SUDAN



SUDAN


 


Sudan, hazırlık aşamasında fazla üzerinde durmadığım ve programda da fazla zaman ayırmadığım bir ülke idi. Açıkçası, seyahatimin Mısır kısmı bitmeye yakın Sudan rehber kitabını elime alana kadar da bu programımda fazla bir değişiklik öngörmemiştim. Ancak Sudan tarihinin, her ne kadar programımda ona kadar ve ondan sonraki bazı ülkelerle karşılaştırılamazsa da, üzerinde durulması gerekli birkaç dönemi barındırması nedeniyle, böyle bir program içerisinde dahi vakit harcanması gereken öneme sahip olduğuna karar verdim.

1988 yılında ilk kez geldiğimde Hartum, birkaç merkezi caddesi dışında asfalt yolu olmayan, havada sürekli bir toz bulutunun asılı olduğu, yollarında tek-tük araçların (ki onların da bir kısmı Birleşmiş Milletler ve diğer bazı yardım kuruluşlarına aitti diye hatırlıyorum) cirit attığı, Hilton ve Meridien Hotel ile birkaç devlet ve askeri bina ve İngilizler döneminden kalan yine birkaç kolonyel yapı dışında pek dikkate değer yapılaşmanın olmadığı “ağır” ve “ruhsuz” bir kentti. Aradan geçen onca yıl (17 yıl, dile kolay) Hartum’un çehresini ve ruhunu değiştirmiş, bu kesin. Değiştiremediği tek şey ise “havada asılı duran toz bulutu”. Hartum, yine insanın gözlerini ve genzini yakan bir toz bulutuyla kaplı. Ama, geniş yollar, görkemli modern yapılar, ışıl ışıl ve cıvıl cıvıl caddeler, yemyeşil parklar (o zaman da yeşilliği boldu ama, içinde insanları pek görememiştim sanki) ile o eski Hartum farklı bir çehreye bürünmüş.

Bir de, insanlar sanki daha rahatlamış gibi göründü gözüme. Her ne kadar, -Mehmet’in dediği gibi- başında askerlerin olduğu ve şeriat kurallarıyla yönetilen bir “Cumhuriyet”se de, en azından 1988’deki gibi -örneğin- her ayın -yanlış hatırlamıyorsam- 2. Cuması artık sokağa çıkma yasağı gibi garip yasaklar yok. Evet! O zamanlar öyle bir yasak vardı ve sebebi ise yasağın kendisinden de garipti: İnsanları, ayda bir kez evlerini temizlemeye zorunlu tutmak!

Her neyse! Değişmiş bir Hartum ama, değişmemiş bir alışkanlık. Sudan’da biz “medeniyet koklamış” insanlar için alışık olunmayan bir yavaşlık hala hüküm sürmekte. Eğer Sudan’a gidiyor ve -örneğin- kısa süreli bir iş seyahatinde zamanı verimli kullanarak programladığınız işlerinizi birkaç güne sığdırmak gibi bir hayal kuruyorsanız, unutun. Bazılarının söylediği gibi Sudan IBM’in hakimiyetindedir. Ama o bildiğiniz IBM değil bu; İnşaallah, Bokra ve Maleş IBM’i. Yani bir işle ilgili önce İnşaallah, sonra bokra, yani yarın, ve son olarak da maleş, yani pardon, özür kuralı çalışır. Hele benim gibi, elindeki işi bir an önce bitirmeye soyunan tez canlı insanları, çıldırtacak derecede ağır kanlıdır Sudanlı.

Sudan’da 19 etnik grup yaşamakta. Bunlar da 500’ün üzerinde alt etnik gruba ayrılıyorlar. Bu beşyüzün üzerinde farklı etnik kimlik de yüzün üzerinde farklı dil konuşuyor. İki buçuk milyon kilometre kare bir alanda yaşayan 38 milyon cıvarında insanın bu kadar farklı etnik kimlik ve dile sahip olması da tabii sorunları birlikte getiriyor. Yakın zamana kadar Güney Sudan’la başı dertte olan hükümet tam buraya özerklik tanıma bedeliyle barışa ikna etmişken bu sefer de batıda Darfur bölgesinde patlak veren (ya da patlatılan) olaylarla huzursuzluk yaşamakta. Üstü örtülü ve gizliden devlet destekli bir “soykırım”ın yaşandığı Darfur, daha uzun süre Sudan hükümetinin başına dert çıkaracağa ve uluslararası itibarını “yeniden” oluşturmak konusunda her zaman köstek olacağa benziyor. Artık çağın gerisinde kalmış sindirme ve böl ve yönet politikaları ile bu devirde ne kadar sağlıklı ülke idare edilebilir, bilemiyorum.


Sudan nüfusunun yüzde 70’i Müslüman Sünnî. Tanrı’yla, alışılmış İslami tapınma yöntemleri dışında daha mistik yöntemlerle ulaşmayı amaçlamış Sufîlik, Sudan’da oldukça yaygın. 12. yüzyılda Bağdat’tan yayılmaya başlayan Kadiriye tarikatına bağlı olan Sudanlı Sufîler, her Cuma günü güneşin batışından bir saat önce Zikr ayinine başlıyorlar. Güneşin batışına kadar süren bu ayinden sonra topluca akşam namazı kılınıyor ve ritüel sona eriyor. Bunların en tanınmışı da artık Hartum’un bir banliyösü haline gelmiş olan, aslında ülkeyi ilk sömürge döneminden (Osmanlı sömürgesi) kurtaran Mehdi’nin başkent (ya da esas adıyla Muhammed Ahmad) yaptığı Omdurman’da gerçekleşiyor.

Akşam namazı, ya da güneşin batışından bir saat önce başlayan bu zikr ayini için Bradt yazarı “Whirling Derwishes” (“Dönerek İbadet Eden Dervişler”) ibaresini kullandığı için bizim Mevlevî ayinlerindekine benzer bir tören göreceğimi umuyordum.

Cuma akşam üstü saat 16:30 sularında, Omdurman’daki Hamid al-Nil’in mezarının olduğu camiin önünde yerimizi aldık. Hamid al-Nil 19. yüzyıl Kadiriye tarikatı şeylerinden. Birazdan cellebiyelerine bürünmüş yaklaşık 100-150 Sufî, başta tarikat liderleri ve sancakları taşıyan sancaktarlar, ellerinde zil, davul ve tefleriyle topluluğa tempo veren ritm takımı olmak üzere alana girdi. Beklediğimden çok farklı, daha çok çalınan ritme (müzik diyemeyeceğim) kendilerini kaptırıp bir süre sonra birbirlerinden tamamiyle farklı figürlerde histerik bir çırpınmaya dönüşen hareketler yapan bu insanları yaklaşık 45 dakika seyrettim. Bu çırpınışların, insanların yüzlerindeki ciddi ifadeleri yavaş yavaş yumuşattığını ve bir müddet sonra mutlu suratlara dönüştürdüğünü farkettim. Hatta bu ritüeli, yaklaşık 50m çapında bir dairenin çevresine halka olup izleyenlerin arasında bulunan küçük kadın grupların (ki ayine -sanırım- onlar katılamıyor) da kendilerini o “müziğin” ritmine kaptırıp “mutlu insanlar” kervanına katıldıklarına şahit oldum. Bu manzara hatırıma, her Cuma akşamı disko-barlara gidip kurtlarını döken ve haftanın stresini atan insanları getirdi ama, bunu burada söylemeyeceğim.




Ayinin ilerleyen dakikalarında insanların yüzlerindeki mutluluk ifadesi artıyordu


 







Alana grubun başında giren şeyhlerden




Gerçek anlamdaki tek “Whirling Dervish” buydu.
Üzerindeki “patchwork” kıyafete dikkatinizi çekerim!




 
Tören akşam namazıyla noktalanıyor.


 


Meroe
Meroe, Hartum’un yaklaşık 220km kuzeyinde yer alan bir kent. Özelliğini, eski Kuşit başkenti olmasından alıyor.

Kuşitler (ya da Kuş Krallığı, ki Kuş eski Mısır dilinde “perişan, zavallı” anlamına geliyor) M.Ö. 3. yüzyılda, Kral Arkamani zamanında başkentlerini Napata’dan Meroe’ye taşımaya karar veriyorlar. Bu, daha çok Mısır hegemonyasından kurtulmak amacıyla yapılıyor. O kadar ki, yazılaını bile değiştirip Mısır hiyeroglifinden vazgeçerek -bugün bile hala çözülememiş olan- Meroitik yazıyı kullanmaya başlıyorlar. Bu nedenle Meroe ile ilgili tarih bilgimiz daha çok Grek ve Roma çağı verilerine dayanıyor (benimki değil tabii, kaynaklarınki).


 


Bu “taşınmanın” krallığa en sağladığı en büyük yarar, daha verimli ve sulak topraklara kavuşulması. Ayrıca, bölgenin demir madeni açısından zengin olması da, buranın kısa zamanda en büyük üretim merkezi olmasını sağlıyor. O kadar kiz, günümüzde Meroe için “Afrika’nın Birmingham’ı” deniyor.
Şu anda fazlaca ayakta kalamamış olan Krallık Şehri’ne nazaran daha ilgi çekici olan Kral Mezarları Meroe’ye gezmeye gelen turistlerin en çok ilgi gösterdikleri tarihi kalıntılar. Bir kısmı, önceki dönem mezar şehri olan Nuri’den buraya taşınmış olan toplam yaklaşık 100 mezar, genel olarak iki grupta toplanmış Kuzey Mezarlığı ve Güney Mezarlığı olarak. Güney Mezarlığı daha eski olanı ve M.Ö. 8. yüzyıla kadr dayanan mezarlar var. Genellikle kötü korunmuş ya da son derece özensiz restore edilmiş mezarlar Mısır piramitlerini andırsa da, onlara oranla çok daha gösterişsiz ve küçük (en büyüğünün yüksekliği bile 30m’nin altında), ayrıca şekil itibariyle daha sivri.









Meroe Kral Mezarları





 
…ve ben:)

Akşam kuzeydeki kral mezarlarının olduğu tepenin arkasında, yine çölde kampımızı yapmak üzere uygun biryer bulduk; yine muhteşem bir çöl gecesine hazırlanmak için. Akşam yemek yapma görevi benimdi. Herşey “hazır yemek” olunca tabii üstlenirim böyle bir görevi. Mönü, önden hazır çorba (Chris domates, ben ise mantar çorbası içtik), arkadan etli kuru fasulye. Yemeğin sonunda elma ve arkasından çay servisi ile Etiyopya seyahat detaylarını belirlemeye başladım. Söylemeye gerek yok, yine kumların üzerine uyku tulumumu serip, milyonlarca yıldızın keyfini çıkararak uykuya dalıyorum.





Çölde bir başka güneş batışı

Ertesi gün kahvaltımızı tamamladıktan sonra, yaklaşık 500m gerideki güney mezarlarını gezmek üzere kampı toparlıyoruz. Güney mezarlarında, seyahatimin o ana kadar beni en cok hüzünlendiren olayını resimledim. Arabanın yanına gelen üç küçük çocuk, sanırım üç kardeş… Yaşları yaklaşık 4 ila 7 arası, ikisi kız, en küçükleri oğlan çocuğu. Küçük olan iki tanesi ablalarının iki yanında ve onun hafifçe arkalarına yapışmış, hele oğlan iyice sinmiş vaziyette. Ürkek gözlerle bana, gözerimin içine bakıyorlar. Yüzüme olabildiğince sevimli bir ifade vererek (artık bende ne kadar olabiliyorsa) iletişim kurmaya çalışıyorum. Hiç sesleri çıkmıyor. Kahvaltıdan kalan ekmeklerle, kutuda kalan karper peynirlerini torbayla ellerine tutuşturuyorum, şaşkın ve korkak ifadeleri hala devam ediyor. Arabanın arkasındaki kutularımdan birinde bulunan bonbon şekerlerinden bir avuç alıp her birine eşit sayıda dağıtıyorum. Yine de yüzlerindeki şaşkın ürkekliği silemiyorum. Bir parça gülümsetebilseydim hiç olmazsa. Fotoğraflarını bu ürkek ifadeleriyle çekebiliyorum ancak. Her zaman yaptığım gibi, görüntüyü onlara da gösteriyorum. Başka yerlerde bütün çocuklar (hatta büyükler bile= fotoğraflarını gördüklerinde neşe çığlıkları ile birbirlerini çekiştirip resimlerini gösterirler, bunların ise gözlerindeki korku hala silinemedi, ben oradan ayrılırken bile sırtımda aynı bakışları hissediyordum. Son derece perişan kıyafetleri, pislikten taşlaşıp kalmış saçları ve kocaman açılmış ürkek gözleri ile…

Sudan’ın birçok yerinde göçmenler yaşar. Bunların bazıları devlet tarafından yerleştirilmiş, bazıları ise kendi imkanları ile kendilerine sığınacak biryerler bulmuşlar. Çoğu savaş ve zulümden kaçıp gelmişler bu yeni “yurtları”na. Ya güneydeki savaştan, ya da Darfur’daki önlenemeyen soykırımdan… Bu çocuklar da belki bu evsizler ordusundan, kim bilir. Gözlerindeki korku da belki yaşadıklarından… Anne ve babaları var mıdır, o bile bilinmez. Bir taş ki, ezdi göğsümü.


 





Ne yaptıysam silemedim gözlerindeki korkuyu…


Size, sonra anlatacağımı söylediğim Rupert’e, hani şu üç küçük çocuğu ile külüstür bir VW minibüste Afrika macerası yaşayan Avusturyalı’ya, geri dönmek istiyorum burada. Hayalini bile kurmakta hala zorlandığım bir işi başarıyor Rupert. Bu bir kaçış mı, bilinmez, eşini kaybettikten sonra. Ama hayatında ilk kez yapmıyor böyle bir yolculuğu. Daha önce de Asya ülkelerine yapmış benzer bir geziyi. Detaylarını bilmiyorum, çocukları da varken mi… En büyüğü okul çağında. Bu nedenle, zorunlu öğreniminin ilk yılını kendisi vermek üzere devletten izin almış. Demek ki oralarda oluyor böyle şeyler. Arada bir internetten ders programı, ders notları, testler falan indirip, bunlar yardımıyla çocuğunu eğitimini veriyor, onca işine ilave olarak. Her şeyiyle kendisini çocuklarına adamış birisi. Onlarla kurduğu iletişimi, çocuklarla ilişkisini, oyunlarını seyrettikçe kendimden utandım, itiraf edeyim ki. Hiçbir şeylerine karışmıyor, engellemiyor. Bazen yaptıkları afacanlıklar nedeniyle başkalarından, genellikle görevlilerden, işittikleri azarlarda dahi. Çocuklar böyle bir durumda babalarının yüzüne dönüp bakmıyorlar bile. Kendi “yanlışları”nı kendileri yaşayarak öğreniyorlar. Bazen olmadık tehlikeli hareketler yapıyorlar, birileri koşup engellemeye çalışıyor. O anda Rubert duruma müdahale edip, engellemeye çalışanı durduruyor, tehlikeyi bile yaşayarak öğrenmeleri için. Sonuçta çocuk düşüyor, ya kolu, ya bacağı, ya başı biryerlere çarpıp acıyor, ama hiç sesi çıkmıyor. “Yapılmaması gerekenler” ya da “dikkat edilecekler” listesine yeni bir satır daha ekleniyor. Bundan sakın “çocuklarıyla ilgilenmeyen baba” imajı canlanmasın gözünüzün önünde. Aksine, ben hayatımda bu kadar ilgili, ama bilinçli ilgili, bir baba görmedim, bu da bir itiraftır. Her yere, ama gittiği her yere çocuklarını mutlaka yanında götürüyor. Gümrük işlemleri için girdiğimiz görevlinin odasına bile… Wadi Halfa’da arabaları taşıyan mavnanın geleceği balonunu yutmuş, liman binasında mutat beklemelerimizden birindeyiz. Çocuklar birkaç saattir beklemekten artık kendi kendilerini oyalama sürecini aşmış vaziyetteler. Rupert hemen cebinden bir kronometre çıkartıp, tek tek çocukları salonunun içerisinde oluşturduğu bir parkurda koşturarak kronometre tutmaya başladı. Her bir etaptan sonra parkur şekli ve zorluk derecesi değişiyordu. Bu şekilde tam 1.5 saat vakit geçirdi çocuklar, eğlenerek. Ve Rupert’in yüzünde en ufak bir sıkılma emaresi yoktu.

Bir ara “Benim için kesinlikle mümkün değil ama, senin için böyle bir seyahati yapmak zor olmuyor mu? Hem zor şartlar, hem üç çocuk…” diye sordum Rupert’e. “Yoo!” dedi. “Bazen örneğin araba arıza yapıyor. Onunla uğraşırken o kadar bunalıyorum ki, işte o zaman çocuklara ‘hadi oyun oynayalım’ diyorum. Biraz oyun oynuyoruz. Kendime geliyorum. İşe devam ediyorum” dedi. Kendimden utansam mı, yerin dibine mi geçsem, bilemedim. Ve Rupert, o size heyecanla bahsettiğim Wadi Halfa-Dongola yolunu, o kırıcı yolu geçti. Arabası -sanırım- iki kere arıza yapmış ve galiba 4 günde geçmişler. Yanlarında Hollandalı çift de vardı, onları yalnız bırakmadılar. Çok iyi anlaşmışlardı, özellikle çocuklarla. Daha sonra -ben değil ama- Chris onları Gonder’de (Etiyopya) gördü, keyifleri yerindeymiş. Devlet, büyük oğlanın eğitiminin ikinci yılına baba eğitimiyle devam etmesine müsaade etmediği için Tanzanya’dan sonra Mombasa/Kenya’ya dönüp Afrika seyahatlerini noktalayacaklardı. Umarım bir yerlerde tekrar karşılaşırım.


 




Rupert’in ortancası. Üzerindeki t-shirt’e dikiz… Hemşehrim olur kendisi:)


Ve Etiyopya’ya hareket
6 Aralık Salı günü sabahı, doğumhane kapısında çocuk bekleyen babalar gibi Mehmet’in bürosunda TNT’yle gelecek adaptörümü bekliyordum. Saat dokuz olsun da telefon edeyim, derken TNT’nin arabası yanaştı ve benim paket geldi. Hartum’da Sony Vaio’nun adaptörünü bulmak hayalden öte birşeydi, tabii.
Mısır yazılarımı tamamlayıp da gönderince, verilen ev ödevini bitirmiş birçocuğun rahatlığıyla o akşam rahat bir uyku uyudum. Rahat uykunun bir sebebi de Mehmet’in mangalda yaptığı özel terbiyeli şiş ve muhteşem salataydı tabii. Mehmet’in deyimiyle “kağıt ve naylon artıkları”ndan başka yiyecek birşey bulamayan koyunların eti, ancak sağlam terbiye edilince yenilecek tat ve kıvama gelebiliyor. O muhteşem şişleri, Türk kebapçısından özel getirttiği lavaşlara sarıp, yanında Sudan’ın neredeyse nar ekşisi kıvamındaki limonlarıyla ekşitilmiş salata eşliğinde “doyum ötesi” dozda yedikten sonra çöken ağırlık, görevini tamamlamanın verdiği rahatlıkla harmanlanınca uyku melekleri göz kapaklarımdaki görev yerlerine avdet ettiler.

Ertesi sabah, rahat bir uykunun verdiği zindelikle hazırlanıp, Mehmetler’le vedalaştıktan sonra, Chris’i almak üzere kaldığı otele yönlendim. Programım, başta planladığımdan sekiz gün gecikmişti ve artık Chris’inkiyle çakışıyordu. Sonuçta Gonder’e kadar iyi bir yol arkadaşım var artık.




 


Mehmet Utlu; can dost.

Yaklaşık 440km uzunluğundaki Gedaref yolu tümüyle asfalt. Sıkıntısız bir yolculuğa devam ederken Chris Wad Medani’ye gelmeden yolun kenarındaki restoranlardan birinde Nando’nun (çılgın Katalan) bisikletini görüyor. Sonradan anlattığına göre de Nando, restorandaki kerevetin üstünde şekerleme yaparken yarı açık gözüyle gördüğünü önce rüya sanmış, o anda “Yahu bu Daddy’nin arabası (Nando insanlara lakap takmasını sever, bana da -grubun en ‘yaşlısı’ olmam nedeniyle ‘Daddy’ diyordu)!” deyip yerinden fırlamış. Yaklaşık 2 saat süren muhabbetimizin ardından Nando’yla vedalaşıp yolumuza devam ettik. Gedaref’e yaklaşırken tabiat artık Sudan’ın alışılmış “çöl” görüntüsünden yavaş yavaş kurtulup, Afrika şekil ve renklerine bürünmeye, yeşillikler hafiften kendini göstermeye başlamıştı. Bu görüntü ertesi gün Gallabat’a yaklaştıkça, artık iyice “Afrikalı”laşacaktı..

Hava karardıktan sonra girdiğimiz Gedaref’teki bir gecelik zorunlu konaklamamızdan sonra ertesi gün, sınır kasabası olan Gallabat’ın yolunu tuttuk. Virajlı ve yer yer kırıcı hale dönüşen taşlık/toprak bir yolla ulaştığımız Gallabat’taki “son şans barı”nda yakıt ikmalimizi yaptıktan sonra (petrol ürünleri Etiyopya’da, Sudan’a oranla oldukça pahalı da) pasaport ve gümrük işlemlerimizi yapmak üzere sınırın yolunu tuttuk. Wadi Halfa’dakinin aksine son derece hızlı ve sorunsuz bir şekilde tamamlanan pasaport ve gümrük işlemlerimizden sonra, Sudan’la Etyopya sınırını bu noktada geçen Atbara Nehri’nin üzerindeki köprüyü aştık. Artık Etiyopya’dayız.

Sudan notlarını tamamlamadan, size Sudan’ın tarihindeki iki sömürge döneminden kısaca bahsetmek istiyorum.

Daha önce belirttiğim gibi, Sudan’ın ilk sömürge dönemi Osmanlılar zamanına dayanıyor. Aslında bu dönemin, gerçek bir Osmanlı sömürgesi olarak görülmesi biraz zor (Mısır’ın kendine özel özerk yapısı ve bunun ötesinde Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul merkeziyetçiliğinden azade, başına buyruk politikası nedeniyle). Mehmet Ali Paşa’nın Memlûkluları Nil’in güneyine sürmesi ve daha sonra Funj Kralı (kaynaklar bunu ‘Funj mek’i olarak belitiyor, Funj’lar Arap ve Müslüman olmayan bir halktan, tahminen güney Nil ya da Etiyopya taraflarından 16. yüzyılda başlamış bir krallık) VI. Badi’ye bir mesaj gönderip Melûkluları çekildikleri Dongola’dan kovalamasını istemesine olumlu bir yanıt alamamasının ardından, başında oğlu İsmail ile Bedeviler, Magripliler, Araplar ve Arnavutlar’dan (ki bilindiği gibi Mehmet Ali Paşa da Arnavut’tur) oluşan 4,000 kişilik bir birlik, “fırsattan istifade” etmek isteyen bir avuç Avrupalı ile birlikte önce Memlûklular’ı dağıtıp, arkasından da Funj’u istila ediyor. Amaç aslen, büyük bir köle kaynağı olan Sudan’ın bu rantından menfaat elde etmek. İstilanın ardından, bu işten hoşlanmayan Araplar’ın başlandığı ayaklanma ancak, reformist Ali Hurşit Ağa’nın vali olarak atanmasıyla yatıştırılabiliyor. Vergileri azaltan, genel af ilan eden, el konulan toprakları sahiplerine iade eden ve köle ticaretindeki devlet tekelini ortadan kaldıran Ali Hurşit Ağa’nın reformları ardından, 1839 yılında Beyaz Nil’in de buharlı gemi seferlerine açılmasıyla birlikte Osmanlı kimliğindeki Mısır tahakkümü şimdiki Juba’nın (yakında Güney Sudan’ın başkenti olarak ilan edilecek) bulunduğu yere kadar ulaşıyor.

Mehmet Ali Paşa’nın torunu, Viyana eğitimli Hıdiv İsmail’in Mısır valiliği (ya da Hıdiv’liği) görevini devralmasının ardından Mısır’ın sınırlarını orta Afrika’ya kadar genişletme isteği ve bunu gerçekleştirmek için Sir Samule Baker’ı kullanması, başarısız olunca da yerine “Çin Kaplanı” lakaplı kahraman Charles “Chinese” Gordon’u ataması… Sonuçta “gerdeğe girmenin adabını” bilmeden yapılan işler ve Mehdi’nin (esas adıyla Muhammed Ahmed, bir çobanın oğlu), Gordon’un trajik sonuyla noktalanan isyanı… İşte Osmanlı -ya da Sudan tarihinde bilinen adıyla Turkiya- dönemi böyle noktalanıyor.

Sudan’ın ikinci sömürge dönemi ise, Mısır’da Hıdiv İsmail’in ölçüsüz harcamaları sonucu borçlandığı İngiltere’ye ülkeyi kaptırmasının ardından General Kitchener (hani şu Wadi Halfa’dan başlayan tren yolu inşaatıyla zafere ulaşan general), Omdurman yakınlarında Mehdi’nin ordusuna 1898 yılında yaklaşık 10,000 kayıp verdirerek bozguna uğratıyor ve Sudan’da Mısır kaynaklı İngiliz dönemi başlıyor. İngiltere endüstrisine hammadde kaynağı olarak kullanılan Sudan, bu sayede yeniş demir madenlerinin açılması ve geniş bir alanda makineli pamuk tarımının başlaması gibi kazançlar da sağlıyor. İngiliz tahakkümü 956 yılında bağımsız Sudan Cumhuriyeti kurulup, Mısır ve İngiliz bayrakları indirilene kadar sürüyor.


 


http://www.turafrika.com/ web sitemdeki gezi yazılarından ve fotoğraflardan derlenmiştir.

3 yorum

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    değişik fotoğraflar ve güzel yazı için teşekkürler. devamını bekliyoruz.

  • mertakinci dedi ki:

    birbirinden güzel fotoğraflar ve detaylı bir sudan yazısı olmuş

  • DEEP73 dedi ki:

    yazınızı cok begendım ..içeriğinde her şeyi bulabiliyorsunuz .ayrıca resimler harika bence ozellıkle krallık resimleri teşekkürler paylaşım için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*