PARAGUAY VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu yazının uzun olacağını hissediyorum. 33 saatlik Calafate-Bariloche yolculuğunda, bölgede yaptığım günlük gezilerde kafamda bol miktarda düşünce oluştu. Korkarım, az sonra hepsi dile gelecek.
ilkin, şunu söylemek isterim: Ben, Arjantin’i seviyorum. Sıcakkanlı, güleryüzlü, içten, bize benzeyen insanını seviyorum. Gölüyle, dağıyla, buzuluyla zengin coğrafyasını seviyorum. Futbolunu seviyorum. İnsanının futbolu bu denli sevmesini seviyorum. Futbolda bu kadar iddialılarken, gidip bir de üstüne basketbolda dünya şampiyonu olmalarını seviyorum. -Lafı hiç gevelemeyeceğim- kızları çok güzel, kızlarını seviyorum. Lezzetli yemeklerini seviyorum. Özetle, bu ülke, çok güzel bir ülke…

Şili insanıyla Arjantin insanı arasında gözle görülür bir fark yok. Dili, dini, ırkı aynı olan insan grupları nasıl farklı olabilir ki? Kendileri her ne kadar farklı geçmişleri olduğunu, dolayısıyla farklı olduklarını iddia etseler de, kanımca, Şili ve Arjantin’i And Dağları’ndan başka ayıran bir şey yok. İki ülke arasında sınır sembolik olmaktan öteye gitmiyor. Bir ülkeden diğer ülkeye atlayıp duruyoruz. Son 2 hafta içerisinde pasaportuma 11 adet Şili ve Arjantin damgası vuruldu. “Vize tatbik edilemez” sayfaları dahil dolmak üzere olan ve can çekişen pasaportum hepten sıkıntı çeker oldu. Sağolsunlar, iki ülke de vize istemiyor da işimiz kolaylaşıyor. Biz, dilini anlamadığımız etmediğimiz, bize vize uygulama densizliğini gösteren menim yahşi Azerbaycan’ımı bile kardeş belledikten sonra, bu ülkelerin -biz farklıyız- demesi inandırıcılıktan uzak kalıyor.

İnsanın içtenliğine örnekler: 1- Arjantin’e ilk ayak basışım. Ushuaia Havaalanı. Taksiyle şehir merkezine indim. Şöför, para üstünü denkleştiremeyince hiç düşünmeden “Canın sağolsun arkadaşım, bu da bizden olsun”un ispanyolcasını söyleyerek uzaklaşıyordu ki koştum ardından. Zor zahmet tel numarası alındı, teşekkür edildi, sonra para ödendi. 2- Rio Gallegos’ta aktarma yaparken, hülyalar aleminde geziniyor olmalıyım ki Lonely Planet’imi seyahat acentasının ofisinde masada bırakıp çıkmışım. 300 km ötede Calafate’de durumu fark etmeme müteakip bol miktarda soğuk su tüketimim oldu. 5 gün sonra aynı şehirden aktarma yapınca, bir şans denemesi yapıp yüzlerce kişinin cirit attığı ofise gidip durumu anlattım. Kitabı dolapta saklamışlar. Sevinildi, kitaba sarınıldı, teşekkür edildi. 3- Dün akşam, yemek için gittiğim restoranda bir koşu lavaboya gittiğimde ca’nım fotoğraf makinemi masada unuttuğumu fark ettim. Olaydan 30 sn sonra masaya vardığımda baktım, makinenin yerinde yeller esmekte. Yutkundum. Sonradan anlaşıldı ki garson kız unutulduğu düşüncesiyle hemen sağlama almış. “Burada olduğunuzu fark etmedim, çok özür dilerim”in ispanyolcasına karşılık “Olur mu, ne kadar iyi yapmışsın”ın ingilizcesi söylendi, teşekkür edildi.

Lonely Planet’tan söz açılmışken, gezmeye niyetlenenlere rehber kitaplar konusundaki fikirlerimi aktarayım. LP en popüler seri. Ben de genelde LP kullanıyorum. Japonya’da Rough Guide aldım, ancak hiç memnun kalmadım. LP’den sonra Let’s Go serisini öneririm. Avrupa kentlerine yapılacak kısa seyahatler için ise Eye Witness ve Türkçe’leştirilmiş hali (amblemi göz olan beyaz kapaklı, renkli sayfalı seri) daha makul olabilir. Turizm Bilgilendirme Servisleri’nin iyi olduğu gelişmiş ülkelerde kitaba çok da ihtiyaç duymadım. Avustralya ve Yeni Zellanda’da hiç kullanmadım desem, yeridir. Ancak, örneğin Hindistan’da kitabım olmasaydı muhtemelen hala beni kazıklamaya çalışan güruhtan kaçarak yol bulmaya çalışıyor olurdum. Tavsiyem, kitabın edinilmesi, ancak yalnızca zorda kalınca başvurulması. Aksi takdirde, herkes LP’ın çizdiği yoldan ilerleyip standardize edilmiş yolculuklar yaşıyor.

Patagonya’nın güzelliklerine gelince… Calafate’de ilk günümde yalnızca Arjantin’in ve G. Amerika’nın değil, belki de dünyanın en güzel mekanlarından Perito Moreno Buzulu’ndaydım. Ya Rabbi! Bu ne güzellik! İnanılası bir şey değil, burası derhal İnanç Dünyası’nın jeneriğine dahil edilmeli. 2 km eninde, 10 km uzunluğunda ve 60 m yüksekliğinde bir buz deryası. Basınçtan dolayı yer yer cam mavisi renge bürünüyor. Yaklaşık her 5-10 dakikada bir masif ölçülerde bir buz kütlesi, gökgürültüsü ve şimşek çakmasına benzer hayranlık uyandırıcı bir ses çıkarıp gölün içine gömülüyor. Benim de dahil olduğum turist grubu ise kameralarla, fotoğraf makineleriyle bu anları yakalamaya çalışıyor. Bu saniyelik olayı yakalayanlar seviniyor, yakalayamayanlar sonraki için nöbet pozisyonuna geçiyor. Sürekli yıkıldığına üzülmemeli. Nitekim, burası dünyanın büyüyen nadir buzullarından biri.

Perito Moreno Buzulu’nda guzel bir kirilma ani – Film (Miguel4 – Youtube)


Sonraki gün, 100 km ötedeki El Chalten’e gittim. Gayem güzeller güzeli Fitz Roy Dağı’nı görmekti. Trekking yolunun başında şöyle bir yazı: “Yolda pumalar vardır. Karşılaşırsanız şanslısınız! Olası bir tatsızlık yaşamamak için, kollarınızı kaldırın, yüksek sesle bağırın. Hayvan ürker, kaçar.” Aklınızda bulunsun. Elleri açıp büyük görünüyoruz, sonra höykürüyoruz. Şanssızdım, puma göremedim! Ancak, puma görme olasılığından da düşük ihtimalli bir karşılaşma gerçekleşti. Dağ başında bir değil iki Türk gördüm! Billur Marmaris’li, Banu ise İstanbul’lu. Lafladık, memleket hasreti giderdik. Kendileriyle Buenos Aires’te bir daha görüşmeyi umut ediyorum. Düşük olasılıklı bu karşılaşmadan sonra, Himalayalar dahil yolculuğun en olumsuz hava koşullarında (Sıcaklık: 10 ºC – Rüzgar: 70 km/s – Yağış: Sağanak yağmur – Özet: Hasta olmak için birebir) tepedeki göle vardım. Ancak, Fujiyama’dan sonra Fitz Roy da bana güzel yüzünü göstermekten imtina etti. Yoğun sisten bir şey göremeden aşağı indim, Türk arkadaşlarımla sohbete daldım.

Son gün, günübirlik Şili’ye, Torres del Paine’ye gittim. Engin dağlar, göller, huzur verici bir doğa güzelliği. Buranın “W” denen trekking güzergahı oldukça popüler. Ancak, zaman kısıtlılığı ve biraz da üşengeçlik sonucunda günlük, otobüslü turu tercih ettim.

33 saatlik, ama, gerek ardı ardına koyulan filmler, gerekse pencereden izlenen manzara sayesinde hiç de sıkmayan yolculukla Bariloche’ye geldim. Burası, Göller Bölgesi ismi verilen başka bir doğa harikasının en büyük kenti. Göl kenarındaki güzel şehirden başlayan Küçük Tur (Circuito Chico) ve Büyük Tur (Circuito Grande) en çok tercih edilen günlük geziler. İrili ufaklı birçok göl var. En büyüğü Lago Nahuel Huapi. Ancak, benim favorim kuzeydeki Lago Traful.

Tahmin ettiğim üzere, uzun bir yazı oldu. Kafamda kurduğum ve burada yazamadığım birçok şeyi, yazmaktan yorulmamdan dolayı Türkiye’de yapılacak yüzyüze görüşmelere ve bundan sonraki yazılarıma bırakıyorum. Bir sonraki sefer, Buenos Aires’ten seslenmek üzere şimdilik… Adios Muchachos!

www.cuneyt360.com

2 yorum

  • Zeynep dedi ki:

    gezi de başınıza gelenlerin iyi sonuçlarla bitmesine sevindim bu güzel yazı ve fotoğraflar için teşekkürler

  • mertakinci dedi ki:

    Buzul, daha önce onu keşfeden Alman Jeolog Rudolph Hauthal’in verdiği isim ile “Bismarc Buzulu” iken, daha sonra kaşif ve antropolog olarak verdiği hizmetlerin onuruna Perito Moreno‘nun adını almış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*