Sırbistanın Kuzeyinde bir yer : Sremsky Karlovci (Ya da bilenler için Karlofça)

Sremsky Karlovci ‘nin epey bir köhne duran tren istasyonunda Novi Sad ve Belgrad trenlerine bakıp yola düzülüyoruz.


Neden geldik buraya. Çok mu tarihi yapı var derseniz “eh,belki” cevabım olur. Doğal güzellikler derseniz “fena değil” diyebilirim. Sırpların Sremsky Karlovci dediği ama başşehri Beç olan Nemçelilerin Karlowitz diye adlandırdıkları bu kasaba Avrupa seferimizin “buraya kadarmış” deyipte bunu resmen kabullendiğimiz noktası olan yer. Bizim Karlofça ‘mız.



Tren istasyonundan çıktığımızda kapının birkaç adım önünden kasabanın içindeki kiliselerin kulelerine bakıyoruz. Küçük bir yerleşim ama dini açıdan önemli bir merkez. Sırp patrikhanesinin yazlık sarayının bulunduğu metropolitlik seviyesinde bir şehir burası. Eskiden Belgrad bir Macar kenti iken burası şehrin aristokrat ve zengin kesiminin evlerinin olduğu bir sayfiye kenti imiş. 1521 ‘de Belgrad seferinin ardından Bali Bey pekte zorlanmadan buraları da ele geçirmiş. Kente kısa sürede Sırp nüfus yerleştirilmeye başlanmış. Öyleki bir dönem en fazla Sırp ahalinin yaşadığı kent konumuna bile gelmiş kısa sürede. Çok az da Türk aile burada iskan edilmiş. Onlardan bir iz var mı? Yok. Peki bu ailelere ne olmuş derseniz Almanların yok ettikleri Yahudi nüfus için kullandıkları bir deyim vardır. “Duman olmuşlar” . Avusturyalılar 150 yıl kadar sonra şehre tekrar girdiklerinde küçük bir nüfus ayarlamasına gitmişler. Sırp olmak, Avusturyalı olmamak gibi suçları işleyen insanlar sürülmüş buna karşın Türk olmak gibi ağır suçları işleyenler ise “duman olmuş”.


Gayet bozuk bir satha sahip asfaltı geçip yolun kenarındaki turizm bürosuna yöneliyoruz ama çoktan terk edilmiş burası. Allahtan şehrin planını gösteren bir pano var. Pek kullanmayacağımızı bildiğim halde gene de fotoğrafını çekiyorum.



Yağmur şiddetli ama geri dönecek halimiz yok. Soldaki ikinci sokaktan dalıyoruz. Solda tek katlı binalar sıralanmış. Üstlerinde ilginç detaylar var. Karstaki Rus yapılarını andırıyorlar ama daha renkliler.



Yol kısa sürede bizi meydana ulaştırıyor. Zaten ne varsa bu meydanın etrafını sarmış. Şansımıza ne zamandır beni her yerde takip eden restorasyon furyası bizi burada da buluyor. Yolun solunda bir kısmı müze olarakta kullanılan Patrikhanenin yazlık residansı var. Tipik Avusturya mimarisinin etkisine sahip bir çatısı var. Heybetli gövdesi ise Venedik sarısına boyanmış ve Rus mimarisinden esintiler taşımakta.  Eskiden burada “Paşa Konağı” yer alırmış. Bir Sırp mimar tarafından 1892-1895 yılları arasında inşa edilmiş.



İkinci hedefimiz içine de girdiğimiz Sırp Ortodoks Katedrali. Bir Ortodoks kilisesi için alışılmadık tipte her birinin üzerinde birer saat yer alan iki kulesi ile dikkat çekmekte. 1762 yapımı ve Aziz Nikolas ‘a adanmış. Biri 14. yy dan kalma çocuk İsa ve Meryem ikonası ile yerel azizlerden birine ait kalıntılara ev sahipliği yapmakta. İçi dışarıdan yaratığı izlenime göre epeyce ufak. Buna karşın oldukça aydınlık ve temiz. Altar kısmı (madem Ortodoks kilisesindeyim ikonaklasm kısmı demeliyim) resimlerle kaplanmış. Aslında yapının hemen hemen her yerinde tablolar var. 1848 ‘de yerli Sırpların yaptığı Voyvodina Sırpları Milli Duyurusu ‘nu gösteren tabloda girişe göre sağdaki duvarda.  Giriş kapısının üzerinde güzel bir vitray var. Elips şeklindeki kubbesi de ilginç.



Dışarı çıktığımızda güneşin çıktığını görüyoruz. Karşımızda Avusturyalıların 1799 ‘da İtalyan bir mimara Sırbistanda yapılan ilk şehir içi su tesisatının tamamlanmasının şerefine yaptırdıkları kırmızı mermerden  “Dört Aslan Çeşmesi” var. Kasabalılar için ise kısaca “çeşme” buranın adı. Şaka yapmıyorum bu topraklardan ayrılalı her ne kadar üç yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olsa da halen bizden kalan sözcükler günlük hayatta kendine sağlam bir yer bulmakta. Rivayete göre bu çeşmeden su içenler kasabaya bir daha gelirmiş ama evlenmek için. Çok güzel bir şey olduğunu söylemek güç ama kasabanın bu ana meydanına ruh katıyor doğrusu.


Buradan meydanın yukarısında kalan “Gramer Okuluna” giriyoruz. Buraya “Cimnazyum” da denmekte.  Ortodoks Katedralinin hemen bitişiğinde yer alan Katolik kilisesi restorasyon nedeniyle kapalı.



Yapı epeyce büyük. İçerisindeki gençler gerçekten yardım severler.  Ayak üstü yapının tarihçesini anlatıyorlar ama isimler kafamdan uçtu gitti. Gezme süresi yirmi dakika kadar sürüyor ve 100 SD istiyorlar ama vermeseniz de ısrarcı olacaklarını sanmam. Halen okulun sınıflarında eğitim sürmekte. Okulun mimari özellikleri yerine neden inşa edildiğini anlatayım diyorum.


Osmanlı bu topraklardan püskürtüldükten sonra yerini Avusturyalılar alır. Osmanlı için, vergi ödendiği sürece ve de gürültü patırtı çıkartılmadıkça bir problem yoktur. Hatta Ortodoks katedrali Osmanlı döneminde inşa edilen bir başka kilisenin yerine yaptırılmıştır. Fakat Avusturyalılar hemen bu kilisenin yanına bir Katolik kilisesi dikerler. 1768 ‘de ise son halini verirler.  Kasabada 550 Sırp haneye karşılık 13 katolik hane ikamet etmektedir. Muhtemelen bu 13 hane yalnızlık ve dışlanmışlık çekmesin diye kasabalılara zorla (ama bu adamlarda zorlama yoktu unutmuşum, ruhani bir şevkle diyelim) dil olarak Almanca din olarak Katolik inancı empoze edilir. (yine yanlış kelime kullandım, gerekli bilgiler verilir diyelim) Değişime karşı duranlar Allah ‘a havale edilir.



Sırplar başlangıçta Türklerden yardım geleceğini umarak birkaç kez  isyan ederler ama bizim kaybettiğimiz savaşlardan sonra umutlar kırılır. Gerçi Sırplar Türklerden de pek haz etmezler ama Avusturyalılar ile kıyas ettiklerinde tercih edilebilir olarak görmektedirler. Ama Avusturyalılar için de olaylar pek olumlu cereyan etmemektedir. Herkes kendi derdinde iken Sırp patriklerden birisi bu okulun temelini atar. Amaç Sırp dili ve kültürünü yaşatıp milli yapıyı korumaktır. Ama dürüst olmak gerekirse akıllı ve sabırlı davranmışlar. 1724 ‘de okul Latince eğitim veren bir okul olarak gelişir. Avusturyalılar yüklüce bir tahsisat ayarlarlar. Her geçen yıl okul büyütülür. 1791’de ise zamanı gelir ve Sırp okuluna dönüşür. Avusturyalılar yavaş yavaş ısıtılan tenceredeki kurbağa gibi olayların farkına vardıklarında iş işten geçmiştir.


İçeride ilginç bir şey göreceğimizi ummadığımız için gençlere teşekkür ederek dışarı çıkıyoruz. Şunu unutmadan söylemeliyim ki çocuklar gezmeyeceğimizi söylememize rağmen yardımcı olmak epeyce uğraştılar. Kimse de Türk olduğunuzu duyunca ters bir tepki vermiyor.


Asıl hedefimiz Karlofça Anlaşmasının imzalandığı “Barış Şapeli”. Bir tepenin üzerinde olduğunu biliyorum ve gimnazyumu solumuza alıp tepeye doğru yürüyoruz. Yolun başında, sağda belediye binası var. Güzel sayılabilecek türden neoklasik bir yapı. 1811 yılında bitirilmiş.



Zaten bu yolun sağında solunda içinde hiçbir yaşam belirtisinin olmadığı çok güzel evler var. Yolda da kimse yok. Ortalığı karıştırmak için buranın Osmaneli ‘ne benzediğini söylüyorum. Eşim itiraz ediyor. İnsan sesi duymak güzel gene de.


Yolun sonunda kilise benzeri hiç bir şey yok. Önce yürüyen bir çocuğu, sonra iki kızı durduruyoruz. Bu topraklarda İngilizce pek para etmemekte. Neyseki Sinan akıllılık edip hazırlanmıştı. Soruları Sırpça sorsa da anladığım kadarıyla Sırp gençliğinin tarih mirasına sahiplenme mantalitesi bizden farklı değil. En azından turizm ofisini tarif ediyorlar.


Yokuştan aşağıya yürüyerek meydanın yan sokağının başındaki turizm ofisine giriyoruz. İçeride pek bir şey yok. Hediyelik eşya olduğunu da söylemek zor. Harita 150 SD. Magnet bile diyemeyeceğim şeyler 250 SD. Aylık ortalama maaşın 250-300 euro olduğu söylenen bir ülkede aylık maaşın 2500-3000 euro olduğu ülkelerdeki fiyatların olması kafa karıştırıcı.



Tarif edilen yol üzerinden gidiyoruz. Sinan bir harita aldı. Haritaya bakmak Sinan ‘ın, koordinasyon eşimin, kaybolmakta benim görevim sanırım. Benim sayemde haritaya bakmak gerekiyor. Güzel bir döngü anlayacağınız. Yıllar önce Viyana yolunda girip tuvalet aradığımız in cin top oynayan o köyü andırıyor her haliyle. Kimsesiz sokaklar, soğuk rüzgar. Kendini dışarıdan soyutlamış, dış dünyayı yok sayan  evler. Kimisinin ilk katları dükkanı andıran genelde iki katlı yapılar.


Önce yolun solundaki yukarı kiliseyi geçiyoruz. 1746 yapımı. Arkasındaki kısmın işlemeli ahşap kapısı dışında pek bir numarası olduğu söylenemez. Biraz yürüyoruz. Az sonra yolun solunda küçük bir yükseltinin üzerinde “Barış Şapeli” denilen yeri görüyoruz.



1683 ‘ü bilirsiniz. Hatırlamak istemezsiniz. Zaten ulus olarak tarihten pek hoşlanmayız bu tarihten sonra da artık kayıplar başladığı için pekte dinlemek istemeyiz. Zaten pekte detaylı anlatılmaz bundan sonrası artık. 1684 ‘te papa Avrupada Katolik kim varsa toplar. Ruslarda olaya dahil olur. Çok ciddi, çok büyük savaşlar yapılır. Tüm Avrupaya karşı çok büyük bir coğrafyada ağırlıklı olarak savunma savaşları başlamıştır. Avusturya ve Rus cephesi dışında durum iyidir. Diğerlerinde de kötü demek zordur ama kaderin kırılma anlarında artık talih Türklere sırt çevirmiştir. 2. Mohaç, Zenta gibi savaşlarda devamlı atak yapan ama kontrataktan gol yiyen bir takım gibidir Türkler. Şu görülür. Türkler hücum ettikleri kadar savunmada da çok başarılıdır ama taktiksel açıdan dahi olsa geri çekilmeyi beceremezler. Zaten tüm bu savaşlarda yenilgiyi derinleştiren bu kayıplar olur.



1698 ‘de Avrupada ilginç bir durum hakimdir. Türk ordusu dağılmıştır. Her bir kale can sıkacak bir şekilde direnebilme yeteneğindedir ama hiçbir birlik birbirine yardım edebilecek durumda değildir. Dahası imparatorluğun herhangi bir yerinden ordu toplayıpta Avrupa cephesine yürümeye de imkan yoktur. Ama Avrupada da durum neşeli değildir. Her kuşatma maliyet ve adam kaybı demektir ve Türklere karşı birlik olan devletler aslında birbirlerinden nefret etmektedir. Ayrıca İspanya kralının zihinsel ve fiziksel noksanlarının yanı sıra varisinin de olmaması, yeni bulunan kıtalardaki nüfuz yarışı gibi etkenler rekabeti körüklemektedir. (Zaten iki yıl sonra Avrupalılar bu kez kendi aralarında topyekün bir savaşa girerler) Yani aslında Avrupa kendi içindeki hesaplaşmaya hazır olmayı tercih etmektedir ve İngiliz ve Hollandalıların arabuluculuğu ile bu anlaşmaya ön ayak olurlar.



(Solda bağdaş kurarak oturanlar bizim heyet)


Görüşmeler çok uzun sürer. Ama kimi günümüzde oldukça önemsiz görünen ayrıntı nedeniyle problemler yaşanır. Osmanlılar için bu durum anlaşılmaz derecede şaşırtıcıdır. İlk kez bir toplantıda kaybeden konumundadırlar. Günümüzde kilisenin bulunduğu tepeye dev, yuvarlak bir çadır kurulur ve her yöne bir kapı açılır. Herkes aynı anda girer ama sonrasında masanın şekli meselesi tartışılır. Yuvarlak bir masanın tedariki ile bu da bir süre sonra çözülür. Sonunda  26 Ocak 1699 tarihinde Osmanlı tarihindeki ilk Latin harfleri ile yazılı bir anlaşmaya yenildiğini ve bu yenilginin yükümlülüklerini kabul ettiğini beyan eden imzayı atar.


İlginç husus, Osmanlı hafiften Avrupada bir şeylerin değiştiğini anlamaya başlar. Kanuni dönemi anlayışı ile artık hareket etmenin başarı getirmeyeceğini anladığından küçük bir kıpırdanış başlar. Avrupalı ise Macaristanı, Ukraynayı, Adriyatik kıyılarını aldığının keyfini sürmekten çok anlaşma masasına Osmanlı ile aynı anda girebilmenin mutluluğuna sahiptir. Artık Türk ile eşittir ve onun gölgesinde kalmayacaktır.


Sonrasında 1817 ‘de bu tepeye bir Katolik şapeli inşa edilir. Anlaşmanın olduğu çadırı andıran kubbeli bir yapıdır. Viyana yönündeki kapı şatafatlı bir facade ‘ye sahiptir. Yapının arka tarafındaki, Türk delegasyonun çıktığı yöndeki kapı sonrasında tuğla ile örülür. Türk gitmiştir bu kapıdan ve bir daha girmemesi için kapı örülmüştür. Fakat aradan zaman geçer. Yönetimler, ideolojiler gelir geçer. Yapı bakımsız kalır, artık zamanın ellerindedir kaderi. Sonrasında kilise restore edilir. Tarihin garip bir cilvesi restorasyon bir Türk firması tarafından yapılır.


Yapı Nasrettin Hoca ‘nın türbesi gibi. Bahçenin dış kapısının üzerinde asma bir kilit sarkıyor ama kapının yanındaki duvar yıkılmış. Kısa bir duraklamanın ardından bahçeye dalıyorum. Buraya kadar gelipte kapıdan dönmek olmaz. Yolun karşısındaki evin merdivenlerindeki adam beni izliyor. Bir de Sırp polisi ile uğraşamam doğrusu. Ana kapının önünde boyumdan yüksek bir haç var ama üzerindekileri anlayamıyorum. Kilisenin arkasına, kapıya doğru yöneliyorum. İleride üç köpek kulübesi var. Yine de biraz daha ilerliyorum. Kulübelerin birinden epeyce boylu bir köpek çıkıyor. İnsanlar gibi köpeklerde bu memlekette boylu. Yavaşça bir adım daha atıyorum ama köpek kendinden emin bir şekilde birkaç adım ilerleyip durunca zorlamayı anlamsız buluyorum.  


Bizimkiler yaşlı bir Sırp kadını dinliyorlar. Sanki kırk yıllık tanıdıklarıymış gibi kadıncağız bir şeyler anlatıyor. İlerideki tepede mezarlık gibi bir yerin dibinde küçük bir kilise daha var ama uzak.



Dönüşe geçiyoruz. Beyaz Rusların başındaki Vrangel ‘in kaldığı evin önüne hoş bir plaket yerleştirilmiş. Girmediğimiz sokaklara dalıyoruz istasyona dönerken. Duvarlarda Avrupa Birliğine karşı duran afişler var bu kısımda. Sanırım milliyetçi partileri ama resimdeki adam her kimse kanlı canlı, besili bir arkadaş olmalı.


Aşağı kilisenin yanındaki kapısının üzerinde bir amblem olan konutunda bahçesine giriyorum ama sadece bir bahçe burası. Aşağı Kiliseye sanırım kapalı olduğu için giremedik.

10 yorum

  • Corto_Turco dedi ki:

    Eline sağlık hocam. Benim yazacaklarım seninkiler yanında sönük kalacak. Senin yazdıklarının altına den den işareti koyuyorum. Bu arada kaybolmak da büyük meziyettir. Kaybolmasaydık nasıl keşfedecektik o yukarı mahalledeki evleri. Bence uyumlu bir iş bölümü gerçekleştirdik.

  • bora arasan dedi ki:

    Balkanlar güzeldi, gezmek güzeldi ama hepsinden güzeli senin gibi bir dostla geziyor olabilmekti. Bize eşlik ettiğin aslında turu bize önerdiğin için tekrar teşekkürler

  • gezmen dedi ki:

    Hocam eline sağlık, tarih dolu, her satırı bilgilendirici, leziz bir makale olmuş.

  • demirtuna dedi ki:

    Bora Bey,
    Benim gibi tarihe meraklı biri için gerçekten çok güzel bir yazı olmuş.Sizi tebrik ederim. 1683 ve sonrasında yaşanan Osmanlı – Avusturya Savaşları bir milad olmuş, Avrupa ve Rusya’nın karşısında sürekli toprak kaybetmiş ve ancak yaklaşık 240 yıl sonra Sakarya’da durdurabilmişiz. Karlofça işte o kötü sürecin başlangıcıdır. Yöetimde izan ve disiplin kayboldu mu, artık onu geri getirebilmek çok zor oluyor.

  • NEŞE dedi ki:

    Ellerine sağlık Bora,Sinan la birlikte gittiğiniz bu inceleme gezisinden kim bilir daha ne yazılar çıkacak ?Pek turistik olmayan bu sade kasaba gerçekten bizim tarihimiz için çok önemli,bilgilendik sayende,teşekkürler

  • bora arasan dedi ki:

    @Neşe Hnm: Sırbistan için Sinandan daha çok şey çıkacak. Ben pek dolaşamadım Belgradda. Ben de beklemedeyim anlayacağınız 🙂
    @demirtuna: hocam haklısınız. Mantalite ve kendine güven bitti mi bir de en önemlisi ekonomi çöküpte teknolojiye sırt çevrildi mi sonuç kaçınılmaz oluyor. Misalen Prut Savaşı klasik orduların modern ordulara karşı son zaferi olarak anılıyor. İstanbulu bile kaba kuvvetten çok dönemin yüksek teknolojisini geliştirip kullandığımız için almadık mı?

    Saygılar

  • arkutbay dedi ki:

    Mükemmel bir yazı olmuş . Ellerine sağlık . Kasabanın melankolik hali nedense çok hoşuma gitti . Avusturyalılara gelince , biliyorsun ki Habsburglar diplomasinin piridir . Savaşmadan , sadece evlenerek Avrupa’yı sarmışlar . Osmanlılardan Avusturya hakimiyetine geçen her millet bizi (başlangıçta) mumla aramış . Macarlar da bunlardan biridir . Osmanlıların seri yenilgilerinde o zamanın askeri dehası Prens Eugene’i de unutmamak lazım .

  • bora arasan dedi ki:

    Eugene en küçük şans anını bile değerlendirmiş bir asker. İlginç bir tip. Zeki mi şanslı mı yoksa ikiside mi? Petervaradin de bahsedecektim kartlarımı erken açtırdınız hocam. Alacağınız olsun.

  • sadiye dedi ki:

    Şahane bir yazı olmuş, hem görsel hemde içerik olarak fevkalede .Ellerinize sağlık.

  • Zeynep dedi ki:

    şahane bir yazı olmuş ellerinize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*