Pers Prensesi Amastris’in Şehri Amasra

Fatih Sultan Mehmet’in Bakacak Tepesi’nden ilk görüşte dünyanın gözü olarak nitelendirdiği Amasra’ya gitmek için Cumartesi sabahı saat 06:20’de İstanbul Anadolu Yakası’ndan yola çıkıyoruz. Yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra Zonguldak Çaycuma’da manda yoğurdu yemek için yol kenarında bir kafede mola veriyoruz (Çaycuma Cafe Su Sesi), burası aynı zamanda bir düğün salonu. Gözleme, çay ve manda yoğurdu ile ufak bir öğle öncesi atıştırmasından sonra yola devam ediyoruz.
Amasra’ya girmeden önce Kuşkayası Yol Anıtı’nı ve Bakacak Tepesi’ni ziyaret etmek istediğimiz için Amasra Batı yazılı tabelaları takip ediyoruz ve ilk durağımız Kuşkayası Yol Anıtı.
Bu anıt MS 41-54 tarihleri arasında yapılmış ve Anadolu’daki tek yol anıtı olma özelliğini taşıyor.

Kuşkayası’ndan sonra Bakacak Tepesi’ne geçiyoruz ve ilk bakışta insanı büyüleyen Amasra manzarasıyla karşılaşıyoruz. Aslında burada güneşi batırmak da güzel olabilir ama daha öğlen olduğu için biz çay bahçesinde bir çay içip yola devam ediyoruz.

Amasra’da bizi her birkaç binada bir bir pansiyon karşılıyor ancak binaların eskiliğini ve bakımsızlığını görünce booking.com’dan kalacağımız otelde rezervasyon yaptırdığımıza memnun oluyoruz. Otelimizin adı Kum Butik Otel geceliği iki kişi 205TL’ye kaldık. İçi tamamen yenilenmiş bir konak şeklinde. Sahile çok yakın. Otele giriş yapıp eşyalarımızı bıraktıktan sonra vakit kaybetmeden etrafı keşfe çıkıyoruz. İlk hedefimiz Amasra Kalesi.

Kale ilk olarak Roma döneminde yapılmış, daha sonra Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar geçirmiş. Kaleye girer girmez ilk soldaki manzaraya bakınca önümüzde Direkli Kaya’yı görüyoruz. Ayrıca kayanın bulunduğu platformda denize bağlı bir de kare şeklinde havuz var. Söylenene göre Amastris burada havuza ve denize girermiş.

      Kale diyince boş ıssız bir yer gelmesin akıllara. Çünkü bu kalenin içinde bir mahalle yaşantısı devam etmekte, hatta kale kapısından girsikten sonra artık kaleye dair pek bir şey göremez oluyorsunuz. Zaten kiliseden evrilen ve Cuma hutbelerinin hala kılıçla okunduğu Fatih Camii de kalenin içinde. Fatih Camii’nden biraz daha yukarı yüründüğünde üzerinde Atatürk portresi bulunan bir manzara noktasına varıyoruz. Buradan bakınca tüm şehir ayaklarımızın altında.
Biraz manzaranın tadını çıkarıp bol bol fotoğraf çektikten sonra Roma dönemine ait Kemere Köprüsü’ne doğru ilerliyoruz.
        Bu köprü Amasra’nın iki mahallesini birbirine bağlıyor. Önceden köprünün altı çakıl taşıyla doluymuş ama daha sonra temizlenip deniz geçişi sağlanmış. Köprüden geçerek ulaştığımız yarımadada sürekli Ağlayan Ağaç’ı ziyaret etmeden Amasra’yı gördüm demeyin tabelalarıyla karşılaşıyoruz. Gelmeden önce Ağlayan Ağacı duymadığım için bu özgüvenin sebebi nedir diye merak edip rotamızı oraya çeviriyoruz. Ağlayan Ağaç, ,lkbaharda denizden aldığı nem yapraklarından damlayan bir selvi ağacıymış ancak biz Temmuz’da gittiğimiz için bir özelliğini göremedik. Ama yanında bulunan Ağlayan Ağaç kafe biraz soluklanmamız ve bir şeyler içmemiz için güzel bir vesile oldu. Bu noktada dürbün kiralayıp Tavşan Adası’nı da izleyebiliyorsunuz. Adaya yıllar önce birkaç tavşan bırakılmış ve şu anda çoğalarak 150 civarı olmuşlar. Adada ayrıca Bizans döneminde bir tapınak varmış ancak Osmanlşı zamanında boş kalmış ve yıkılmış. Biz dürbünle bakmamıza rağmen ne tavşanları ne de kalıntıları görebildik.
AmasraFeneri’nin de buraya yakın olduğunu anlayınca buraya kadar geldik madem feneri de bugün görelim diyip tırmanmaya başlıyoruz tepeye doğru. Açıkçası fenerin görülecek pek bir şeyi yok ama tepeden manzara oldukça güzel.Burada fazla vakit harcamayıp merkeze dönüşe geçiyoruz çünkü aklımız denizde kaldı.

Böylece görülecek yerlerin tamamı iki saat içinde bitiyor, bize de plaja gidecek vakit kalıyor. Otelimiz büyük limandaki halk plajına çok yakın. Hemen üzerimizi değiştirip akşamüstü 4 civarı kendimizi kumlara bırakıyoruz. Burada giriş dışında her şey ücretli. Şezlong 5TL, şemsiye 7,5TL, duş 2TL gibi. Deniz biraz bulanık, civar koylara gitsek daha iyi olabilirdi ama artık neredeyse akşam olduğu için buraya razı oluyoruz.

Kaleden dönüşte Sahil Balık Restaurant’ta akşam için rezervasyon yaptırmıştık. Otelde duş alıp üstümüzü değiştirip çıkıyoruz ve denizin verdiği açlıkla eski ismi Martı Balık Restaurant olan Sahil Balık Restaurant’a kendimizi atıyoruz ve iyi ki rezervasyon yaptırmışız çünkü balkonda ve deniz kıyısında hiç rezervasyonsuz boş masa yok. Biz balkonu beğenmiştik ve masamızda yerimizi alıp hemen sipariş veriyoruz. Ve hemen yemeğe başlıyoruz. Gün batarken manzarada kadehlerimizi tokuşturuyor ve iyi ki geldik diyoruz. Hizmet güzel, personel ilgili, servis hızlı. Fiyatlar İstanbul seviyesinde. Bir porsiyon mezgit, bir porsiyon hamsi, iki kişilik Amasra Salatası, kalamar, 35lik Yeni Rakı, peynir, kavun ve sıcak helvaya 160TL ödüyoruz. Aslında akşam Barış Akarsu’yu anma programı vardı meydanda ama çok yorgun olduğumuz için önünden geçerken şöyle biraz bakınmakla yetindik.
  

Pazar günü eve geç dönmek istemediğimizden sabah erkenden kalkıp otelde kahvaltı edip Amasra’da bir tur daha atmak üzere çıkıyoruz. İlk olarak Bedesten’e gitmek için yola koyuluyoruz. Burası Roma dönemi 1.-2. yüzyıllarda Eyalet Meclis Sarayı (Bouleuterion) imiş. Ancak sonradan ticari amaçla pazar yeri olarak kullanıldığından Bedesten adını almış. Yapı tam bir harabe. Keşke böyle yerler biraz bakım ve restorasyon görse ve turizme kazandırılsa.

  Bedesten’den sonra son olarak Çekiciler Çarşısı’nı geziyoruz. Genellikle tahtadan oyma eşyaların satıldığı dar bir cadde üzerine kurulmuş bu çarşıda çok çeşitli şeyler bulmak mümkün.

Daha sonra Bartın Merkez’de yöresel yemeklerden tatmak ve Ulukaya Şelalesi’ni görmek için Amasra’dan ayrılıyoruz. Bartın Gürcüoluk Mağarası (!), Yöresel Yemek Evi ve Ulukaya Şelalesi deneyimlerim Bartın başlığı altında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*