Sultanahmet Ve Civarının FARKINDA MIYIZ ?

 


FARKINDA MIYIZ?

       
        Mozayik Müzesinden Büyük Saray avlu süslemesi


Zaman zaman kendime turlar düzenlerim. Bu bazen Mimar Sinan’ın camileri, hamamları  olur, bazen camiye çevrilmiş Bizans kiliseleri, bazen Eyüp, Zeyrek, Süleymaniye, Vefa gibi Osmanlı mimarisinin dokusunun sindiği semtler olur, bazen Hasköy, Balat, Fener gibi bir dönem azınlıkların yoğun olarak yaşadıkları semtlerdeki evler ve onlardan  kalanları görmek için olur. Ya bir hikayenin peşine takılır Eyüp’te Piyer Loti’nin aşkı Aziyade’nin peşinden giderim, ya da Büyükada’da İmparatoriçe  Zoe’nin sürgüne gönderildiği manastırdan izler kalmış mı diye  bakmaya giderim. Bence bu,  tarih bilincini edinmek ve şehrine sahip çıkmaktır.


Bugünlerde merakım Bizans sanatı üzerinde yoğunlaştı. Bizanslıların günlük yaşamları,dini alışkanlıkları, adetleri, gelenekleri, imparatoriçeleri, inzivaya çekilmeleri, taht oyunları hakkında yıllardır bir çok  kitap okudum. Sıra Bizans Sanatını daha bilinçli olarak kendi merceklerim  altında inceleme turlarında.
 
  
 


Bizans İmparatorluğunun; ki onlar kendileri için bu tabiri hiç kullanmamış, her zaman Roma İmparatoru ve imparatorluğu tabirini kullanmış, biz Türklerin Rum tabiri de Romalı’dan gelmekte; başkentin Roma’dan İstanbul’a taşındığı 4. yüzyıldan 15. yüzyıla  binyüz yıllık  döneminde yapılan sarayları, forumları (meydan), kiliseleri,  hipodromu ve daha pek çok yapıdan kalanları, yoğun olarak bulabileceğim bölge tarihi yarımadada Sultanahmet ve civarı. 


Beyazıt’tan başlattığım “Sultanahmet ve Civarı ”  turumdaki ilk durağım ise,  tramvayla yanından defalarca geçtiğim yolun, kenarındaki sütun kalıntıları. Bu kez daha yakından  bakıyorum. Bu sütunlar  Forum Theodusius (Theodusius Meydanı)  ile aynı yerdeki daha büyük bir alanı kaplayan Forum Tauri’yi (Boğa Meydanı) çevreleyen revaklı duvarların ve  büyük giriş kapısının sütunları. Guruplar halinde yığılmış, bazı sütun guruplarının  etrafında alçak demir korkuluklar  olmasına rağmen, üç beş kişinin üzerlerine oturup sohbet etmesinden kurtulamamış. Sütunların üzerinde iri gözyaşı damlalarına benzeyen oymalar var……… 1600     yıllık

 
Teodosius Zafer Takı kalıntıları

Sütunların biraz  aşağısında, Laleli’de bir sokak içinde bulunan Myrelaion Kilisesi’ni  (Bodrum Cami) on yıl önce, Bizans döneminden kalan, günümüzde cami  veya müzeye dönüştürülmüş tüm kiliseler  merakımı giderirken gezmiştim.

10. veya 11. yüzyılda  yapılan bu kilise, haç planlı ve Bizans sanatının  tuğla işçiliğinin adeta insanı  büyülediği bir yapı. Altında  bir de bodrum katı olduğu için, camiye çevrildiğinde Bodrum Cami adı uygun görülmüş olsa gerek. Çok ilgili bir görevlisi vardı. Avluda küçük yemyeşil bir bahçe   oluşturduğu gibi, bodrumu da kendisinin temizleyip badana ettiğini söylemiş  ve  göstermişti…….1000 yıllık.

          


Sultanahmet’e doğru yürürken yolumun üstünde tamiratı bir türlü bitemeyen Konstantinus  Sütunu yani Çemberlitaş  ve bugün meydan olma özelliği hiç belli olmayan park yeri halini almış Forum Konstantinus var. Üst üste oturtulup ek yerleri kabartılı yapılarak kamufle edilen 35 metrelik sütunun üstünde o zaman imparator Konstantinus’un heykeli varmış. Porfir mermer (erguvan rengi) sütunu üzerindeki metal çemberlerin, sütunu sağlamlaştırmak için,  Bizans döneminde konduğu belirtiliyor…….1600 yıllık

   
  Antiochos Sarayı  rekonstrüksiyon                                      Kadıköy’ün azizesi Euphemia

Sultanahmet parkının içinde sadece bazı temel duvarları kalan Aya Euphemia Kilisesi, burada bulunan komutan Antiochos’un sarayının büyük salonu imiş. Azize Euphemia dördüncü yüzyılda hristiyanlığı ilk kabul edenlerden  ve Kadıköy’lü zengin bir ailenin kızı. Pagan Romalılar tarafından işkencelerle öldürülüyor. Kutsal sayılan kalıntıları, önce Kadıköy’de Sarayburnu’nu gören bir tepede adına yaptırılan bir kiliseye, sonra doğudan gelen tehlikelere karşı, Sultanahmet’teki bu yeni yere getiriliyor.
 
Saray salonunun doğu duvarında apsid (kiliselerin doğuya bakan  kısmı) oluşturulmasıyla  kiliseye dönüştürülen salonda, kiliselerin genel yapısını oluşturan  batı kısmındaki  narteks (giriş koridoru)  yok. Kalıntıların tam ortasına, yaklaşan yerel seçimler için oldukça büyük bir stand, hatta sahne  kurulmuş. Bu da gelmiş geçmiş en tarihi seçim standı  olsa gerek.
…..1500 yıllık

 
Hipodromun oval ucu                             1700 yıl önce

Ve Hipodrom.Yeşiller ve mavilerin kıyasıya yarıştığı halkın yaşamında çok önemli bir yer tutan bu alanda, sadece arabalı at  yarışları değil halk toplantıları,çeşitli gösteriler de yapılırmış. Yapımına Septimus Severus zamanında 196 yılında başlanmış, Konstantinus döneminde (324-337) bitirilmiş. Kırk mermer basamaklı, yüzbin kişilik  hipodromun,  batı ucu  topoğrafik olarak aşağı doğru eğimli bir arazide kaldığından, dolgu yapılarak  düz hale getiilmiş.
……….1700 yıllık


Her bir yarışçının arabalarıyla   çıkış yaptığı oniki kapı bir mekanizma sayesinde aynı anda açılırmış. Yarış alanının uzun güney tarafının ortasında,  sarayla doğrudan bağlantısı olan Katishma denilen imparatorluk locası, kuzey tarafta da hakem locası varmış. Spina adı verilen orta aksın üzerinde Mısır’dan  getirilen Dikilitaş, Delfi Tapınağından getirilen başlarının üstünde bir kazan taşıyan birbirine sarılı  üç yılandan oluşan tunçtan  bir sütun (Yılanlı veya Burma Sütun) , üzeri metal levhalarla kaplı Örme Sütun ve yine tunçtan  hayvan heykelleri bulunurmuş.

        
         Hipodrom rekonstrüksiyon

 
Yılanlı Sütun                               Dikilitaş’ın kaidesinde imparator ve ailesi locada (Katishma)

 
Dikilitaş                                       Yılanlı Sütun’un bir yılanının başının yarısı, Arkeoloji Müzesi


Bu tunç  heykellerden  biri Romos ve Romulus’u emzirmekte olan dişi kurt, biri Mısır öküzü, biri eşeğe binmiş bir insan ve ağzında yılan olan bir kartalmış. Tabi bu heykellerin  hiç biri yok, belki daha Latin işgali (1204-1261) zamanında, belki daha sonra yok olmuşlar. Yılanlarından birinin başının yarısı Arkeoloji Müzesinde olan Yılanlı Sütun’un sütun kısmıyla,üzerinde metal kaplamaları olmayan  Örme Sütun ve kaidesinde  taşın dikilme sahneleri, locasında oturan imparator ve ailesi ile yarışları gösteren  kabartmalar bulunan Dikilitaş konuldukları yerde duruyor.


Hipodromun yarışların başladığı kapıların olduğu  taraftaki spendon denilen kısmın üstünde Latin işgali sırasında götürülen dört bronz at  varmış. Yani, Venedik’te bulunmuş olanların,  San Marco Basilikası’nın ön cephesinde gördüğü o muhteşem atlar İstanbul’lu. Bir tanesinin kopyası da Emirgan’da Sabancı Müzesinin bahçesindeki meşhur at heykeli.

        
         Venedik San Marco Basilika’sını süsleyen İstanbul’lu atlar  (internet)


Hipodromun oval ucu tarafından aşağıya doğru inip, dolgu duvarını inceliyorum. Belli ki yakın zamanlara kadar duvara bitişik evler varmış, sıva kalıntıları hala gözüküyor. Sahile doğru yönelip Bizansın kare planlı ve kubbeli tip kilise örneklerinden ve Ayasofya’dan  bir kaç yıl önce 527’de yapılan  Sergios Bachos Kilisesi’ne (Küçük Ayasofya Cami) gidiyorum.
 
Burası da, daha önce içini  gezdiğim kilise camilerden olduğundan, onun da içine girmiyorum. Ama yakın zamanlarda bilir kişilerin pek de beğenmediği bir restorasyon geçirdiğini biliyorum. Ne yazık ki bizde restorasyonlar yapılmak için yapılıyor.Dışardan bakıldığında  tuğla  taş karışımı dokusu ve doğuya bakan apsidiyle kendini belli eden yapının içinde de meraklısı,  özellikle üst katta bazı ipuçları yakalayabilir….1500 yıllk

       
        Küçük Ayasofya Cami  (Sergios Bachos Kilisesi)


Sırada Mozayik  Müzesi var. Arasta’nın içinden geçiyorum. Satıcılar orta yerde kimisi nargile  fokurdatıyor, kimisi güneşte oturmuş müşteri bekliyor. Ama nedense illa seslerini duyurmak istiyor. Oradan geçiyorsan turistsindir, hemen bir “wellcome” geliveriyor. Vitrinleri seyrederken, kendimi mesela Mısır’da böyle bir çarşıda dolaşırken düşünüyorum. Nasıl da al beni, al beni derdi o  vitrinlerdeki herşey.

  
Arasta ve Sultanahmet Cami


Mozayik Müzesi eski saray kalıntılarından  birinin avlusunun  veya salonunun mozayiklerinin bulunduğu yer. Üstü kapatılarak teraslandırılmş.. Daha Bizans döneminde üzerleri mermerle kaplanan mozayikler  tesadüfen bulunmuş. İlk çalışmaları yapanların ,   teknolojik yeterlilikleri olmadığından kullanılan  çimento, mozayiklerin rengini biraz karartmış. Oysa daha sonra Avusturya’lı arkeologların yaptıkları çalışmayla temizlenen mozayikler bütün ihtişamıyla ortaya çıkarılmış.

Bir halının etrafını çevreleyen  geniş bir çerçeve  gibi  uzayan  yapraklı figürlerin arasında, gizli motiflerde insan yüzünden çekirgeye farklı şekiller  var. Beyaz  mozayik zemin üzerine serpiştirilen   renkli figürler,  günlük hayattan alıntılar. Av sahneleri, hayvan ve  doğa motifleri  4. ve 6. yüzyıla tarihleniyor. Mozayikler,  üzerlerine sürülen şeffaf koruyucu madde sayesinde, müzenin açıldığı 1987 yılından bugüne temizlenmemiş….. 1600 yıllık.

        
         Büyük Saray mozayikleri rekonstrüksiyon

Mozayik Müzesinden bölümler
 
Tüm mozayikler sarayın orijinal yerlerindedir. Mekanların üstü kapatılarak müzeye dönüştürülmüştür.

 


Mozayik Müzesindeki mozayikler  dinsel olmayan alanlardaki yer ve duvar mozayikleri olduğundan resmedilen figürler günlük hayattan ve doğadan. Yine Bizans mozayik sanatının güzel örneklerinden ama, Ayasofya Müzesindeki  dini ögeler taşıyan altın ve renkli cam mozayikler Bizans mozayik sanatının zirvelerinden.

Artık yıl 537 , başkent çoktan pagan Roma değil, hristiyan Konstantinopolis olmuş. Daha önce iki kez  aynı yerdeki kilisenin, hatta daha da öncesinde pagan tapınağı olan yerde   Justinianus ve eşi Theodora tarafından, Aydın ve Milletos’lu iki mimara beş yılda Ayasofya yaptırılmış. Aslında Osmanlı da aynı geleneği sürdürmüş, aynı tepeye İstanbul’un en güzel camilerinden Sultanahmet Camisini yaptırmış.

 
Ayasofya Müzesi  (537 )                             Teodosius zamanında (404) Ayasofya’nın
                                                                    batı cephesi ( kalıntıların bir kısmı müzenin 
                                                                    bahçesinde) 
 
Teodosius Ayasofya’sından kalanlar                    Ayasofya üst galeri

   
  Ayasofya üst galeri ve solda Deisis mozayiği


Ayasofya’nın üst kat galerilerindeki mozayiklerde ikon (imge) olmuş sahneler var. İkon ya da ikonaların, yapıldıkları madde veya materyal değil, oradaki resim önemlidir. Bunlardan  en ünlüleri Deisis (Meryem Ana ve Vaftizci Yahya’nın İsa’dan halk için şefaat dileme sahnesi), kucağında İsa’yı tutan Meryem Ana’ya ellerindekini veren imparator ve imparatoriçe Eirene, yine ellerindekini İsa’ya veren Konstantin Monomakos ve imparatoriçe Zoe mozayikleri. İmparatoriçe Zoe’li  mozayikte, birçok kez evlenen Zoe’nin her evlenişinde imparator mozayiğinin yüzünün değiştirildiği söylenir. Apsidin kubbesinde ise Meryem Ana’nın kucağında oturan çocuk İsa mozayiği var.

     
      Deisis

       
       Meryem, imparator ve imparatoriçe Eirene


 
Hz.İsa, imparator ve imparatoriçe Zoe         Meryem ve çocuk İsa


Mozayikler İkonoklazm (ikonakırıcılık) döneminden sonra yapılmış, 11. ve 12. yüzyıla tarihleniyor. Renklerdeki geçişler, kumaşların desen ve kıvrımları muhteşem. Yüzlerde hep bir hüzün ifadesi var. Mozayiklerin pırıltısı adeta bakan kişiyle aradaki boşluğu dolduruyor. Ayasofya ……1500 yıllık.

 
Milion Taşı                                            Milion Taşı rekonstrüksiyon

Ayasofya Müzesi’nin arkasında kalan,  Topkapı Sarayı ‘nın birinci avlusundaki Aya İrini (Eirene) kilisesi 6.yy.da yapılmış haç planlı bir kilise. Apsidin üstünde yarım kubbedeki haç, bu süslemenin insan figürlerinin yasak olduğu ikonoklazma yıllarında yapıldığı fikrini veriyor.

Haziran ve temmuz aylarında İstanbul Festivalinde bazı konserlere  ev sahipliği yapan mekanda apsiddeki pencerelerin  buzlu camlarında, gün ışığı  yavaş yavaş mavi karanlığa dönerken, müziğe eşlik eden kaçak kuşlar ordan oraya uçar. Ortasında avlusuyla İstanbul’daki bu tip kiliselerin kalan  tek örneği olmasının yanısıra, klasik  müzik dinleme keyfinin hiç bir konser salonuna değişilmeyeceği bir mekan………. 1500 yıllık.

  

Tramvay yolunun kenarında kendi halinde yanlız bir taş vardır. İmparatorluğun her  yanına olan mesafenin başlangıcının ölçüldüğü bu taş, Konstantin’in Yeni Roma’yı inşa ederken, eskisinde olan herşeyin yeni başkentte de olmasına  önem verdiği imgelerdendi. Milion  şehrin omurgası olan Mese’nin  (şehrin ana yolunun adı) başlangıç noktasıydı………1600 yıllık


Ve son durağım yine Arkeoloji Müzesi Ek Bina 1. kattaki Çağlar Boyu İstanbul Salonu’nun Bizans bölümü. Dışardaki yerlerinde olmayan birçok kültür mirasımızdan kalanları,  ya da toprak altından çıkarılanlarından bazılarını burada buluyorum.

  
  
  
Bizans sanatını çeşitli dönemlerinden eserler, İstanbul Arkeoloji Müzesi


Unesco Dünya Kültür Mirası kapsamındaki bu bölgenin tarih zenginliği hangi ülkede ve hangi şehirde var. Üç imparatorluğa başkent olmuş, iki kıtada ayağı olan ve ortasından nehir değil deniz geçen bu şehir başka hangi ülkede var.

İspanyollar Endülüs uygarlığından kalanlara sahip çıkarak,bugün turizm gelirinde en üst sıralarda. Cordoba’nın Albayzin bölgesinde bina inşaatı sırasında bulunan bir cami kalıntısı yerine, belediye yaptığı anket sonucu  yine bir cami yapıyor.Biz yaşadığımız bu kentin sahip olduğu tarih ve kültür mirasının  FARKINDA MIYIZ ?

Not : Rekonstrüksiyon fotoğrafları internette Byzantion 1200 ‘den alınmıştır.

16 yorum

  • mctumer dedi ki:

    Çoğu kimsenin farkında olduğunu sanmıyorum. Sevgili Tülay. Ya da bir elin paramaklarını geçmez farkında olanların sayısı. Biz de sayenizde İstanbulun detaylarını öğreniyoruz. Ve siz bu ” farkındalık ” ‘ı yaratıyorsunuz. Kaleminize sağlık. Bence bu yazı burada kalmamalı “Skylife ” gibi bir dergide yerini almalı.

  • enise dedi ki:

    Sevgili Tülay ,Cengiz bey’e katılmamak mümkün değil.Senin farkının ,farkındalığı ile bizleri Sultanahmetle buluşturduğun için teşekkürler canım arkadaşım.Kalemine ,Yüreğine sağlık …

  • rome_o dedi ki:

    sevgili tütü daha iki gün evvel binrota olarak fotoğraf çekmeye gittik ..keşke bu yazını gitmeden okuyabilseydim … harika bir yazı olmuş .

  • Alinda dedi ki:

    Harika bir yazı Tülay Abla.Farkında olmak zorundayız aslında.Ancak bu şekilde paylaşır ve sahip çıkarız.Paylaşımın için teşekkürler.

  • Honeyseller dedi ki:

    Sevgili Soyadaş,yazının başlığını okuyunca içimden ukala bir tavırla farkındayım diyerek kendime bir paye çıkarmıştım.Zira her ay bir kez uğradığım bu bölgeden yakın zamanda Ayasofya ile ilgili bir yazı yazmayı da düşünüyordum.Daha önce Hipodrum ile ilgili bir belgesel çok dikkatimi çekmişti.lakin bu yazınızla sultanahmet ve civarınını görünen yüzünden çok bilmediğim Kılcal damarlarında yolculuk yaptım.Kaleminize kuvvet .Teşekkürler soyadaş

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Sultanahmet üzerine çok özenle kaleme alınmış ve müthiş bir emek harcandığı her satırından belli bir yazı. Gezi yazısından çok bilimsel bir makale… Ufkunuza sağlık Tülay Hanım! Finaldeki görüşlerinize ya da yazınızın mesajına da yüzde yüz katılıyorum. Ama bence sadece İstanbul’un değil, Anadolu’daki her karış toprağın sahip olduğu tarih ve kültür mirasının farkında olmadığımıza (üzülerek de olsa) inanıyorum.

  • oymakas dedi ki:

    Farkındayız tabi sevgili Tülay nasıl bir zenginliğin üzerinde olduğumuzu. Üstelik bu özenle hazırlanmış yazınızı okuyunca daha o yörede anlatılabilecek sürüyle eser olduğunu bilmek de ayrıca heyecan verici.

  • mcatullus dedi ki:

    Bizans sanatını ve uygarlığını anlatan, bilgilendirici bir yazı ve güzel resimler… Elinize sağlık.

  • tütü dedi ki:

    Tüm arkadaşlarıma güzel yorumları için teşekkür ederim…

  • everest dedi ki:

    Başarılı bir yazıydı…Tebrikler…

  • justinian dedi ki:

    Harika bir tur yapmışsınız. Mesleği sanat tarihi, arkeoloji veya rehberlik olmadığı halde tarihi yarımadayı bu kadar derinlemesine inceleyen çok az kişi vardır diye düşünüyorum. Siz bu mirasın kesinlikle farkındasınız ve bu davranışınızla takdiri hak ediyorsunuz. Ben bir rehber olarak dahi sizin anlattığınız bazı noktaları bilmiyordum. Bu arada yazının başından beri aklımda size bu rekonstrüksiyonları nerden bulduğunuzu sormak vardı. Yazının sonuna geldiğimde baktım ki kaynak göstermişsiniz. Çok sevindim. Fakat link artık çalışmıyor ne yazık ki! 🙁 *7 Sene boyunca İstanbul’un tüm semtlerinde yaptığı gezileri, yürüyüş parkuru olarak çizen ve anlatan Haldun Hürel isminde bir yazar var. (İstanbul’u geziyorum gözlerim açık) Yazınızın anafikri onun gibi tarihi bilgiler vermek, yürüyüş rotası çizmek ve farkındalık yaratmak. Mctumer’in dediği gibi siz de bu tarzınızla dergi veya kitap aracılığı ile daha çok insana ulaşmalısınız. Teşekkürler.

  • BÜLTER dedi ki:

    oğlanı da alıp geçen yaz kısa bir gezi yaptık sultanahmette. toplu taşım ile ulaşmanın zorluğu, haftasonu olduğu için yurdumun piknik insanları, alışmadığımız görüntüde vatandaşlarımız açıkçası bizi biraz zorladı.sakin zamanlarda daha bilinçli olarak bu gezileri sizin gibi yapmak gerekir.

  • ayşegül- dedi ki:

    Sultanahmet’teki eserlerin ve kalıntıların bir kısımı o kadar harab olmuş ki gerçekten kalıntıları kalmış geride, biraz da gündelik şeylerin arasında sıradanlaştıklarından, anlayabilmek için gerçekten hayal gücüne ihtiyaç var o nedenle eklediğiniz rekonstrüksiyonların çok faydalı olduğunu düşünüyorum. İnanın bazı şeyleri bu yazıyı okuyunca ilk kez gördüm, defalarca oralarda dolaşmış olmama rağmen. Teşekkür ederiz.

  • ZİKO dedi ki:

    Farkında olmak için bu bölgeyi rehber eşliğinde gezmiştim.Ama yazınızdan sonra anlıyorum ki daha çook gezmem gerekiyor.Tülay Hanım , harika yazınız için canı gönülden tebrikler…

  • Ladino dedi ki:

    Çok heyecan verici bir yazı olmuş. Bu yaz umarım bana da “özel rehberlik” yaparsın (: Teşekkür ederim.

  • gulcinsozer dedi ki:

    Gezi yazısı olmanın haricinde içeriği bu kadar “dolu” olan bilgilendirici ve sizin deyiminizle “farkındalık” yaratan bir yazıyı paylaştığınız için teşekkürden fazlasını yapmak isterdim. Emeğinize, aklınıza ve ellerinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*