PEK HAVALISIN PARİS

IMG_0429

Efendimmm ‘Kuvvetli Tabanlar’ın ilk yazısına Paris ile başlamak ayrı bir heyecan ayrı bir zevk, gitmeden önce deliler gibi araştırdığım Paris’i şimdi sizlere anlatırken tekrar gezeceğim, ne mutlu bana 🙂 İtalya’dan arta kalan vizemizi nerede kullansak derkeeeen hadi noel ruhu yaşayalım, ışıltılı mışıltılı 4 günlük tatil yapalım dedik ve soluğu THY sitesinde aldık, eşimin bileti promosyonlu benimki normal ücretten oldu ama oteli stratejik ayarlayarak (metronun dibi, güvenli bir bölgede ;)) Umduğumuzdan güzel, dolu dolu bir 3,5 gün geçirdik. Tatil öncesi tam bütçe dönemi izin alma karın ağrılarından bahsetmiyorum 🙂

Paris rüya gibi bir şehir, gezip gördüğümüz birkaç şehirle kıyaslayalım dedik ama eşimle birlikte Paris’e yakıştırdığımız tek kelime ‘asil’ oldu sanırım.. Kral Louise’ler ve Napolyon hem süslemişler şehri hem de geliştirmişler, 1800’li yıllarda ise kent planlaması başındaki Haussman Paris’i deyim yerindeyse baştan yaratmış.. Kalabalık ve dağınık sokakların hepsi yıktırılıp ızgara sistemiyle şekillendirilen bulvarlar ve ağaçlıklı geniş yollarla bir başkent yaratılmış. Saraydan otel yada resmi kurumlara dönüştürülen binaları, binalara ait büyük bahçeleri, Sen Nehri, birbirinden sevimli kafeleri ile hem kıyaslanabilir hem de kıyaslanamaz bir hali var şehrin.. 4 mevsim boyunca yağış aldığından her adım başı kafelere rastlamanız mümkün. Eyfel Kulesi, Zafer takı (Arc de Triomphe), Champs Elysees, Sacre Coeur, Moulin Rouge, Notre Dome, Pantheon, uzun ve anlamlı vakit ayrılması gereken müzeleri (Louvre, Orsay.. ) ve birbirinden güzel bahçeleri ile aslında en az 1 hafta zaman ayrılması gereken Parisi hadi gelin 3,5 günde hızlıca gezelim !

NOT: her mevsim gezmenin ayrı tadı var tabi ama Paris’in soğunu göz önünde bulundurmak gerek, Aralık ortası gittiğimizden Christmas marketlerin ve kafelerin keyfini sürdük orası ayrı fakat Ocak-Şubat aylarında önermem dersem bu aylarda gidecek olanların şevkini kırmış olmam umarım 🙂

IMG_0445

BUÇUK GÜN

Evvet izinleri aldık, paracıkları euro yaptık (havalimanına iner inmez euro=tl diyoruz yoksa kafayı yeriz!), uçağımıza atladık, bavulumuzu aldıkkkk ve bir Çarşamba akşamı Paristeyiz! Otelimizi bulduk ve Paris akşamlarına çıktık bakalım. Yalnız şunu belirteyim, metrosu çok karışık falan filan şeklinde çok şey okudum ama göz korkutmaya gerek yok, bizim Ankara ve İstanbul metrolarından sonra tabiki karmaşık ama çok eğlenceli.. 14 tane hat var her biri ayrı renk, gideceğiniz yönü belirleyip kesişen hatlarda inin ve ulaşmak istediğiniz yöne giden metroyla devam edin, biz CDG havalimanı Terminal 1’den ücretsiz aktarma ile Terminal 3’e geçip bilet aldıktan sonra RER hattına atlayıp Gare de l’Est metro durağında inerek 1-2 metro değiştirip otelimizi bulduk. Bu arada elimizde harita metro yönünü anlamaya çalışırken yanımıza yaklaşıp ben de Türküm yardımcı olayım diyen ablamıza da sevgilerimizi yolluyorum 🙂

Evet hadi metroyu keşfettik, Paris sokaklarına çıktık, otel seçerken genellikle kuzey bölgelerden kaçının uyarılarını çok okudum, dikkatli olmakta çok yarar var. Bu yüzden otelimiz güneybatı’da Bassy bölgesindeydi, yürüyerek Eyfel’e doğru yola çıktık, o ışıltılı görüntüsü Parislilere demir yığını gibi gelse de bana pek romantik geldi vallahi :), ama Eyfel’e sonra dinlenmiş olarak çıkalım dedik uzaktan selam verip fotoğraflarını çekip Christmas marketlere bayıldığımdan Şanzelize caddesine doğru yola koyulduk. Ünlü markaların, devasa mağazaların bulunduğu bu cadde aslında Paris’i yansıtmadığı söylensede en fazla turist burada vardı 🙂 Cadde ışıl ışıl, defalarca geçsem sıkılmazdım sanırım, Zafer Takı’ndan başlıyor, Concorde Meydanı’na kadar uzanıyor, birde cadde boyunca renkli renkli noel marketleri düşünün, o keyfi anlatmaya çalışmayacağım, siz hayal edin 🙂 Yalnız Paris’e ben de gideceğim ey Kuvvetli Tabanlar diyorsan biraz pahalı olduğunu üzülerek belirteceğim, her güzelin bir kusuru oluyor işte 😉

IMG_0466IMG_0722

1. GÜN

IMG_0489

İlk Paris sabahına günaydın! Dün gece planımızı yaptık ve dedik ki: madem Paris 14 bölgeden oluşmakta kısıtlı sürede ne kadar bölgesini görsek kar kardır, o halde bugün Montmartre, Marais, Beaubourg ve Les Halles ile Ile de La Cite (Notre Dome) & Ile St. Louise’i gezelim.

Atladık metroya 2 nolu hat üzerindeki Blanche durağında indik ve Las Vegas tarzı revü şovlarının yapıldığı Moulin Rouge’a çıktık. Show fiyatları bizi çok aştığından ne yazık ki bilet alıp izleyemedik ama imkanınız varsa siz bizim yerimize izleyin, gelin sonra “amaaaan çok bir şey yok iyiki gitmemişsiniz” diyin 😉 buradan ara sokaklardan tırmana tırmana Sacre-Coeur’a doğru ilerledik, hediyelik eşya alacaksanız hemen alın çünkü en ekonomik yerdesiniz 😉 Bizim gibi kış ayında geldiyseniz daha bir sıkı giyinmelisiniz çünkü şehrin en yüksek yerinde olduğumuzdan en üşüdüğüm yerdi burası. Ben nedense ne kiliseden ne de manzaradan etkilenmedim, ama Ressamlar Tepesi (Place du Tertre) denilen aynı zamanda Paris’in en yüksek noktası olan alanın atmosferini daha çok sevdim. Yazın daha canlı daha görülesi oluyordur eminim. Burada şu meşhur Fransız kreplerinden yiyip kahvemizi içerken ısınalım dedik. Hazır şu showa gidip izlemişken, bir de Amelie filminin geçtiği kafe de yerime kahve içer misiniz? Soğukta arayamadım eşimi yormayayım diye ama içimde kalmadı değil 🙁

page

Hadi şimdi benim merak ettiğim bölgelerden birine Marais’a geçelim! Bastille durağında inip meydanı şöyle izledikten sonra Victor Hugo’nun evine doğru harita çözmece yaptık. Marais’ın Paris’in en güzel bölgesi olduğuna dair söylentiler var, ben 3,5 günlük deneyimimle buna karar veremiyorum ama insan profili olsun binaları olsun mağazaları olsun ‘işte Paris’teyim’ duygusu yaşatıyor insana.. Zamanın malikaneleri müzelere ve galerilere dönüştürülmüş, lüks butikler etrafa yayılmış bu bölgede. Hayran hayran izleyerek bölgeyi dolaştık. Place des Vosges’te gezinip Victor Hugo’nun Sefiller’i yazdığı evi gördük. İnternette yaptığım uzunca araştırmalar sonucu Rue des Rosiers’de (Yahudi bölgesindeki dükkanların yer aldığı renkli cadde) Falafel yenmesi gerektiği söylendiğinden ve konu yemek olunca hemen söz dinlediğimden soluğu L’as Du Fallafel’de aldık 🙂 Adresi: 32-34 Rue des Rosiers, 75004, öneririm 😉

IMG_0538

Bu bölgenin hakkını verdikten sonra, Sen nehrine çıkıp su boyunca yürüyerek bir diğer bölge Beaubourg ve Les Halles’e geçtik. Hotel Ville’yi uzun uzun seyredip klasik Türk tepkisi ‘yahu adamlar ne binalar yapmış’ dedik, Paris’in Modern Sanatlar Müzesi (Pompidou Centre)’yi dışarıdan inceleyip Place Igor Stravinsky’i fotoğraflayarak tabana kuvvet bölgeyi turladık.

IMG_0558

Artık günümüzün son bölgesi adalara geldik, Ile de la Cite (büyük ada) Paris’teki en eski yerleşim yeri olmakla beraber Notre Dame’a ev sahipliği yapıyor. Katedralin yakınındaki çicek pazarı’da (Marche aux Fleurs) bence görülesi, insanın içi açılıyor. Biz önce katedrali gezdik, ilk gotik mimari örneklerinden biri sayılan Notre Dame, 19. yüzyıl başlarında Paris şehir planlamacıları tarafından bakımsızlığı nedeniyle yıktırılmak istenmiş. Bunun üzerine Victor Hugo, halkın ilgisini çekmek için Notre Dame'ın Kamburu adlı romanını yazmış ve roman, katedralin kurtarılması için kampanya başlatılmasını sağlayarak katedralin yenilenmesinde büyük rol oynamış. Küçük adacığında hakkı kalmasın diye son yürüyüşleri orada tamamladık. Bir çok kafenin fotoğrafını çektim ama Notre Dame’a giderken ki şu kafeye aşık oldum sanırım!

20141211_162606

2. GÜN

Dün ne güzel gezdik değil mi diye kritik yaparken bugün de dünü aratmamalı diyerek eşimle birbirimizi havaya sokup sıkı sıkı giyinip metroya atlayarak Zafer Takı’nda aldık soluğu.. Takı inceleyip fotoğraflarımızı çekip Şanzelize’yi bir de gündüz gözüyle gezdik ve Concorde Meydanı’nı takip ederek Rue De Rivoli’de bulunan Angelina’da (no:226 :)) kestane püreli minik pastalara saldırdık. Yalnız çok şık şık şık bir yer, insanlar pastaneye rezervasyonla gelir mi gözünüzle görün, biz çatkapı gittiğimizden neredeyse ayakta kaldık 🙂 (www.angelina-paris.fr/fr/)

page

Angelina’nın tam karşısından Tuileries Bahçesi’ne girip burası yazın süper olur diye düşünerek Louvre Müzesi’ne doğru yol aldık, tam burada utanarak ve çekinerek şunu söylemeliyim ki hiçbir müzeyi ziyaret edemedik, en başta o yüzden belirttim Paris’e en az 1 hafta lazım diye! Paris tam bir müze cenneti ama bir o kadar da doğal güzelliği var, 3 günü açıkçası müzeler için paylaştıramadık, herkesin seçimi farklıdır tabiki.. Neyse ama Louvre’da klasik şu piramiti işaret parmağımızla tutarken ki fotoğraflarımız var, gittik desek yalancı çıkmayız :). Louvre’un çevresini gezdikten sonra benim çok gitmek istediğim hatta oraya gidersek diye kilit aldığım, daha bitmedi o kilidi ojeyle 2 gün boyunca boyadığım ve bu emeklerimin boşa çıkmadığı Kilitli Köprü’ye (Ponte des Art) geldik. Louvre piramitlerini arkanıza alın, sola nehre doğru ilerleyin köprüyü göreceksiniz. Bence harika bir atmosfer yaratılmış, bizim için de hoş bir anı oldu, gidince bizim kilidi bulana haftasonu konaklamalı Eskişehir turu hediye hem de rehber eşliğinde 😉

ASF

Kilidimizi de taktık, şimdi sıra havanın kararmasına yakın Eyfel Kulesi’ne çıkmakta! Eyfel’e doğru yol alırken şehrin en güzel köprüsü ilan edilen Pont Alexandre III’ü turladık, gerçekten çok süslü tam Fransızlara özgü bir köprü. O arada yağmur başladığı için tam tadına varmakla varmamak arasında kaldık ama bir yandan da Eyfel’e doğru adımları hızlandırdık. Bir blogda tam havanın kararmasına yakın çıkın ki hem gündüz hem de gece manzarasını görmüş olun deniyordu, blogun yazarını hatırlamıyorum özür dilerim ama buradan kucak dolusu sevgiler kendisine, çünkü; her iki manzara da eşsizdi! Eğer tek bir şansınız varsa kesinlikle hava kararınca çıkın derim. En üst kat mevsim koşullarından ötürü kapalıydı, biz de merdivenleri tercih ederek 2.kata kadar çıktık, tabiki manzara eşsiz, tabiki Paris ışıl ışıl… Burada soluklanıp kahve içebilir hatta restorantta yemek yiyebilirsiniz. Biz dönüşte soğan çorbasını denedik hatta bu satırları yazdığım akşam da evde yapmayı denedik sonuç fena değil 🙂 Siz evde yapmayı dener misiniz bilmem ama Paris’te tatmanızı öneriririm.

20141212_121925

IMG_0685

NOT: Pariste olabildiğince yürüyün derim, keşfedin cadde cadde, her yer dümdüz o açıdan çok pratik bir şehir, tabiki çok büyük belirli rotaları bir araya toplayıp yürüyüş güzergahı hazırlanabilir. Mesela biz ilk gün otel-Montmartre-Marais’ta metro kullanıp kalan yerleri yürüdük. Yada bugünki gibi bir yere kadar metroyla gelip geri kalana tabana kuvvet tamamlayın 😉 10’lu metro bileti alabilirsiniz, yalnız çok nadir de olsa bilet kontrolü oluyormuş (biz denk geldik! Neyseki çantamda hiç kullanılmamış vardı onu uzattım ses etmediler 🙂 ), biletinizi saklayın, boşu boşuna sinirler bozulmasın 🙂

SON GÜN

Geldik son güne! 🙁 Hava da yağmurluydu, ‘amaaaaan canım Paris hep yağmurlu zaten’ diyerek (sanki 452478212. kez gelişimizmiş gibi) kendimizi  avutup aristokrat ve öğrenci bölgelerine geliyoruz. Sadece burada özellikle değineceğim bir bölge var oraya mutlaka gitmenizi tavsiye edeceğim; çünkü; bize değişik ve çok cici geldi. Öncelikle bu değişik bölgenin adını ve şanını Dost kitapevinin yayımladığı Paris kitabından öğrendim. Quarter Jardin Des Plantes Bölgesi Paris’in güneydoğusunda en huzurlu bölgelerden biri olarak anılıyormuş. Burada bir de İspanyol mimarisine sahip cami var, biz öğle namazına denk geldiğimiz için tam gezemedik ama gerçekten iç mekanı açısından daha önce hiç böyle bir cami görmedim ülkemde. Cami ziyaretinden sonra asıl merak ettiğimiz Rue Mouffetard’ı buluyoruz. Bu dar cadde Paris’in en eski caddelerinden biri olma özelliği taşırken, pek çok uluslar arası mutfağı barındırıyor. Ben burasını ayrı sevdim sanırım :). Sokaklarında Ortaçağdan kalma bir hava vardı sanki.

IMG_0731IMG_0736

Rue Mouffetard’ı bitirip sol sağ yaptıktan sonra önce kilise olara tasarlanmış daha sonra Fransız büyüklerinin mezarı haline gelen (J.J.Rousseau, Victor Hugo ve Emile Zola) Pantheon’un arkasına çıktık, dolayısıyla bir diğer bölge Quartier Latin’e gelmiş olduk. Burada Sorbonne Üniveristesi olduğu için öğrenci ağırlıklı bir bölge. Pantheon gerçekten çok görkemli bir yapı, oradan aşağı doğru salınarak Luxemburg bahçelerini dolaştık, bahçeler çok güzel çok büyük ama tabiki içimizden keşke yaz olsaydı demedik değilL Bizde yürüyüş yapmış olduk napalım. Zaten Paris’te dolaşırken şunu fark edeceksiniz: krallar o kadar gösterişe düşkünmüş ki her malikane yada saray yaptıran bir de büyük bahçe yaptırma yarışına düşmüşJ Sonuç: yaşlısı, genci, çoluk çocuğu için nefes alınacak çok yer var! Quartier Luxemburg’dan çıkıp St. Germain Des Pres bölgesine gelip kahve arası verdik. Burası Quartier Latin ile yanyana bir bölge, geniş bulvarı ile bulvar kenarına konumlanmış meşhur kafeleri görülmesi gereken yerlerden.. Kafe Flore ve Les Deux Magots St Germain’da yer alıyor. Bence burası da asil Paris bölgelerinden biriydi.  Akşama doğru Quartier Latin’ tekrar geçelim ve şu meşhur kitapevini görelim istiyoruz. Shakespeare & Co ! Giderseniz mutlaka uğrayın, Notre Dame’da çok yakın. İçerisine yoğunluktan dolayı az sıra bekleyerek girdik. Tavana kadar her yer kitap! İsterseniz kitabınızla gidip katedral manzarasıyla keyif yapabilirsiniz.

20141213_162444

Buradan çıktığımızda hava kararmıştı, bu bölge en hareketli bölgelerden biri olduğundan burada biraz daha kalıp kafelerin keyfini çıkardık. Eğer gece hayatı diyorsanız Quartier Latin diyorum. Hem öğrenci bölgesi olmasından hem de turistlerin tercihinden dolayı sanırım birçok zevke hitap ediyor gibi.

IMG_0749

Fırsat bu fırsat diyip bir de Eyfel’i Chaillottan fotoğraflayalım dedik ve Trocadero’ya geldik, son fotoğraflarımızı çekip otelimize geri döndük.

Veeee maalesef son! Gezip gördüklerimizi hızlandırılmış tur şeklinde yazmaya çalıştım, tarihi yerleri ve yapıları fazla detaylı yazmak istemedim zaten internetten öğreniyoruz, araştırıyoruz.. Bir rota çizip fikir verebildiysem ne mutlu bana! Biz zaman kısıtından ve mevsim şartlarından dolayı Versailles Sarayı ve Disneyland’a gidemedik, tekne turu yapamadık, çimlerde yayılamadık.. Onları da siz yapın ve bize anlatın 🙂

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*