PRİŞTİNA’DAN PRİZREN’E

                                                                                       


 


                                                                                                              Git gidebildiğin yere
                                                                 
Kalemden kâğıttan defterden öte


Kitaptan sonraki sette


Dur ve bul o ülkeyi yeniden”[1]


 


Seyahat hayat, hayat da seyahattir bir anlamıyla. Gezmek yaşamaktır. Dünya bir kitaptır. Gezdiğiniz her yeni yerle, bir sayfasını daha okursunuz bu kitabın.


 


 Pasaportlarımız hazırdı. Son akşama kadar seyahat programında bir netlik yoktu. “Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır. Gerçi Tuna’nın kıyılarından ve Balkan’ın eteklerinden ayrılalı kırk üç yıl oluyor. Ama bilmem uzun yıllar bile o sularla, o karlı tepeleri gönlümüzden alabilecek mi? Sanır mısınız ki bu özlem yalnız Rumeli çocuklarının yüreğindedir?”[2] Bu satırları 1921’de kaleme alan  Yahya Kemal Beyatlı ile aynı duygular içinde hazırlık yapıyordum bu gezi için.


 


Nisan ayının son günü. Sabah saatlerinde Sabiha Gökçen Havalimanı’ndayım. İlk sürprizi burada yaşadım. Üsküp’e uçmayı beklerken rotanın Priştina’yı gösterdiğini öğrendim gruptaki herkes gibi ben de. Bu kadarla kalsa iyi. İkinci sürpriz de gezilecek ülke sayısının altıdan yediye çıkmış olmasıydı. Saat 11.00’de havalanan Pegasus Hava Yolları’na ait uçak bir saat yirmi beş dakikalık bir uçuştan sonra Limak Kosova tarafından işletilen Priştina Havalimanı’na indi. Uçaktan görülen yeryüzü manzarası şuydu: Allah yeryüzünü mavi ve yeşil olarak yaratmış, araya da rengarenk topraklar katmış. Fakat insanlar fütursuzca bu güzelliği her yanından bozan özensiz yapılar inşa etmişler. Güzelim manzara çizilmiş böylece. Yer yer bulutlar bizim üstünüzde uçtu. Bazen de biz bulutların üstünde uçtuk. Zirveleri karla kaplı dağlar vardı hala. Yerel saat 11.35’i gösteriyordu. Geri saat uygulaması vardı burada. Havalimanında çeşitli dillerdeki “hoş geldiniz” yazıları içinde Türkçe “Kosova’ya Hoş geldiniz” yazısı dikkat çekiyordu.  


 


Pasaport kontrolleri tamamlandıktan sonra havalimanından çıktık. Aman Allah’ım! Bu ne sıcak böyle. Biz hep “Bakanlar’dan gelen soğuk hava”ya alışkın olduğumuz için şaşırdık açıkçası. 27-28 derece sıcak vardı, yakıcıydı.


 


Bizi bekleyecek olan rehberimiz görünmüyordu ortalıkta. Derken Balkan Ekspres’e ait bir otobüs göründü havalimanı çıkışında. Bizi altı gün boyunca gezdirecek olan araç bu olmalıydı. Makedon rehber Selahattin yanımıza geldi. Araca eşyalarımızı yükledik. Beklemeye başladık. Bekleyiş sürüyordu. Bizi karşılayacak asıl rehber hala yoktu.


 


1999-2008 yılları arasında Birleşmiş Milletler idaresinde bir bölge olan Kosova 17 Şubat 2008 tarihinde tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmiş. İlginçtir Kosova’yı ilk tanıyan ülke Kosta Rika olmuş. UN yazılı araçlar dolaşıyordu havalimanı çevresinde sürekli olarak.


 


Aradan bir saat kadar geçmişti. Nihayet beklenen adam Hilal gelmişti. Hemen hareket ederek buraya 30 km mesafedeki Mazgit Köyü’ne vardık. Yolda 1.Murat Türbesi yazılı bir sarı levha vardı. Ama nereden dönüleceğine ve ne kadar mesafede bulunduğuna dair başka bir bilgi yoktu.




Balkanlardaki en eski Osmanlı eserlerinden biri olan ve Meşhed-i Hüdavendigâr olarak adlandırılan 1.Murat Türbesi’ndeydik. Otobüsten iner inmez etrafımızı sarıp “selam aleyküm, bahşiş var” (mı)? diyen Çingene çocuklarını aştıktan sonra girdik türbenin avlusuna.


 





10 Ağustos 1389’da Kosova ovasında Osmanlı ve Sırp orduları karşı karşıya gelir. Savaşı Osmanlı orduları kazanır. Savaş meydanında yaralıların arasında dolaşan Osmanlı Padişahı I.Murat bir Sırplı’nın saldırısı sonucu şehit olur. Şehit edildiği yere iç organları gömülür. Oğlu Yıldırım Beyazıt’ın  emri ile buraya bir türbe yapılır.


 





Türbe kompleksi içinde Selamlık Binası olarak adlandırılan Kültür ve Tanıtım Evi var bir de. Orayı geziyoruz.




1300’lerden bugüne gelen ne çok şey var. Avluya çıktığımızda esen rüzgâr kulağımıza o yıllara ait sırları fısıldıyordu sanki. Ufka baktığımızda tozu dumana katarak dört nala yaklaşan Osmanlı askerleri geliyordu zamanın içinden bize doğru.


Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?


Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:


Kosova’dan, Niğbolu’dan,Varna’dan, İstanbul’dan…


Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;


Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?


Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?[3]


 


Son Osmanlı padişahlarından V.Mehmet Reşat’ın 1911’deki ziyareti sırasında yaptırdığı kendi adını taşıyan çeşmeden akan buz gibi suyu içiyoruz. Bahçesinde belki de türbe ile yaşıt bir de dut ağacı var.




Dalları bir zamanlar Osmanlı’nın yeryüzünde hakim olduğu alan kadar  yayılmış her yere. Ama gövdesi Osmanlı İmparatorluğu gibi yara almış zaman içinde, ikiye ayrılmış ortadan. 150 yıldan uzun bir süredir Buharalı bir aile yapıyor buranın türbedarlığını.


 


1.Murat Türbesi’nin avlusundan çıkınca bakıyorum çevreye yeniden. Kosova uçsuz bucaksız bir ova. Ama kanlı bir ova. Yol kenarlarındaki küçük evleri ve tarlaları ile Anadolu şehirlerinden pek de bir farkı yok. Yer yer sanayi tesisleri de görülüyor.


 





Rehberlerimizden Selahattin burada ayrılıyor bizden. Üsküplü Senad katılıyor onun yerine aramıza. Yeniden düşüyoruz yollara, 82 km uzaklıktaki Prizren’e doğru. Esnafının %90’ının Türkçe konuştuğu Prizren’deyiz. Epeyce acıktığımız için önce yemeğe gidiyoruz. Besimi-Beska restaurantında köfte yiyoruz.








Otantik bir mekan burası. Sunum da farklı. Kare bir tabak  ortada epeyce kocaman bir köfte, onun etrafında normal büyüklükte beş köfte daha var. Kenarlara yeşillik ve diğer yiyecekler konulmuş. Oriental ayranla birlikte afiyetle yiyoruz köfteleri. Çayımızı da içtikten sonra çıkıyoruz oradan. 1575 yılında temelleri atılan Gazi Mehmet Paşa  Camii’ne gidiyoruz. Gazi Mehmet Paşa 87 yaşında Macaristan seferine çıkıyor ve orada vefat ediyor. Kendisi için hazırladığı türbe kütüphane olarak kullanılıyor bugün. Komünizm yıllarında caminin alemi üzerinde kelime-i tevhit bayrağı asılıymış. Bundan dolayı Bayraklı Camii olarak da anılıyor. Bağımsızlığa kadar asılı duran bayrak, belirli günlerde yine asılıyormuş buraya.


 


Oradan yürümeye devam ediyoruz. Tek başına bir minare görüyoruz. Yanında cami yok. 1963 yılında komünistler güçlenince camileri yıkıp minareleri bırakmışlar. Arasta Camii’nin tek başına, ama kendinden emin ve mağrur biraz da mahzun duran minaresi de bunlardan  biri.


Balkanlarda Sultan Selim zamanında yapılan camilerde Davut yıldızı bulunduğunu öğreniyoruz.


 


Şimdi de Gazi Mehmet Paşa Hamamı’ndayız. Cami yapımında çalışan işçilerden birinin  o gün çalışmadığı görülür.  Nedeni sorulduğunda “temiz değilim, ondan çalışmıyorum” dediği için bu hamamın yapılmaya başlandığı anlatılıyor. Benzer bilgiler Anadolu’daki bazı yapılar için de anlatılır. Onun için Osmanlı’da camiler tek başına değil. Yanında bir kompleksle birlikte yapılıyor hep. Külliyesi, hamamı, medresesi birlikte.


 









Yol bizi Saraçhane Tekkesi’ne götürdü bu kez. Halvetiye’nin Ramazaniye koluna ait bir tekke burası. Saraçhane mahallesinde bulunduğu için bu adla anılıyor. Osman Efendi kurmuş. Kendisi Arnavutluk’un Leşa kentinden. İlk tahsili için Serez’e gidince Pir Hüseyin Serezî ile tanışıyor. Şeyh efendi’nin emri ile kuruyor burayı. 300 senelik bir dergah. Komünizm döneminde bile açık kalmış. Sesli olarak, halka şeklinde yürünerek devran zikri yapılıyor. Yirmi bin civarında müridi varmış.


 





Sinan Paşa Camii’ne gidiyoruz ardından. Sinan Paşa 40 yıl Mısır valiliği yapmış. Valilikten ayrıldıktan sonra burayı yaptırmış. Balkanlardaki kubbesi en yüksek cami burası. Prizren’de 36 cami bulunuyor bugün.


 









Akşam vakti kaleye çıkıyoruz. Jüstinyan tarafından yaptırılan kaleden şehir daha ihtişamlı görünüyor. Üsküp’teki kale ile aynı zamanda yapılmış. Kalenin biraz ilerisinde bulunan Osmanlı kışlası da dimdik ayakta.    


 


Dönüşte Sinan Paşa Camii’nin yanındaki çayhanede okkalı birer kahve yudumluyoruz. Su yerine soda getiriliyor kahvenin yanında. Kahve güzel olmuş, elinize sağlık deyip teşekkür ediyoruz. Ayrılmak üzereyken çay ikram ediyor yanında bir parça limonla çayhane sahibi bize. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var.


 


Prizren’de çıkan Türkçe yayın organlarının nerelerde olduğunu soruyorum. Sanat, edebiyat muhitinin neresi olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Pek bilen yok maalesef. Ama bir Türk derneğinden söz ediyor caminin imamı. Gidiyoruz ardına düşüp imamın.


 


22.43’te Arnavutluk’a gitmek üzere Prizren’den ayrılıyoruz.


 


23.14 sıralarında Kosova sınır kapısındayız çıkış için. Sınırdan sonrası “Arnavut milletinin bağladığı yol” diye adlandırılmış. Burası için kan dökülmüş. Tüneli Türk işadamları yapmış. 1900’lerin başında Kosova Arnavutluk’tan  ayrılmış. Şar Dağları’nın içinde yapılan tünel sayesinde 12 saatlik yolu, 2 saate inmiş.  Prizren’den çıkarken polis “nereye gidiyorsunuz” diye sordu. Verilen “İşkodra” cevabını “Şikodra” olarak düzeltti. Köftesini beğendiğimizi söyleyince şiş kebabı sordu.


 


Arnavutluk’a geçecek olan için Kosovalılar için pasaport istenmiyor. Arnavutlar hiç bir zaman Yugoslavya’nın parçası olmamışlar.


 


İstanbul’da başlayan gün Kosova’da  Priştina, ardından da Prizren’de devam etti. Biz Arnavutluk’a doğru yol alırken bitmemişti hala bu uzun gün.


 


     








[1] Karakoç Sezai, Gün Doğmadan, s.610



[2] Beyatlı Yahya Kemal, Balkana Yolculuk, Türk Dili Dergisi Gezi Özel Sayısı 1Mart 1973 Sayı:258 s.604



[3] Beyatlı Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, s.:6

(BU YAZI ÜÇ AYDA BİR YAYINLANAN “ÖĞRETMENLER ODASI” DERGİSİNİN HAZİRAN-TEMMUZ-AĞUSTOS 2012 TARİHLİ 4.SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.)

7 yorum

  • SEVDAM dedi ki:

    Tebrik ederim hocam kaleminize sağlık yine döktürmüşsünüz hele resimlere diyecek söz bulamuyorum. Tüm hayatınızda başarılardiliyorum.

  • Corto_Turco dedi ki:

    Rehberiniz Selahattin Ayvaz bey ise birkaç yıl önce bize de o rehberlik yapmıştı Makedonya gezimizde. Çok aydın ve sempatik biridir. Bu arada en çok köfte fotoğrafı hoşuma gitti. Ben o köftelere o kadar iştahla saldırmıştım ki fotoğrafını çekmeyi unutmuşum. Elinize sağlık (fotoğraf ve yazı için, köftede Besimi’nin hakkı Besimi’ye).

  • pasban dedi ki:

    abi kaleminize sağlık, yeniden gezer gibi oldum okuyunca, devamını merakla bekliyorum..tebrikler!!

  • bora arasan dedi ki:

    Güzel bir yazı…

    İlginçtir Arnavutluk Arnavutları Kosovadakilerden pek hoşlanmıyor ama politik nedenler ve koşullar birbirlerini desteklemeye itiyor.

  • NEŞE dedi ki:

    Keyifle okudum,teşekkürler..Fotolarınızdan gördüğüm kadarı ile plansız yerleşim ve yakışmayan inşaatlar çok fazla,kızların giyimleri cemaatların yoğun islami etkisini anlatıyor….

  • gezmen dedi ki:

    Çok güzel bir yazı olmuş. Besimi köfte için tek adres, fotoğrafı bile iştahımı kabarttı. Elinize sağlık.

  • arkutbay dedi ki:

    Bu coğrafya her zaman boğazımda birşeylerin düğümlenmesine neden olur . Hep hüzün , acı . Neyse . Altıköşeli yıldızı Osmanlı-Selçuklu sanatında ”Mühr-ü Süleyman” anlamında birçok yapıtta görebilirsiniz . Gezinizin devamını merakla bekliyorum . Paylaşımınız için çok teşekkürler .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*