Şiraz, Bilinmeyen İran’a Yolculuk

Bilinmeyen İran’a Yolculuk

GÜN 5 ŞİRAZ

http://azgittimuzgittim.com/

Otobüsümüzün
şoförü, fazlaca virajlı olan Zagros dağlarının inişli çıkışlı
yollarını, Formula pilotu edasıyla kat ederek, bize gereğinden fazla
heyecan yaşatıp İsfahan’a 500 Km uzaklıktaki Şiraz’a 6 saat gibi bir
sürede ulaştırıyor. 6 gibi vardığımız Amir Kabir Otobüs Terminalinden,
şehre gitmek için taksi durağına varıyoruz. Taksi için bir desk
oluşturulmuş, görevli bir hanım var, gideceğimiz yeri söylüyoruz, ücreti
bu dekse ödüyoruz, sıradaki taksiyi çağırıyor, gideceğimiz yeri
söyleyerek bir de kart veriyor taksiciye. Devlete bağlı bu taksi hizmeti
uygulamasını beğeniyoruz, havaalanında da aynı uygulama mevcut.

 Taksi
bizi Vekil Pazarının önünde indiriyor. Pazar henüz açılmamış, kızlı
erkekli bir grup Güzel Sanatlar öğrencisi, kara kalem vekil pazarını
ellerindeki kâğıtlara resmediyorlar. Bu manzara ile sık sık karşılaştık
İran şehirlerinde. Erkenden kalacak yeri ayarlayalım en azından
sırtımızdaki ağır çantalarla dolaşmayalım diyoruz. Enis ve Bora CS’den
kontaklarına ulaşmaya çalışıyorlar, sonuç nafile. Hemen karşımızdaki
kütüphane dikkatimizi çekiyor. Kütüphanede 5-6 bilgisayardan internet
hizmeti veriliyor, ulaşamadığı CS kontaklarına buradan mesaj bırakıyor
Enis. İyi derecede İngilizce konuşan kütüphane yetkilisi genç hanıma,
çantalarımızı buraya bırakıp bırakamayacağımızı soruyoruz, tereddütle
yüzümüze bakıyor, yardım etmeye istekli bir şekilde,  yöneticisi
olduğunu düşündüğümüz bir başka hanımın yanına gidiyoruz hep birlikte.
Farsça aralarında konuşuyorlar, asık yüzüyle bizi tepeden tırnağa
süzüyor, isteksiz bir şekilde kabul ediyor. Yardım sever hanım saat
18:00’de kütüphanenin kapanacağını, kapanış saatine kadar gelmemiz
gerektiğini söylüyor bize. Minnetle teşekkür edip, bulunduğumuz noktaya
yakın mesafede bulunan Kerim Han Kalesine doğru yürüyoruz.

 Şiraz,
Fars Eyaletinin başşehri.1,5 milyondan fazla nüfusa sahip. Bağları ve
bahçeleri ile nam yapmış, şairlerin kenti Şiraz cadde ve sokaklarında,
işe ve okula gitmeye çalışan kalabalıkla, adını 1700 lü yılların
ortalarından, sonlarına kadar hükümdarlık yapmış, Afşar Hanedanı’nın
kurucularından Nadir Şah’ın generali Kerim Han’dan alan ve onun
tarafından yaptırılan kalenin önüne varıyoruz.

 Orijinal
adıyla, Arg-e Kerim Han savunma amaçlı olarak yapılmış. Tuğladan
yapılmış 14 mt yüksekliğindeki yuvarlak hatlı ve işlemeli duvarları
estetik görünüme sahip. 2000 tümen ödeyerek kalenin içine giriyoruz.
Avluda, hükümdarın, hamamı ve ibadet odasının bulunduğu, ayna kari
sanatının ve ahşap süslemelerin kullanıldığı saray var. Sarayın önünde
bulunan havuzun, etrafında rengârenk çiçeklerin bulunduğu bakımlı bir
bahçe dikkat çekiyor. Yine kalabalık öğrenci gruplarıyla geziyoruz
kaleyi. Bora, surlara çıkmak için şansını deniyor görevlilerle konuşarak
ama kapalı olduğunu söylüyorlar. Kaleden ayrılıp, çok yakınındaki
Turizm ofisine gidiyoruz.

 

Ofise
vardığımız sırada, görevlide henüz geliyor. Persapolis ve Pasargat’a
nasıl ulaşabileceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz, fakat simsar olduğunu
düşündüğümüz görevli bizi tur şirketlerine yönlendirme çabasında.
İstediğimiz bilgileri alamıyor, aldığımız bir şehir haritasıyla yetinip,
çayhane bulmak üzere yürümeye devam ediyoruz.

 

Yolda
gördüğümüz, Amerikan tarzı kot pantolon ve gömlek giymiş, orta yaşlı,
uzun kır saçlarını arkadan bağlamış, kızıl deriliye benzer bir beye
çayhane soruyoruz. Bize yolu tarif ediyor. Tarife göre, beyaz eşya satan
mağazaların bulunduğu, geniş, ağaçların gölgelediği cadde de yürümeye
devam ediyoruz, epeyce yürüdükten sonra, adres tarif eden adam bizi
durduruyor, özür dileyerek yolu yanlış tarif ettiğini söylüyor. Bu
davranışa olan şaşkınlığımızı, birbirimize gizleyemiyoruz. Tarif edilen
çayhanenin kapısına dayanıyoruz.

 Küçük
bir mekân, içeride karşılıklı dizilmiş 5-6 kişi arasında, rahatsız eden
bakışlara aldırmaksızın yerimizi alıyoruz. İçtikleri
şişeden(nargileden) mütevellit içerisi dumandan ve ağır kokudan
durulacak gibi değil, ama açlığımın karşısında hiçbir engel tanımıyorum.
Çay ve omlet söylüyoruz, hijyene çok uzak ulan bu mekânda yapılmış
omletin içinde, getiren kişinin parmağını batırması ayrı bir lezzet
herhalde. Tiksiniyorum, ama yemek zorundayım.

 Çayhaneden
çıkıp, hemen yanı başındaki bakkala giriyoruz. Midemi kaldıran bu
yemeği bastırmak adına teneke kutu Pepsi alıyor ve nefessiz tek dikişte
içiyorum.

 Hedefimiz
Persapolis. Yolda taksi çevirmeye çalışıyoruz, başaralı olamıyoruz.
İletişim kurmakta dahi zorlanıyoruz. Çok uzak olmayan, adres tarifi
aldığımız İngilizce bilen ve bize yardımcı olabileceğini düşündüğümüz
Kızılderili esnaf ağabeyin yanına gidiyoruz. Samsung Bayii ağabeye
derdimizi anlatıyoruz, bize yardımcı olmak için çabalıyor, bir iki yere
telefon ediyor.  Yola çıkıp,
karşı istikamette bir taksi durduruyor. Taksici, Persapolis-Nakşı Rüstem
ve Pasargat’a bizi götürmek için 80.000 Tümen istiyor. Toplam mesafe
gidiş dönüş 400 Km kadar. Bizim paramızla 80 TL tutuyor.  Bu
işin rayicini zaten bildiğimizden, kabul edip doluşuyoruz arabaya.
Taksi şoförümüz, önce yakıt alıp, litresi 50 kuruştan 30.000 tümene
depoyu doldurdu. Yola koyuluyoruz, yollarda trafik denetlemesi çok, arka
koltukta oturan yolculara bile kemer taktırıyorlar ve bu kontroller
kameralarla yapılıyor. Hız limitlerine de harfiyen uyuluyor, şehir içi
trafik için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Ölümlü trafik
kazalarında lider olan bu ülke için otobanlarda ciddi önlemler alınmış.
Kaptanımız Ali Ağabey, oldukça cool. İslami pop müzik eşliğinde
Persapolis’e doğru seyrediyoruz.

 

Persapolis’e varıyoruz. Ali Ağabey arabayı park ediyor ve gişeden biletlerimizi alıyor.  Hemen
girişte bizi şapka almamız hususunda uyarıyor, hediyelik eşya satan
dükkân gruplarının bulunduğu sadece şapkalar satan dükkândan birer tane
şapka alıyoruz. Girişteki turnikeleri geçtikten sonra, güneşin altında
sıcaktan bayıldı bayılacak olan görevli bizi bekletiyor, neden olduğunu
anlamaya çalışana kadar vakit kaybediyoruz. Vakit önemli. Saat 6 ya
kadar emanet ettiğimiz çantaları almak için kütüphaneye dönmemiz
gerekiyor. Yanımıza bir bayan gelip “Türkçe rehber siz mi istediniz”
diyerek sorunca anlıyoruz. Ücret karşılığı verilen rehberi ret ediyoruz
ve Ali ağabeyle Pers İmparatorluğunun büyülü kentinde, kavurucu sıcakta
yolculuğa çıkıyoruz.

 

Yunanca’dan
gelen Perslerin Şehri Persapolis ismine, İranlı’lar, mitolojik İran
kahramanı Cemşid’in tahtı, makamı anlamına gelen, Taht-ı Cemşid ismini
vermişler. Kuh-i Rahmet dağına yaslanmış şehir, MÖ 521 yılında I. Darius
tarafından yaptırılmaya başlanmış, sonrasında da tahta geçen Xerkes,
Artakserkses, Kurus tarafından yaptırılan yeni eserlerle büyütülmüş.
Akemenid İmparatorlarının sarayı olarak inşa edilmiş bu yapı UNESCO
Dünya Mirası listesinde yerini almış. Milattan önce 330 Yılında Makedon
Kralı Büyük İskender şehri fetih etmiş. Bir süre burada vakit
geçirdikten sonra şehri yakıp yıkmış.

 Şehre
ilk girişte ziyaretçileri Basamaklar karşılıyor. Basamakları bitirip
şehre girdiğinizde karşınıza çıkan ilk kısım Tüm Milletler Kapısı.
Apadana Merdivenleri ve Sarayı, Hazine, II ve III Artaxerex Mezarları,
Yüz Sütunlu Saray, Müze Persapolis’in içerisinde bulunan görülecek
kısımlar. Halen arkeolojik kazıların devam ettiği bu bölgenin tüm
kısımlarını hızlıca gezdik. Persapolis’in detayına girmiyorum, belki bir
başka yazı konusu olur.

 

Ali
Ağabey, bu bölgede baraj çalışması yapılacağından bahsediyor.
Hamaney’in buranın varlığından rahatsız olduğu söyleniyor. Buraya
Ulaşımın baraj bahane edilerek imkânsızlaştırılması buna bağlanıyor.
Avrupalı bir turist gibi şaşırmıyorum bu baraj hikâyesine.  Sular altında kalan, Zeugma, Allianoi ve sıradaki Hasankeyf’ten alışığım nede olsa.

  Persapolis’ten
ayrılıp, Nakşı Rüstem’e doğru yollanıyoruz Taksi ve Berber muhabbetleri
dünyanın her yerinde aynı. Siyaseti, sporu, politikayı ne varsa gündeme
dair güncel olarak buralardan takip edebiliyorsunuz.  Ali
Ağabey’de bize İran’ın politikaları ile ilgili bilgiler veriyor.
Nejat’tan, Hamaney’den konuşarak varıyoruz Nakşı Rüstem’e. Hemen girişte
park ediyor ve gişeden biletlerimizi alıyor.

 

Birer
haç şeklinde görünen 4 büyük Akamenid Karalının mezarı bulunuyor. Kaya
mezarlarını, sağdan sola sıralarsak, Xerkes, Büyük Darius, Artaxerkes ve
II. Darius. Mezarların alt kısımlarında Sasani döneminde kaya oyması
çeşitli rölyefler yapılmış.  İranlılar
Şahnamede yer alan kahramanları Zaloğlu Rüstem’in bu kayalığı
yonttuğuna inandıklarından Nakşı Rüstem adını vermişler. Ön taraftaki
alanda Zerdüşt Tapınağı olduğuna inanılan bir başka yapı daha var.
Birkaç kare hatıra fotoğrafı aldıktan sonra, Pasargat’a doğru yola
çıkıyoruz. Hava çok sıcak ve yol uzun kapanan gözlerime karşı
koyamıyorum.

 

Akamenid
İmparatoru I. Darius’un mezarını bulunduğu Pasargat’a varıyoruz, Ali
ağabey yine biletlerimizi alıyor. Perslerin başkenti bu ova UNESCO
listesine girmiş. Bizim için tamamen hayal kırıklığı olan Pasargat’da
görülebilecek hiçbir şey yok. Mezardan ayrılıp, biraz uzakta olan
Süleyman makamına gidiyoruz. Yolda duraklayıp araç içinden, Süleyman’ın
Hapishanesinden kalan birkaç kalıntıyı fotoğraflayıp, Süleyman Makamına
varıyoruz. Tepede bulunan yer için tırmanmaya başlıyoruz, zamanın
kısıtlı olması sebebi ile bir dağ keçisi hızıyla varıyoruz tepeye.
Kuvvetli esen rüzgârla yüz yüze gelip, bir parça duvardan ibaret bu
tepenin, sadece manzarasından istifade ederek fotoğraf çekiyoruz ve
çıktığımız hızla iniyoruz aşağı. Her yeri bizimle birlikte dolaşan ve
zerre şikayetlenme ve yorulma olmayan Ali Ağabey’in insanüstü bir canlı
olduğuna kanaat getiriyoruz. Pasargat’dan çıkarken aracı bir dükkânın
önünde durdurup bize dondurma ısmarlamak istediğini söylüyor. Geç
kalmaktan endişe ettiğimizi söylüyoruz, merak etmeyin yetişiriz diyoruz.
Kapının önündeki cam masanın etrafını saran iskemlelerine oturup, gelen
dondurmayı kaşıklıyoruz. Bugüne dek yediklerimizden çok farklı tada
sahip dondurmanın muhteviyatının gülsuyu olduğunu öğreniyoruz. Harika
dondurmayı, son damlasına kadar yiyip yola koyuluyoruz. Konuşacak
takatimiz kalmıyor ve uykuya yenik düşüyoruz.

 

Kütüphane’nin
kapanmasın yakın varıyoruz. Ali Ağabey bizi eve davet ediyor, bizde
teşekkür edip ayrılıyoruz. Kütüphanedeki kız, çantalarımızı emanete
aldığından pişman bakışlarıyla, çantaların bulunduğu odanın kapısını
açıyor. Teşekkür edip, hostellerin bulunduğu bölgeye yürüyoruz. Şüheda
Meydanı’na yakın hemen arka sokağında bulunan LP’nin önerisi İstiklal
Otel’e gidiyoruz ilk olarak. Resepsiyondaki orta yaşın biraz altındaki
görevli, yetkilinin geleceğini söyleyip bizi bekletiyor. Uzun bir
beklemenin ardından sabrımız bitiyor ve bir başka yer bulmak için
otelden ayrılıyoruz. Plandaki ikinci seçenek olan, Enveri Otel’i
ararken, karşımıza çıkan Cahar Hotel’e giriyoruz. Öncelikle fiyatı
soruyoruz, 4 kişi için 30bin Tümen istiyor yani kişi başı 7,5 TL.
Kalacağımız odayı da görüp beğenince pasaportları ve ödemeyi
resepsiyondaki adama teslim ediyoruz. Çantalarımızı atıp, duşumuzu
alıyoruz.

 

Karnımız
acıkıyor, biraz daha gezmek ve yemek için Ali Ağabey’i arıyoruz. Bizi
Otelden alıyor. Lüks bir restorana götürüyor, bizimle yemesini şart
koşuyoruz zorla ikna oluyor. Masadaki yerimizi alıp menüden siparişimizi
veriyoruz. Herkes Çello kebap istiyor. Adana Urfa kebap gibi çift şiş
olarak pilav dolu kayık bir tabağa konarak servis ediliyor. Porsiyonlar
hayli büyük.  5 kişi yediğimiz
bu yemek ve içecekler için 50 bin tümen yani 50 TL ödüyoruz. Ali Ağabey
yemekten sonra bizi eve davet ediyor, kırmıyoruz. İki katlı bahçeli
müstakil evinin planını kendi çizmiş. Alt katta hemen girişte koca
salondaki koltuk takımlarına kuruluyoruz her birimiz. Bize çay ve gofret
ikram ediyor ve TV’de TRT’yi açıyor bize. Hemen anı fotoğraflayıp
anıların içine katıyoruz. Çaylardan sonra meyve çıkarıyor. Kalkmak için
müsaade istiyoruz, bizi otele kadar götürüyor. Borcumuzu soruyoruz,
tamam diyor. Israrımıza dayanamayıp, söylüyor. Yolda kararlaştırdığımız
üzere bize gösterdiği yakınlıktan ve samimiyetten duyduğumuz
memnuniyetin göstergesi olarak, hak ettiğini düşünerek, söylediği
ücretin fazlasını zorla sıkıştırıyor eline Bora.

 Yorucu bir günün ardından, bir başka İran sabahına uyanmak için rüyalar aleminde yolculuğa çıkıyoruz.

 

6 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Böyle iki gezginden okumak çok güzel oluyor,sizinki de bir cila oldu adeta..Şah Rıza Pehlevi nin,İran devletinin 3000.yılı şenlikleri için Persepolis i seçmesi boşuna değilmiş…Bu muazzam davette,dünyanın her yanından krallar,devlet başkanları gelmiş ve yemekler Paris den,meşhur Maxim’s den ısmarlanmıştı..Muhteşem kalıntıların arasında sofralar kurulmuştu..Fotolar da güzel,çok teşekkürler..

  • gezmen dedi ki:

    Neşe Hanım beğeniniz için çok teşekkür ederim.Persepolis, kesinlikle görülmesi gereken bir yer.Pers İmparatorluğunun nedenli güçlü oluşunun günümüzdeki kanıtı.

  • merakles dedi ki:

    Gene mükemmel, bilgilendirici ve ayrıntılı çok güzel bir yazı olmuş. Ellerine sağlık.

  • gezmen dedi ki:

    Sevgili Hocam, beğendiğiniz için çok teşekkür ederim,mükemmel kelimesi mahçup ediyor. Acizane kalemimizin yettiğince. Selamlar,

  • garuda dedi ki:

    çok güzel ve bilgilendirici bir yazı olmuş nasip olursa oraları bende görmek istiyorum

  • gezmen dedi ki:

    Garuda, yorum için teşekkür ederim. İran’ı görmenizi kesinlikle öneririm, niyetiniz var ise geç kalmayın. Ortadoğu’nun karışıklığında,bu coğrafyalara ziyaret uzunca bir süre imkansız kalabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*