Romanya / Önce Kaleler

Romanya denilince aklıma ilk gelen şey Karpat Dağlarıydı . Öykülerinden çok coğrafi özellikleri , haritalardaki görüntüleri bile çok ilgimi çekerdi . Karpatları gezerken bu gizemli dağların , vadilerin içindeki güzellikleri görme şansımız oldu . Hiç beklemediğim derecede zengin bir gezi oldu bizim için . Bir süredir anlatmak istediğimşeyleri ancak toparlayabildim ve ''Önce kaleler'' , ''Sonra manastırlar'' dizimizin ilk adımını bu yazıyla atıyorum .Sonrasında başka yazılarda da Karpatların küçük şehir , kasaba ve köylerinden de konuşuruz . Evet , önce kaleler .

İlk durağımız Peles Kasrı . Sabahın erken saatlerinde koyu gri bulutların altında küçük yağmur damlacıkları kafamızı şenlendirirken , mis gibi kokan bir havada henüz gözünü yeni açmış orman sakinlerinin meraklı bakışları altında yürüyoruz hedefimize doğru .

Romanya'nın ilk kralı I. Carol , bölgeyi gördüğünde hayran kalmış ve buraya kendisi için bir saray yaptırmaya karar vermiş . Aslında burası eski bir kale kompleksiymiş . Belki de bu yüzden bir saray olmasına rağmen Peles Kalesi diye anılıyor daha çok .

Karşımızda Alman neo-rönesans mimarisinin Avrupa'daki en çarpıcı örneklerinden biri duruyor . Yapımına 1873 yılında başlanmış . İlk mimarı Viyanalı Wilhelm Doderer . 1876 yılından sonra asistanı Johann Schultz de Lemberg tarafından inşasına devam edilmiş ve 7 Ekim 1883 tarihinde açılmış bu muhteşem saray . 1896-1914 yılları arasında da Çek mimar Karel Liman , eklemeler ile son şeklini vermiş saraya . Dıştan bakınca çok güzel görünüyor ama işte sonuçta bir saray diyorsunuz . Ama içini gördüğünüzde bir daha aklınızdan çıkmasına imkan yok .

Sinaia yakınlarındaki bu sarayı gezmeye önce dışından başlayalım . İtalyan mimar-heykeltraş Rafaello Romanelli tarafından tasarlanmış , heykellerle süslü 7 teraslı bir bahçesi var bu sarayın .

Romanelli'nin I. Carol heykeli hemen göze batıyor .

Biraz kenarda ise eşi Kraliçe Elizabeth el işleri ile uğraşırken betimlenmiş . Kraliçe Elizabeth çok yönlü bir insanmış . Elişleri ile ilgilendiği gibi takma isimle şiirler yazıyor , müzik ve resimle ilgileniyor , vitray yapıyor , resimli çocuk masalları yazıyormuş .

Kral ve kraliçenin bir kızları olmuş . Çocuk yaşta ateşli bir hastalıktan (muhtemelen kızıl) kaybetmişler çocuklarını . Başka çocukları da olmamış . Bu yüzden Kral I. Carol , yeğeni Ferdinand'ı evlat edinmiş ve veliaht ilan etmiş . I. Carol 1914 yılında Peles Kasrında öldükten sonra tahta Ferdinand geçmiş . Her iki kral ve eşlerinin mezarları dizinin ikinci bölümünde anlatacağımız Curtea de Argeş manastırında bulunuyor .

Romanelli , baçedeki heykelleri Carrera mermerinden yapmış .

Peles Kasrı'nın içinin toplam alanı 3500 metrekareyi buluyormuş . 170 ' den fazla odası ( bizim bin küsür odalı yeni sarayımıza göre oldukça mütevazı ) , 30 tane banyosu varmış . İç dekorasyonunda muhteşem ahşap işçiliğinin dışında taş , tuğla ve mermerden yapılmış ; içinde barok , gotik ve rokoko tarzlarını barındıran süslemeler de mevcut . Saraya ilk girişte kabul salonunda şöyle bir kendimizden geçerek başlıyoruz gezmeye .

Sarayda tematik odalar var . Floransa odası …

Mağribi odası …

Türk odası …

Müzik odası …

Aynalar salonu …

Ayrıca yemek odası …

Dinlenme salonları …

Çalışma salonları …

Silah odalarında 4000 parçadan fazla silah ve zırh olduğu söyleniyor .

 

Odaları gezerken görülen duvar halıları ve kilimlere , vitraylara , altın-gümüş-taş ve fildişi işlemelere , tablolara , mobilyalara hayran kalmamak imkansız .

 

Bazı şeyler ise hiç unutulmuyor . Aşağıdaki savaşı hatırlıyormusunuz ?

 

Birazdan gelecek fotoğraftaki göreceğiniz bir tablo değil . Bu bir ayna . Uygun açıyla baktığınızda tavandaki resim tam aynanın içine oturuyor ve bu şekilde görülüyor .

 

Sarayın başka özellikleri de var . Tamamen elektrik ile aydınlatılmış Avrupa'nın ilk sarayı burası .  Romanya'nın ilk film projeksiyonu da kalenin tiyatro salonunda yapılmış .

 

Tiyatro salonunun duvarlarındaki alegorik resimlerde ise bir üstadın imzası var : Klimt

 

Saraydan çıkıp otobüsümüze dönerken Küçük Peles diye bilinen Pelisor Şatosunu da görüyoruz dışardan . 1899-1902 yılları arasında Peles Kale Kompleksinin bir parçası olarak gelecekteki kral Ferdinand ve eşi Marie için Çek mimar Karel Liman tarafından art nouveau tarzında yapılmış .

 

Kraliçe Marie , Edinburgh'lu Marie olarak biliniyor . Babası Edinburgh dükü . Annesi bir rus , Grand Düşes Maria Aleksandrovna . Kraliçe Marie , son yıllarını birazdan gidip göreceğimiz Bran Kalesinde inzivada geçirmiş . Bran Kalesi , kraliçenin favori mekanıymış . Evet , doğru duydunuz . Sırada Bran Kalesi yani Kont Drakula'nın şatosu var .

 

Kalenin olduğu yere ilk kez 1212 yılında Töton Şövalyeleri ticaret yolu üzerinde güvenliği sağlamak amacıyla tahtadan bir kale yapmışlar . O zamanlar bölgenin adı Burzenland imiş . Ancak bu kale 1242 yılında Moğol istilasında yıkılmış . Bugünkü kale hakkında ilk resmi kayıtlar 1377 yılına ait . Macar Kralı bölgede yaşayan Sakson ailelerine masrafları kendileri tarafından karşılanmak kaydıyla taştan bir kale yapmaları için izin vermiş . Uzun yıllar boyunca gümrük binası olarak ve askeri amaçlarla kullanılmış . 1920 yılında Romanya Krallığı'nın resmi ikametgahı olmuş . Kraliçe Marie'nin öliümünden sonra kızı Prenses İlena'ya miras kalmış . 1948 yılında komünist rejimin eline geçmiş . Rejim yıkılınca Romanya Parlamentosundan geçen bir kanunla Prenses İlena'nın mirasçılarına , Habsburg ailesi üyelerinden Arşidük Dominic von Habsburg'a iade edilmiş . 2009 yılından beri ülkenin ilk özel müzesi olarak hizmet veriyormuş .

 

Gelelim Drakula efsanesine . Drakula ismiyle özdeşleşen kişi bizim Kazıklı Voyvoda olarak bildiğimiz Wallachia Prensi ( biz bu bölgeye Eflak diyoruz ) III. Vlad Tepeş . Babası Osmanlılara yenilince , kardeşi ''güzel'' lakaplı Radu ile birlikte rehin olarak Edirne sarayında bulunduklarını ; 1442-48 yıllarında Osmanlı şehzadeleri ile sıkı fıkı olduklarını biliyoruz . Osmanlılar Vlad'ı Eflak'ın başına geçirmeye çalışmışlar ama 1448 yılında Macarlar tarafından desteklenen Eflak Voyvodasına yenilen Vlad , sürgüne yollanmış . 1456 yılında Hunyadi Yanoş tarafından Belgrad'ı desteklemek amacıyla kendisine verilen orduyu Eflak'ı almak için kullanmış ve daha önce yenildiği II. Vladislav'ı öldürerek III. Vlad adıyla Eflak Voyvodası olmuş .

 

İşte Kazıklı Voyvoda hikayesi bundan sonra başlıyor . III. Vlad tarihin en büyük kasaplarından biri haline geliyor . 1456-62 yılları arasında rakiplerini , savaşta aldığı esirleri , elçileri , Türk ve Bulgar köylülerini , kısaca beğenmediği herkesi başta kazığa oturtmak üzere çeşitli işkenceler ile öldürüyor . Kendi ifadesi ile öldürdüklerinin sayısı onbinlerce insandan fazla . Adındaki Tepeş , Ulah dilinde cellat anlamına geliyormuş .

 

1462 yılında II. Mehmet'e yenilince kaçmış III. Vlad . 12 yıllık sürgünden sonra yenilen güreşçi güreşe doymaz misali tekrar çıkmış Fatih'in karşısına . Bu kez kelleyi kaptırmış doğal olarak . Bugün bir milli kahraman olmuş bu manyak Romanya'da . Her köşede heykelleri var . Öldürdüğü insanların kanını içtiği söylentileri daha o zamanlarda adını vampire çıkarmış .

 

400 küsür yıl sonra İrlandalı yazar Bram Stoker , Drakula romanını yazarken güya kendisinden etkilenmiş . Aslında Vlad'ın hiç oturmadığı , ama geçerken birkaç kez konakladığı bilinen Bran Kalesi de Drakula'nın şatosu oluvermiş .

 

Bran Kalesi'nin içi Peles Kasrına göre çok daha sade . Sonuçta bir inziva evi . Gene de insanın içini ısıtıyor şirinliği ile .

 

Bran Kalesini de gezdikten sonra geceyi geçireceğimiz Braşov'a doğru yola koyuluyoruz . Önce kaleler bitti , sonra manastırlar başlayacak .

 

Sağlıcakla kalın…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor yazılarınızı öyle özlemişimki…Bu aralar buyuklerın sağlık işleri beni de yazmaktan alakoyuyor ne yazık ki..Çok büyük zevkle okudum çünkü kiralık arabayla Romanya turu hala rüyalarımı süslüyor.Bakalım ne zaman..Peleş muhteşem,ahşap işleri gözümü kamaştırdı..Şu sizin anlattığınız Kraliçe Marie yi benim ´Balçık´ yazımdan hatırladınız mı..??Bohem ve entellektüel,güzel bir kadın..Drakulanın şatosu tabii üslub olarak da çok farklı..Nicopolis=Niğbolu savaşını sıkıntı ile koydular oraya herhalde,sonuç malum..Bu seyahatte meşhur ´Transfagaraş´karayolunu da geçtiğinizi umuyorum,Avrupa da bir eşi yok,tüm araba markaları test sürüşlerini burada yaparlarmış..Devamı ile mutlu olacağım,çok teşekkür ve sevgiler..

  • arkutbay dedi ki:

    Neşe Hocam . öncelikle geçmiş olsun , dilerim en kısa zamanda büyüklerin sıkıntıları geçer . Yazılarınızı çok özledim , Puglia´yı merakla bekliyorum . Kraliçe Marie´yi siz sözleyince tekrar hatırladım , arada aklımdan çıkmış Tenha Yuva . Tekrar tekrar okudum . Çok değişik bir karakter Marie . Hep uçlarda yaşamış . Transfagaraşı göremedik çünkü Braşov – Sibiu arasında kuzeyinden geçtik . Manastırlar vadisine giderken de sanırım batısından ve güneyinden dolaştık dağların . 14 kişilik bir tur ekibiydik . Romanya´yı görmenizi dilerim . 4-5 yıl öncesinde anlatılan dilencili yerler değil artık . Değişim muhteşem . Yorumunuz için çok teşekkür ederim .

NEŞE için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*