Prag’da dört gün

Uzun zamandır hayalini kurduğum Prag gezisini bu bahar sonunda eşimle birlikte gerçekleştirdik. Pegasus’un promosyon biletlerini birkaç ay öncesinden ayarlamıştık. Mayıs sonunda gitmek İstanbul’un sıcağından kaçıp gerçek bir bahar havasını solumak için iyi bir tercihmiş. Mayıs sonu olmasına rağmen gündüz yarım kollu kıyafetlerle gece montla rahatlıkla sokaklarda turlayabildik. Gitmeden önce birçok Prag gezi notu okuduğum için ben tekrar etmemek adına Prag gezisi niyetlilerinin gezilerini kolaylaştırabilecek bazı gezi detaylarını aktaracağım.

Her şeyden önce şehir merkezinde döviz bozdurmaya çalışmayın. %0 komisyon diye kocaman levhalar görseniz dahi içeriye sorduğunuzda orada yazan kurun çok çok altında bir rakamla karşınıza çıkıyorlar. Havaalanındaki döviz bürosu bile şehir merkezindekilerden daha insaflı paranızı bozuyor. O sebepten 10 Euro kadar paranızı havaalanındaki döviz bürosundan bozdurun. Bu para sizi rahatlıkla şehir merkezine götürür. Seçtiğiniz otel Prag 1 bölgesinde ise otelinize gitmeden önce metrodan Ulusal Müze (Narodni Muzeum) durağında inin. Metrodan çıktığınızda Wenceslas Meydanı’na gelmiş olacaksınız. Meydandaki heykeli arkanıza alın, aşağıya doğru yürüyün ve ilk sağdaki sokağa girin, yürümeye devam edin ve ilk soldaki sokağa girin. Sokağa girer girmez İstanbul Kebap restoranı görürsünüz. Restoranın tam karşısında bir döviz bürosu var. Arap Rus ortaklığı var galiba bu döviz bürosunda. Parayı hiç düşünmeden burada bozdurabilirsiniz. Zira 100 Euro’da 600 Çek Kronu kar edersiniz.

Şehir merkezine gelmek demişken havaalanına geldiğinizde turist enformasyon merkezinden bir Prag haritası edinmekte fayda var. Gerçi eski döneme ait bir harita veriyorlar ama bu harita sonrasında sokak sokak keşif yapmak için çok işe yarıyor. Havaalanından aldığınız 1,5 saat geçerli biletlerinizle 119 numaralı otobüse binip metro aktarması yaparak yeşil metro hattından şehir merkezine ulaşabilirsiniz.

Şehir merkezine geldiniz, paranızı da bozdurdunuz bavulunuz da küçükse bundan sonrası adım adım keyif yapmakla geçecek. Çünkü ne kadar yürürsem yürüyeyim hiç yorulmadığım kentti Prag. Havaalanına ve Terezin’e gitmek dışında hiç araç kullanmadan Prag’ı arşınladık durduk.

Gittiğim kentlerde oraya has yiyecekler yiyip orada üretilen biraları tatmak benim gezilerimin olmazsa olmazlarından biri. Prag’da bu konuda da hiç sıkıntı çekmedim. Yemek içmek İstanbul’dan daha ucuz. Bir de oranın halkının gittiği yerleri bulduğumuzda yemek içmek daha keyifli oluyor. Biz de böyle yerler bulabildik. Bunlardan en memnun kaldığımız mekân Charles Bridge’den geçip kale yoluna çıkmadan, sol kaldırım boyunca yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak. Mekânın adı U Glaubicu. Ufacık bir restoran gibi görünüyor, kaldırıma masalar atmışlar ama içerisi oldukça büyük. Tur rehberlerinin turist getirdiği bir mekân olmaktan ziyade Çeklerin oturup uzun uzun biralarını içtikleri ve yoldan geçen meraklı turistlerin de vakit geçirdiği keyifli bir mekân burası. Restoranlarda en sık karşılaşacağınız yemek ördek. Tavuk ve hindi arası bir tada sahip. İki kişilik istediğinizde rahat rahat doyuyorsunuz, üstelik fiyat olarak da çok uygun. Bir diğer meşhur yiyecekleri domuz dizi. Oldukça lezzetli olmakla birlikte önünüze tabağa bile zor sığan büyüklükte kemikli koca bir parça et getiriyorlar. Kesinlikle çok lezzetli ama çok açsanız bu yemeği söyleyin yoksa bitirmeniz mümkün değil. Dünyada 1,5 porsiyon kavramı sanırım sadece Türkiye’de olduğundan buralarda bir porsiyon yemek söylediğinizde doymadım demeniz mümkün değil.

Gelelim biraya. Bira içmek için oturduğumuz mekânların büyük bir bölümü Pilsner Urquell satıyor. Bize kalırsa en iyi biraları kesinlikle bu değil. Şehirde Beer Museum adıyla geçen birkaç pub var. Bunlardan herhangi birine girerseniz farklı ve iyi biralar tatmak mümkün. Biz Dlouha 46 adresindeki bira müzesine gittik. Burası bir müze olmaktan çok çeşit çeşit biralar tadabileceğiniz bir pub. İster 5’li ister 10’lu tablalarda bira tadabiliyorsunuz. Menüden seçtiğiniz biraları tablaların üzerine yerleştirilmiş bardaklara koyup her bir biranın markalarının yazılı olduğu bir bilgilendirme notuyla birlikte getiriyorlar. Siz de tadımınızı yaparken her birinin kısa öyküsünü menüden okuyabiliyorsunuz. Bize önerdikleri ve denediğimiz biralar arasında en beğendiklerimiz Porter ve Merlin idi. Her ikisi de Çeklerin meşhur dark biralarından. Üstelik diğer dark biralar gibi bol şekerli de değil. Mekânın bira menüsünde dikkatimi çeken notlardan biri şuydu “Pilsner Urquell Çek Cumhuriyeti’nde bilinmeyen bir nedenden dolayı en çok satılan biradır”. Sanırım bu kısa not gayet açıklayıcı. Son bira önerim de Staropramen. Gezi dönüşü bavulunuzda birkaç bira getirmek isterseniz şehir merkezinden satın almayın. Merkezden biraz dışarıda yerler gezerken getirmek istediğiniz biralardan birkaç tane alıp çantanıza atmanızı öneririm. Zira şehir merkezinden yarı yarıya ucuz (25kr).

Bir not: Geziye çıkmadan okuduğum bazı gezi notlarında pub ve restoranlarda çalışanların suratsız olduğuna dair bilgiler vardı. Bizse girdiğimiz hiçbir mekânda bir suratsızlık görmedik aksine şakacı ve güler yüzlüydüler.

Yazının başında da söylemiştim gezilecek müze ve mimari yapıları tekrar etmeyeceğim diye ancak birkaç not düşmekte fayda var. Prag tam anlamıyla bir turist kenti olduğundan adım attığınız tüm önemli mimari yapıların giriş ücreti var. Hoş, hak etmiyor da değil ama mesela şehri daha yüksekten görebilmek için bütün towerlara tek tek girmeye gerek yok. Onun yerine bahar ya da yaz ayında gidiyorsanız köprülerin diğer yanında uzun bir tarih turunun ardından Letna Garden’a gidebilir, orada kentin en büyük bira bahçesini ziyaret edip biralarınızı yudumlarken bir yandan dinlenip bir yandan da bütün bir Old Town’u çok yüksek bir noktadan uzun uzun izleyebilirsiniz. Prag’da birkaç tane Beer Garden var ama en büyüğü ve en yüksek noktada olanı Letna Garden’da. Türkiye’deki mesire yerlerinin sadece bira içmek için tasarlandığı formları. Yemek yemek istiyorsanız buralarda aç kalabilirsiniz. Müzeler konusundaki bir diğer notum da İşkence Müzeleri. Bu müzelerden birkaç tane var ve işkence aletlerinin imitasyonları sergileniyor. Bu müzelere boşuna girmeyin çünkü buralarda sergilenen çeşitli aletlerin gerçeklerini farklı müzelerde zaten göreceksiniz. Kafka müzesi en etkilendiğim müzelerden biriydi. Kafka’nın ruhsal süreçlerine bu müzede yaklaşmak mümkün. En az 1 saatinizi bu müzeye ayırıp ve en ufak bir notu bile atlamadan okumanızı öneririm. Kale bölgesine sabahtan giderseniz yarım günden fazlasını kalede ve çevresindeki özel tasarlanmış bahçelerde geçirebilirsiniz. Okuduğumuz bilgi notları Komünizm müzesi ve KGB müzesinin Sovyetler Birliği antipropagandası için hazırlandığını düşündürdüğünden girmedik. Zira Nazi zulmü görmüş bir halkın kurtuluşunda çok önemli bir rolü olmuş Sovyetler Birliği’nin neden antipropagandasının yapıldığını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Umarım yanılmamışızdır ve bir şey kaçırmamışızdır.

Gezimizin en önemli durak noktalarından biri de Terezin toplama kampıydı. Kampa gidiş yaklaşık 1 saat sürüyor ve biz bir tam günümüzü burada geçirdik. Kampın kapısına geldiğinizde bir rehber sizi gişeye yönlendiriyor ve bilet aldıktan sonra dilerseniz banklarda bekleyip İngilizce rehberle kampı gezebileceğiniz bilgisini veriyor. Bilet satın alma noktasından sonra biraz ileride de kampla ilgili küçük bir Türkçe rehber de edinebilirsiniz. Kampın ayrıntılarına ulaşmak istiyorsanız kesinlikle rehberle gezin. Yaklaşık 10 kişi olduğunuzda rehber yanınıza geliyor ve gezdiriyor. Rehberin kampı anlatırkenki tonlaması hergün defalarca aynı kampın tarihini anlatan biri için çok etkileyici ve takdirlik doğrusu. Nazilerin kampa dair propaganda filmini izlemek üzere girilen sinemadan sonra rehber ayrılıyor ve bundan sonrasını yalnız geziyorsunuz. Kamptan çıktıktan sonra sağa doğru yürüdüğünüzde Terezin Getto Müzesi var. Fakat buraya ulaşabilmek için sadece tek bir tabela var. Kasaba oldukça sessiz ve ıssız olduğundan kaybolduğunuzu ya da yanlış bir yere gittiğinizi düşünebilirsiniz. Endişe etmeyin, kamp kapısından çıktıktan sonra sağ koldan uzunca yürümeye devam edin, derenin üzerinden ve ardından bir geçitten geçip bir parktan yürüyeceksiniz. Parkın tam karşısında müzeyi göreceksiniz. Bu müze atlanmamalı çünkü bu müze gettoda yaşayan çocukların ruhsal süreçlerini aktardıkları resimleriyle dolu. Kampa otobüs saatlerini bilerek gitmekte fayda var.

Sonuçta 4 günlük tatilimiz hızla geçti ama keşke birgün sonra dönseymişiz dedik. Belki oğlumuz büyüyüp ergen olduğunda ona bu masalsı şehri gezdirmek için tekrar gider ve eksikleri tamamlarız)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*