaya müsait ama merakımı tatmin etme amacıyla riski göze alıyorum 🙂

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Asuman Hanım, Kardeşim Caner ve Üstadım Şeref Bey; güzel sözleriniz için teşekkürler… // Ve Dostum Bülent; yazının kurgusunda her ikisi de var, diyelim istersen… Çünkü ne kadar profesyonel olursa olsun, bir yazar, inanmıyorsa yazdıklarına… yazamaz ki?!.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*