Petrovaradin: Tuna ‘nın Cebelitarığı

Onbeş dakika kadar sonra bir tren yaklaşıyor. Oturacak yer yok. Kompartımanların olduğu kısma dalıyoruz ve bir durak sonra da iniyoruz. Durak doğru ama kale uzaklarda herhalde diyerek bayan görevliye sormaya çalışıyoruz. Balkanların bu bölgesinde “kaleya, hisar” gibi kelimeler geçerliliğini yitirmiş. Gene de kadın bize otobüsle gideceğimiz gibi 3 km kadar yürüyerekte gidebileceğimizi anlatmaya çalışıyor.

Bana kalsa yürürüm ama bizimkilere bunu teklif edecek cesareti kendimde bulamıyorum. Yanaşmış olan otobüse atlıyoruz. Eski bir araç. Ama ilginç olan sürücülerin bilet kestikleri makinalar. 45 SD ödeyerek ve karşımıza her çıkan ölümlüye kalede haber vermelerini söyleyerek otobüse biniyoruz.

Kısa sürede insanlar bizi uyarınca iniyoruz. Son bahar yapraklarının sarı renklerle bezediği topraklardayız. Sağda solda Fruska Gora ‘nın çeşitli kilise ve manastırlarına doğru yön gösteren levhalar var. Kaleyi anlatmadan bence Fruska Gora ‘dan şöyle bir bahsetmek lazım. Bizim ordularımız aslında daha da etkili olan akıncı ve deliler bu toprakları hallaç pamuğu gibi atarken Sırplar toprakların boşalmaması amacıyla dini telkini yöntem olarak kullanırlar. Bu amaçla bölgeye pek çok dini yapı inşa edilir. Özellikle Türk akınları etkisini yitirmeye başladığı için fazla hasar görmezler. Zaten genelde de pek yağmalanacak bir şeye sahip olmadıkları için de üzerlerinde durulmaz. Fakat Osmanlının yapmadığını bu yapılar UNESCO kültür mirasına girdikten sonra Amerikan hava kuvvetleri yapar ve birkaç tanesini vururlar. Araç kiralayarak daha etkin bir şekilde gezme imkanınız olacaktır. Bununla beraber levhalara bakılırsa birkaç tanesine -elbette iyi bir havada- yayan da ulaşmak mümkün.

Neyse indikten sonra güzel bir parktan geçerek kaleye geçiyoruz. Günümüzün Petrovaradin Kalesi Habsburg idaresinde iken Petervaradin olarak anılırmış. Günümüzde Tuna ‘nın Cebelitarık ‘ı olarakta biliniyor. Gerçekten devasa bir yapı.

Mimari özellik açısından artık Osmanlının neden gerilemeye başladığının işareti olarak nitelendiriliyor. Osmanlı mimari açıdan varisi olduğu, Roma ve Bizansın duvar ve burçlardan oluşan savunma mantığı Avrupada yerini İtalyan ve Fransızların ürettiği açılı duvarları olan ravelin, barbikan, bastion gibi yeni kelimelerle süslü bir savunma sistemine bırakmış. Bu mantıkla yapılan yada bu mantığa oturtulan kaleler ya alınmaz olmuş (bu kale gibi) yada oldukça yüksek insan ve para maliyetiyle ele geçirilebilir hale gelmiş. (Magosa kalesi gibi)

Bu kalede 1692 yılından sonra Voban isimli bir istihkam mühendisinin planları esas alınarak 1780 yılına dek sürekli gelişen askeri bir sistem olarak büyümüş. Toplamda 112 hektar yer kaplamakta ve 16 km kadar da yer altına kazılan tünel sistemine sahip. Aslında ulusların burada kale yapması bir tür hobi gibi. Keltler ilk kaleyi inşa ettikten sonra Romalıların burada “Cusum” adıyla çok büyük bir kale inşa ettiği biliniyor. Hunlar gelip yıkmış. Fırtına dinince Bizanslılar ele geçirip tekrar bir kale kurmuş. Roma döneminde kullanılan “Cusum” isminin yanı sıra “Petrikon” ismi de kullanılmaya başlamış. Sonrasında Macarlar ve 1526’da iki haftalık bir kuşatmanın ardından şehri ele geçiren Türkler 1687 ‘ye dek kaleyi ve şehri yönetmişler. Bizim elimizde iken Varadin adında iki yüz evi üç camisi ile küçük bir Osmanlı yerleşimidir. Sadece hristiyan mahallesinde otuzbeş ev vardır.

Bizden sonra Avusturyalıların eline geçer. 1694 Eylül ‘ünde Sürmeli Ali Paşa Tatarlarla beraber kenti tekrar kuşatır ama üç hafta sonra hava koşullarını yenemeyince Belgrad ‘a dönmek zorunda kalır. Savaşı kaybettikten sonrsa da bir daha buraya yürüyemeyiz artık. Sonrasında ise Macar nüfus iskan edilir. Voyvodina ‘nın derdi olan ayrışmanın ve ayrılma düşüncesinin tohumları ekilmiştir ve halen de bu durum devam eder.

Kaleye “Kral Kapısı” ‘ndan giriyoruz. Kapı heybetli ve güzel ama sonrasında şaşırtıcı bir şekilde içinde bir şeye denk gelemiyorum. Tuna ‘nın Almanyadan akıp gelen suyuna ve üzerinde sonsuzluğa uzanan kasvetli gökyüzüne bakınıyorum bir süre. Eşim ve Sinan pek bir şey bulamadılar burada. Bense okuduklarıma bakarak çok büyük hayallerle gelmiştim. Aslında ben de hayal kırıklığına uğradım. Heybetli bir yapı bekliyordum ama heybet ancak helikopterle havadan bakılırsa görülebilmekte.

Kalenin öteki kısmına geçiyoruz. Gerçekten büyük bir alanı kapsamakta ve savunma amaçlı kısımlar sağlam görünüyor. Üzerini otların kapladığı savunma katmanları hala dikkatli bakılırsa görülebilir durumda. Bu kaleyi bu haliyle ele geçirmek bir ortaçağ ordusu için çok büyük bir çaba gerektiriyor olmalı. Buradan saat kulesinin yanından azı kırmızı çoğu kahverengi damlarıyla Petervaradin şehrine sonrasında da ilerilerdeki sarı ağaçların oraya yaklaşık üç yüz yıl önce atalarımızın kanını döktüğü topraklara bakıyorum.

1699 ‘da Karlofça ‘da imzalanan anlaşma Osmanlının pek çok toprağını ittifak güçlerine bıraksa da bu devletler ele geçirdikleri topraklarda pekte sağlam bir hakimiyet kuramaz. Özellikle Venedikliler Mora ’da, yerli halk ile anlaşamazlar. Osmanlılar Mora ‘yı tekrar geri alırlar. Avusturyalılar Mora ‘nın Venediklilere geri verilmesi konusunda ısrarcı olunca Osmanlı savaşa karar verir ve yola koyulur.

Avrupalı kaynaklar savaşla ilgili çılgın rakamlar çıkarırlar Osmanlının sayısal gücü hakkında. Tarafsız kaynaklar ise Osmanlıyı yüz binden biraz fazla, Avusturyalıları ise yüz binden biraz az olarak gösterir. 5 Ağustos 1716 ‘da iki ordu karşı karşıya gelir. Avusturyalıların başında Türklerin şansının tutmadığı Savoylu Eugene vardır. Bu şahıs zeki midir yoksa şanslı mı yoksa her iki birden mi? Halen bu konuda net bir karara varabilmiş değilim. Sahip olduğum fikir sadece,  atak ve fırsatlardan istifade edebilen bir yapıya sahip olduğu. Öğrendiğim gibi davranacağım bende. Cesur ve dürüst düşmana hürmet göstereceğim. Hunyadi Janos ‘a, Stefan Çel Mare ‘ye davrandığımız gibi. Karşımıza çıkıp bize karşı savaşan, yenilsek bile bundan utanç duymayacağımız rakipler bunlar. Yoksa Bursaya girdiklerinde, ilk iş Osman Gazinin türbesinde sandukaya ayağını dayayıp “Osman biz buradayız ama seninkiler nerede ” diyen Yunan subaydan (bu teğmen sonra Yunanistanda cumhurbaşkanı dahi oldu ama konumuz burada adam olabilmek) ya da Şam’a giren İngiliz komutanı Allenby ‘nin Selahaddin Eyyübi ‘nin türbesine girip “Bak Saladin, gene geldik” zihniyetinden, düşünce sefaletinden farkımız kalmaz ki.

Savaşa dönelim. Kaleler ve şehirler karşılıklı alınıp verilir. Artık akıncı sistemi yoktur. Düşman geri hatlarından rahatlıkla lojistik destek alır. Kırım ise Ruslarla ölüm kalım savaşına giriştiğinden oradan da umut yoktur. Meydana inildiğinde Silahtar Ali Paşa bizim ordunun başındadır. Başlangıçta Avusturya ordusu geriler, bozgun kapıdadır. Eugene yedekteki Alman süvarileri sürmek zorunda kalır. Avusturyalıların Tuna donanması da atışa başlar ardından. Önce sağ kanattaki Anadolu valisi Ahmet Bey ardından sadrazam Silahtar Ali Paşa şehit düşerler. Rüzgar tersine dönmüş ve Türk ordusundan panik başlamıştır. Ordu dağılır. Belgrad ‘a geri çekilir. Paşanın cenazesi Belgradda kaleye defnedilir. Bugün halen kalede yer alan türbe ona aittir. Fakat Eugene şanslıdır şanslı olmasına ama dediğim gibi bir o kadar da zekidir. Ordunun çekilişindeki düzensizliğinin en önemlisi başsızlığının farkına varıp Belgrad ‘ı kuşatır ve ele geçirir. Belgradda artık gene bir süreliğine Avusturyalıların olmuştur.

Bugün ise ben burada bakıyorum. Binlerce şehidin kim bilir nerede ama o ağaçlıkların orada bir yerlerde toplu mezarlarda yattıklarını biliyorum. Mezar yerleri bile bilinmeyen hatta insanların kafasında bile bilinmeyen insanlarımız. Çoğumuzun ataları burada yada başka cephelerde kaybolup gitti. Kanıt yok, zaten kaçımızın dördüncü kuşaktan öncesine dair net kanıtlarımız var.  Fransızlar bile tam anlamıyla istilacı olarak geldikleri Rusyada, Borodino gibi savaştıkları yerlerde kendi kayıplarının anısına anıtlar diktiler. Burası bizim düşman karşısında ayakta dimdik durduğumuz ve ancak öldükten sonra yıkıldığımız yerlerden. Anıt dikmeye niyet etsek Sırp ne der ayrı bir durum. Asıl düşündürücü olan böyle bir niyetin dahi olmaması.

Soluma Avusturyalıların yaptığı ama adı Türkçe olan sahat kula’yı (saat kulesi) alıp son kez bakıyorum uzaklara. Saati Avusturyalılar ta Novi Sad ‘dan görünsün diye yapmış ama bitirir bitirmez de saat kulesi vergisi toplamaya başlamışlar. Belki bir tür pasif direnişin neticesiydi  Uhrturm değil de sahat kula denilmesinin altında yatan. Saat Fransada yapılmış ve imparatoriçe Maria Teresa tarafından hediye olarak gönderilmiş. Gezerken dikkat etmemiştim ama kadranındaki kısa ok saat yerine dakikayı, uzun ise dakika yerine saati işaret edermiş. Bu nedenle kötü havalarda bile çok uzaktan görünen saat için nehir insanları “sarhoş saat” dermiş karadakilerin “ters saat” demeleri yerine.

Kaledeki müze kapalı. Sadece müze değil kalenin altındaki hayaletli tünellerde Pazartesileri kapalı. Dolayısıyla ne hayaletleri, ne Türklerin giderken mahsus bıraktıkları akrepten, çiyandan türedikleri iddia edilen ve zamanla şekilleri değişen yaratıkları da göremedik.(Görende yok ama olsun). Kalede bir de gözlemevi var ama o da kapalı. Otele dönüşen residansın restoranına girmeyi de gözümüz kesmedi.

Çıkış için sora sora dolanıp bir tünelden geçerek St. George kilisesinin yanına çıktık. Hırvat krallarından birinin arması varmış kapıda ama Hırvat krallarının arması nasıl olur bir bilgim yok. Fakat bu kilisenin yapılabilme ihtimalinin mevzu bahis olduğu hiçbir tarihte de Hırvat Krallığı yoktu ortalıkta.

Neyse, kasabanın sokaklarında bir iki adım atıp yemek yiyecek bir yer buluyoruz. Tunayı aşmamızı sağlayan köprüye giden yolun üzerinde, otobüs durağının hemen başında bir lokantada karnımızı doyurup ilk yakaladığımız otobüse kapağı atıyoruz.

Varsın gençler EXIT festivalinde dağıtsın. Ben göreceğimi gördüm, yapacağımı yaptım burada.

9 yorum

  • Corto_Turco dedi ki:

    Eline sağlık hocam. Tarihi bol bir yazı olmuş. Gittiğimiz lokantanın ismi Macak’tı, fena da değildi hani. Özellikle domates çorbası. O soğukta iyi gelmişti. bu arada fotoğrafları görüntüleyemedim. Benim bilgisayarda mı sitede mi problem var bilemedim. Bir kontrol et istersen.

  • bora arasan dedi ki:

    Selam hocam, sitede bir problem var sanırım. Chrome,explorer ve mozilla ile denedim. Geçen yazı da ancak yüklenen resmin kopyalanıp tekrar yapıştırılması ile görüntülenmekte. Bilemeyeceğim ama emin olduğum tek şey senin b.sayarda sorun yok.

    İlginç şeylere denk geldim savaşı ve kaleyi araştırdığımda. Direkten dönmüş gene Nemçe ordusu.

  • NEŞE dedi ki:

    Fotoları göremesek bile yine de çok güzel bir yazı,hem bilgilendik,hem gezdik.Sevgili Bora ,tarih öğretmenleri senin gibi olsa,anlatsa bu ülkede tarihini bilen ve seven ne çok öğrencimiz olur…Ellerine sağlık.

  • arkutbay dedi ki:

    Ellerine sağlık arkadaşım . Fotoğrafları sorun çözülünce eklersen çok sevinirim .

  • gezmen dedi ki:

    Binrota’yı 2009 yılında internette araştırma yaparken senin bir makaleni okuyarak keşfetmiştim. Sonrasında yazdığın her makaleyi severek okudum, okuyorum. Dopdolu bir makale daha olmuş. Makalelerin, gezi yazısından beklenen her detayı veriyor. Her ay aldığım, 2-3 gezi yayımının editörleri, okusunlar da, gezi yazısı nasıl yazılır öğrensinler.

  • bora arasan dedi ki:

    Teşekkür ederim gezmen dostum. Umarım daha başka yerlere gidebilir daha iyi yazılar yazabilirim

  • bora arasan dedi ki:

    Resimlemeyi başardım. Gezmekten daha yorucu oldu.

  • arkutbay dedi ki:

    Harika olmuş . Burnuma soğukla beraber evlerden odun kokusu geldi .

  • demirtuna dedi ki:

    Bora Bey çok güzel bir yazı daha sizden…Tarihimizi okullarda gerektiği gibi öğretmiyorlar ama anne ve baba olarak bizler acaba üstümüze düşen görevi bu konuda tam olarak yapabiliyor muyuz? O Osman Bey’in sandukasına ayağını dayayan veya Selahattin Eyyubi’nin Türbesine girip ”gene geldik” diyen komutanlara annelerii neler anlatmıştı? Biz acaba Çanakkale’yi anlatabildik mi haydi uzak tarihi bırakalım. Kaçımız çocuklarını o topraklara götürüp gezdirdi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*