Selçuklu’nun Başkenti İsfahan’da İkinci Gün

Bilinmeyen İran’a Yolculuk

GÜN 4
İSFAHAN

http://azgittimuzgittim.com/

Erken saatte uyanıyoruz, İsfahan sabahına. Kahvaltı dâhil olan, Amir Kabir Hostel’in avlusuna iniyoruz. Sabah güneşinin vurduğu masayı gölgeye doğru, çekmeye çalışırken, gölgede kalan masaya oturmuş çiftten, erkek olanı Türkçe sesleniyor “Buraya oturabilirsiniz” oturuyoruz bizde, gurbet elde bizden birilerinin çağrısına duyarsız kalmaksızın.

Görevli, metal tabak içerisinde haşlanmış yumurta, havuç reçeli ve yağdan oluşan kahvaltıyı getiriyor, meyve suyu ile birlikte. Bir demlikte çay bırakıyor masaya. Kahvaltıyla beraber sohbete başlıyoruz, Van’dan giriş yapmışlar İran’a. Polis hanım arkadaşı ikaz etmiş giyim konusunda, canları sıkılmış biraz. Gittikleri yerlerden, gördüklerinden konuşurken zaman akıp geçti. Çantamızı toparlayıp, duşumuzu aldıktan sonra chekout için resepsiyona iniyoruz. Pasaportlarımızı teslim alırken, Şiraz için nereden bilet alabileceğimizi soruyoruz, kendilerinin acente olduğunu bize bilet kesebileceklerini söylüyor, Ziayi kardeşlerden büyük olanı. İnternetten girip, rezervasyonu yapıyor akşam otobüsüne. Çantaları emanete bırakabileceğimizi söylüyor, biletimizi alıp çantaları da merdiven altındaki kilitli odaya bırakıp, Büyük Selçuklunun Başkenti İsfahan sokaklarına bırakıyoruz kendimizi.

İlk iş olarak dolar çevirmek için döviz bürolarının bulunduğu, Sepah Caddesine geliyoruz. Döviz bürolarının yanı sıra ayaklı sarraflarda var, fiyatlar aynı ama biz yinede pazarlık ediyoruz. Bu arada telefon çalıyor, arayan Enis’in Coach Surfing kontaklarından Hamit Rıza, bugün için bizi gezdirebileceğini nerede olduğumuzu soruyor. Biz yerimzi bildirip, parayı bozdurduktan sonra bekliyoruz, zaman değerli, biraz fazla bekleyince yakın mesafedeki Cehel Sutuna doğru yürümeye karar veriyoruz ve Hamit Rızaya SMS atıyoruz. Gişeden 5000 Tümen karşılığında biletlerimizi alıp giriyoruz içeriye. Büyük bir bahçe içerisinde, uzunca bir havuzun bitiminde, ahşap sütunları ile güzel bir görüntü veriyor, ziyaretçilerine. Bu arada Hamit Rıza arıyor ve kapıya geldiğini söylüyor, Bora ve ben Rıza’yı kapıdan alıp geziye başlıyoruz.

Çehel Farsça da kırk anlamına geliyor, yani 40 sütun sarayı. Girişinde bulunan 20 ahşap sütunun, önünde bulunan havuza aks etmesiyle 40 tane gözükmesinden ismini aldığı söylenir. Havuzun boş olmasından mütevellit, bu görüntüyü fotoğraflarda görmekle yetiniyoruz. Girişte, öğrenci gruplarından biri etrafımızı sarıyor, bizimle fotoğraf çektirmek istiyorlar, rahatsız edercesine olan ilgilerinden bunalıp, saraydan içeri giriyoruz, yinede bir iki tanesi kapıda bizi yakalıyor ve kırmayıp fotoğraf veriyoruz. Sarayda ayna kari sanatının çok güzel örnekleri var. Küçük küçük aynalarla, tavan süslemeleri yapılmış.


II Şah Abbas tarafından kabul törenleri için yaptırılmış. İç mekân, önemli tarihsel olayların minyatürleri ile bezenmiş. Çaldıranda Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim’in karşı karşıya geldiği, savaş sahnesi de resmedilmiş. Resim altında hatıra fotoğrafı çekip, Safevi döneminden kalan eserlerin, geyik derisine yazılmış el yazması kuranı kerimlerin ve hatemkari yani sedef kakma kapıların sergilendiği, diğer salonları da gezerek öğrencilerin ve ziyaretçilerin meraklı bakışları arasından, bahçeye çıkıyoruz. Bahçede, İran’lı birkaç hanım ile hatıra fotoğrafı çekiliyoruz.


Siesepol köprüsüne doğru, yürümeye başlıyoruz, ağaçların serinlettiği cadde ve sokaklardan geçerek. Hamit Rıza ve Enis koyu bir sohbete giriyorlar yol boyu, ne konuştuklarını da çok merak etmiyorum açıkçası. Bana güven vermeyen ve gözümün hiç tutmadığı Hamit Rıza, bizi uzun bir yürüyüşün ardından köprüye kadar getiriyor.


Siesepol köprüsü, İsfahan’ı ikiye bölen Zayende Nehrinin üstünden geçen 11 köprüden bir tanesi. Şah Abbas tarafından 1011 yılında yaptırılan 33 gözlü köprü, 300 m uzunluğunda ve 14 m genişliğinde. Allahverdi Han’a yaptırıldığından, Allahverdi köprüsü olarak da anılmakta. Hamit Rıza’nın söylemine göre geçtiğimiz yıllarda kurumuş olan Zayende nehrinin bu yıl yatağını doldurmasıyla kendimizi şanslı addediyoruz. Köprünün altında bulunan çayhanede dinlenme molası veriyoruz. Oturduğumuz masanın hemen yanında, tekin olmayan 3-5 tip Çağlar ile konuşmaya çalışıyorlar, sonrada Hamit ile Farsça konuşuyorlar. Hamit, uyuşturucu isteyip istemediğimizi sorduklarını söylüyor. Satma eyleminin İran’da ölüm cezası olduğunu bildiğimizden, bu teklif kanımızı donduruyor. Bu cesareti Hamit’ten aldıklarını düşünerek, Hamit’e güvenimiz sıfırın altına iniyor. Çaylarımızı içip köprünün üzerinden geçerek, Şehrin Güney yakasına geçip, Jolfa’ya Ermeni nüfusun yaşadığı semte doğru yürüyoruz, sıradaki istasyon Vang Katedrali.

Yeni Jolfa, 17 nci yy başlarında İsfahan’ın yeniden inşası için I. Şah Abbas tarafından Osmanlı sınırından getirtilen Ermeni’lerin yerleşimi ile oluşturulmuş banliyö bir semtmiş. Şimdi ise küçük bir dairenin 2 milyon dolar ettiği, pahalı mağaza zincirlerinin bulunduğu, lüks arabaların caddelerinde gezdiği bir semt.

Köprünün bitimindeki parkın içinden geçerek, caddeyi aşıp yürüyoruz, hava iyice ısınıyor, zengin muhitin, zengin binaları arasında, kaldırımlara park etmiş lüks arabaların yanlarından geçerek, cadde üzerinde sokaklara çıkan basamaklara oturmuş genç kızların sözlü tacizlerinin kulaklarımızdaki yankısıyla varıyoruz Vang Katedrali’ne. Yeni Jolfa’da 13 Hıristiyan Kilisesinin en başında geliyor.


Vang Katedrali’ne girmeden hemen karşısında bulunan heykel dikkatimizi çekiyor,1636 yılında İran’da ilk kurulan Ermeni Matbaası ve ilk kitap basımını yapan Khachatur Kesaratsi’nin heykeli. 3000 Tümen ödeyerek giriyoruz avludan içeriye. Avlu içinde girişe en yakın olan kiliseden başlıyoruz gezmeye, hatırı sayılır bir kalabalık var. Kilise içerisi tamamen İncil’deki sahneleri konu alan, pastel renklerin ağırlıkta olduğu, kırmızının ön plana çıktığı fresklerle süslenmiş durumda. Fotoğraflarımızı çekip, müzeye doğru yöneliyoruz.
Kiliseden çıkar çıkmaz sağ yanımızda kalan müze binasına doğru yürüdüğümüzde, karşı binanın duvarına asılmış pankart canımızı sıkıyor.

Müzeden içeri girdiğimizde, hemen sol tarafta büyük bir Türkiye haritası görüyoruz, üzerinde ermeni nüfusun yaşadığı şehirlerin Ermenice isimleri yazıyor. Haritanın etrafında da soykırım iddialarını destekler nitelikte fotoğraflar var. Kabullenmediğimiz bu durumu kendi aramızda değerlendirirken, görevli bir kız ve bey Türkçe konuştuğumuzu anlayıp, nefretle gözlerini bize dikiyor. İki katlı olan müzenin ilk katını tamamlayıp üst kata çıkıyoruz.

Üst katı gezerken, bir kız yanımıza gelip Türkçe merhaba diyerek konuşmaya başlıyor. Müzeye Türklerin geldiğini arkadaşından haber almış, nefret bakışlı kız haber vermiş yani. Tebrizli Ermeni olduğunu söyleyip, bizi görmek ve tanışmak için koşa koşa geldiğini söylüyor. Kin ve nefretle yetiştirilmiş bu insanların bize olan sevgisini anlamakta açıkçası zorlandım. Bu kadar iyi nasıl Türkçe konuştuğunu merak ederek sorduk, Türk dizilerini seyreltiğini ve bu nedenle telaffuzunun bu kadar iyi olduğunu söyleyerek bizi bir kez daha hayrete düşürmeyi başardı. Yanında duran arkadaşına Türkçe bilip bilmediğini sorduk verdiği İngilizce cevaptan Bora, “Türklerle konuşmam” dediğini anlamış. Bu nasıl bir nefrettir, diyerek ayrılıyoruz binadan.

Avluda, ilköğretim çocuklarına yaptırılmış olan 1915 konulu resimlerin sergisi,içerde gördüklerimden daha dehşet vericiydi, küçücük beyinlere ekilen nefret tohumlarının geri bildirimiydi bu resimler,anlatıların hayal gücüne yansımasıydı. Resimlere tek tek bakarak bu nefretin şiddetini içimde hissettim. Çıkışa doğru, sağ tarafta da sözde soykırıma ilişkin, propaganda maksatlı zekice tasarlanmış afişlerin sergisini görüyoruz. Vang Katedralinden ayrılırken, hayli canımız sıkılıyor ve keyfimiz kaçıyor.

Yürüyerek ana caddeye geliyoruz, karnımızda acıkıyor. Hamit Rıza bu bölgenin pahalı olduğunu söyleyip, İmam Meydanı’nda Biryani yemeyi teklif ediyor. Ben bu bölgeyi gezmek istesemde, çoğunluğa uyup, doluşuyoruz taksiye. İmam Meydanı’na varıyoruz ve bir lokantadan içeri giriyoruz. Biryani aslında bir Hint yemeği, ince satırda çekilmiş etin hamburger köftesi gibi pişirip, lavaş üzerinde, yanında bir kaşık içine konan kavrulmuş kıymadan ilave edilmesi ile servis ediliyor. Bu yöresel yemekte bize hitap etmiyor. Yemekten sonra, Hamit Rıza meydanda halıcı olan bir arkadaşının dükkânına götürüyor bizi.


Halıcıda çay ikram ediyorlar, Hamit’e gelen bir telefonla geleceğini söyleyip ayrılıyor yanımızdan. Halıcı arkadaş, onlarca kilimi çıkarıp anlatıyor bize üzerindeki desenleri. Beluci, Türkmen, Tebriz hepsi hakkında detaylı bilgiler alıyoruz. Her pasaportun yıllık 21 metrekare halı çıkarma hakkının olduğunu, vergiyi hiç vermemek için 50 USD’nin altında fatura kesilerek gösterildiği gibi hilelerden de bahsetti. Birkaç parçayı çok beğenmeme karşılık, kazıklanma ve taşıyamama korkusuyla alamadım.
Halıcıdan çıkıp, meydanda bir bankım üzerine oturuyoruz. Hamit bizi buluyor ve Zurhane’ye gidelim diyor birkaç CS arkadaşında geleceğini söyleyerek bekletiyor, kimse gelmeyince birlikte tutuyoruz yolu, vardığımızda kapı duvar. Geriye dönüyoruz meydana doğru, bakır atölyelerinin bulunduğu sokaktan, çekiç seslerinin nağmeleri eşliğinde.


Çarşıyı gezmek istediğimizi söylüyoruz, hava kararmış ve çarşı kapanmak üzere, çarşı içinde bizi kuyumcuların olduğu bir sokağa sokuyor, Kapalıçarşı gibi bir sürü kuyumcu dükkanı var,ilgi alanımız değil elbet. Sonrasında bizi bir pasajın içine sokarak, müzik dinletilerinin yapıldığı yer altında bir mekâna sokuyor. Program bitmiş, ama yinede içeri girdik diye bizden para lamayı ihmal etmiyorlar. Buradan da çıkıp tekrar İmam Meydanı’na geliyoruz. Bora, yaş ortalaması 70 olan Alman bir grup ile sohbete giriyor. Ayaküstü uzunca bir süre konuşuyorlar. Gece ayrı bir güzelliğe bürünen meydanın çeşitli açılardan fotoğraflarını çekiyorum.

Farkında olmadığımız tehlikelere sürükleyen ve bizim üstümüzden nemalanmaya çalışan CS peşinde yitip gitmiş bir günün, gerginliği ve üzüntüsüyle hostele dönüyoruz. Emanetteki çantalarımızı alıp, yine bir taksi ile Kave Terminaline varıyoruz. Şiraz için kalkacak, Hamsafar firmasına ait otobüste yerimizi alıyoruz

3 yorum

  • bora arasan dedi ki:

    Kendi yazımı yüklemeye çekindim ben epeyce yazmışım CS zadeye….

    Bu kızlarla da fotoğraf çektirdiğimi unutmuşum 🙂

  • merakles dedi ki:

    yeni bölümü merakla bekliyorum, herzaman ki gibi çok aydınlatıcı ve sürükleyici olmuş. sizinle birlikte orada olmak vardı. kalemine sağlık.

  • Midgard dedi ki:

    İki ayrı bakış açısıyla İran’ı okumak çok güzel oluyor. Elinize sağlık, ben de merakla bekliyorum devamını.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*