Oslo / Bu şehir gerçekten pahalı

Geldik İskandinavya turumuzun -şimdilik- son yazısına . Eskiye bir baktım da birdolu hikaye çıkarmışız bu turdan . Kala kala kalmış Oslo hakkında genel bilgiler . Hatırlarsanız Oslo’dan ”Munch ve Çığlık” ile ”Bir Nobel Öyküsü” yazılarında biraz bahsetmiştik . Oslo , diğer başkentler Kopenhag ve Stockholm ile karşılaştırılınca gezme açısından biraz daha zayıf geldi bana ama diğerlerinden biraz daha zarif bir tat almadım da değil . Ve bu üçlü arasında da en pahalısı .


Kopenhag’tan ayrılış

Oslo’ya ilk ayak basışımız Kopenhag’tan yaklaşık 16 saatlik bir gemi yolculuğu sonrasında oldu . Gemiyi de daha önce bir yazıda biraz anlatmıştım . Kaldığım yerden devam edeyim .



Gemide zaten bir uyuyup bir uyandığım için sabah erken kalkmak sorun olmadı . Yorgunluk ve uykusuzluk bile o küçük kamarada artık beni tutamazdı . Gerekirse yukarı çıkıp geminin bacasının yanında oturacaktım . Koridorlarda kimsecikler yokken dolaştım . Dışarı çıkıp Baltık Denizi’nin kasvetli havasını soludum .


Oslo Fiyordu

Şeytan dürttü , herhalde midem kazınmış olacak ki kahvaltı salonu olduğu söylenen yerin kapısındaki görevliye biletimize kahvaltının dahil olup olmadığını sordum – tur programında dahil gibi görünüyordu –  Görevli bileti bir yere okuttu , yok dedi . Nasıl olur dedim ( Türkçe olarak ) . Oda numarası üzerinden baktık , gene yok . Şöyle 1 saat kadar süren endişeli bir bekleyişin sonrasında -gitti güzelim kahvaltı ve öğlen için sandöviçler diye düşünürken- rehberimiz uyanınca durumu aktardık ve neyse ki aslan yürekli rehberimiz birkaç konuşma ve gösterdiği kağıtlarla olayı tatlıya bağladı da tüm tur arkadaşlarımızla beraber kahvaltısız kalmaktan kurtulduk .  Birçoğunun belki haberi bile olmadı . Bakın insanlar uyurken ben neler karıştırıyorum .


Oslo Fiyordu

Kahvaltıdan sonra geminin üst katına , açık bölümlerine çıkıyoruz . Amacım birkaç fotoğraf çekebilmek . Sabahın erken saatleri ile beraber Oslo Fiyordu’na girmişiz . Her iki tarafta da karayı görebiliyorum . Oslo bu fiyordun sonunda bizi bekliyor .


Oslo Fiyordu



Oslo Fiyordu yaklaşık 100 kilometre uzunluğunda , etrafında köylerin kasabaların limanların bulunduğu , Norveç’in nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu bölgelerinden biri . Şimdi fotoğraflara bakıp ”yoğun” nüfus bölgesine gülebilirsiniz ama öyle . Fiyordda küçük küçük adalar da var . Gemimiz birinin sağından , birinin solundan geçerek hızla hedefine doğru ilerliyor .


Oslo Fiyordu

Gemiden ayrılma zamanımız yaklaşınca bavullarımızı alıp ”şirin” odamızı terkettik . Çıkış kapısının önü bizim gibi sıkılmışlar ile doluydu . En çok kimler vardı , haydi tahmin edin : Bildiniz , elbette samuray kardeşlerimiz . Gemi limana yanaşırken bir kez daha kuzey insanını takdir ettim . Memlekete getirsem manken olabilecek hanımlar çımacılık vazifesini icra ediyorlardı . Selamlaşıp gemiden ayrıldık .


Oslo Fiyordu kıyıları

Limanda bizi önümüzdeki 7 gün boyunca gezdirecek otobüsümüz ve İsveç’li sürücüsü bekliyor . İlk durağımız Oslo Belediye Sarayı .


Oslo Belediye Sarayı

Belediye Sarayı’nın içini uzun uzun anlatmıştım . Sarayın denize bakan cephesinde heykeller ve havuzlarla süslü bir park ve küçük bir liman var .



Belediye Sarayı’nın bu cephesinde Oslo’nun koruyucu azizi Hallvard’ın ( Hallvard Vebjornsson ) tasviri bulunuyor . Azizin ilginç bir hikayesi var .


Aziz Hallvard / Oslo Belediye Sarayı

Efendim 15 Mayıs 1043 tarihinde -ki Hallvard o sırada 23 yaşındadır- hamile bir kadın köle hırsızlıkla suçlanır . Kadın kendini suçlayanlardan kaçarken bir balıkçı olan Hallvard ile karşılaşır ve hikayesini anlatıp kendisini fiyordun karşı kıyısına geçirmesini ister . Hallvard kadının masum olduğuna inanır -bir kadının gözyaşlarına hangi erkek dayanabilir ki-   Kadını kayığı ile karşı kıyıya geçirirken , takip edenler onları ok yağmuruna tutarlar ve ikisi de vurulur . Kadını sahile gömerler , Hallvard’ı da boynuna bir değirmen taşı bağlayıp denize atarlar . Ama değirmen taşına rağmen Hallvard yüzeye çıkar . Sonrasında gömüldüğü yerde birtakım mucizeler olur . Bu sırada ölen kadının suçsuz olduğu da anlaşılmıştır . Masum bir insan için canını feda eden Hallvard aziz ilan edilir ve Oslo’nun koruyucu azizi olur .


Aziz Hallvard’ın modern tasviri / Oslo Belediye Sarayı

Bugün Oslo kentinin armasında görülen bir elinde kendini vuran oklar , diğer elinde değirmen taşı olan kişi Aziz Hallvard’tır . Ayaklarının dibinde de çıplak bir kadın yatar . Hıristiyanlıkta azizlerin kendilerini öldüren silahlarla veya aletlerle tasvir edilmeleri çok yaygındır . Örneğin yakılarak öldürülen bir aziz ( yanlış hatırlamıyorsam Aziz Lorenzo olabilir ) elinde ızgara taşırken tasvir edilir . Oslo ve Aziz Hallvard’ın sloganı da şudur : Unanimiter et constanter ( birleşik ve sürekli )


Vigeland Parkı

Belediye Sarayı’nı gezdikten sonra Oslo’nun en büyük parkı olan Vigeland Parkı’na ( Frogner Parkı olarak ta biliniyor ) gidiyoruz . Bu parkta Norveç’in en ünlü heykeltraşı Gustav Vigeland’ın heykelleri var . ”bizim hikayemiz” çifti burası için özel bir yazı hazırladıklarını söyledikleri için fazla detaya girmek istemiyorum .


Vigeland Parkı


Vigeland Parkı


Vigeland Parkı

Kısaca şunları söyleyebilirim : Gustav Vigeland (1869-1943) bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelmiş . 14 yaşında bir ahşap oymacının yanında çırak olarak işe başlamış . Değişik , kendine özgü bir üslubu var . Gelmiş geçmiş en üretken heykeltraş olduğu söyleniyor . Sanatçının son dönemindeki anıtsal yapıtları bu parkta toplanmış . Parkın tamamında Vigeland’a ait 200 kadar heykel bulunuyormuş .


Vigeland Parkı

Parkta ilk göze çarpan 270 ton ağırlığında , 17 metre yüksekliğinde , 121 insan figürü içeren ve tek bir granit bloktan oluşan monolit . Monolitin etrafında da doğum-çocukluk-gençlik-olgunluk-yaşlılık ve ölüm gibi yaşamın evrelerinin tasvir edildiği 36 tane heykel bulunuyor .


Vigeland Parkı


Vigeland Parkı

O gün Vigeland Parkı’nı gezdikten sonra yemek molası verdik . Biz de bu aradan yararlanarak 3 gün sonra tekrar geleceğimiz kenti bir arşınlayalım dedik . Ana cadde Karl Johans Caddesi . Bir ucu Kraliyet Sarayı , diğer ucu Oslo Katedrali’ni geçip Oslo İstasyonu . Caddenin büyük bir kısmına da güzel bir park eşlik ediyor .


Parlamento Binası




Ünlü Christiania Kafe



Ulusal Tiyatro Binası

3 gün sonra fiyordlardan dönüşte bir gece konaklamak üzere tekrar geldik Oslo’ya . Gene zaman kısıtlı . İlk durak bu kez Akershus Kalesi .


Akershus Kalesi

Bölgedeki ilk yerleşim yeri yaklaşık 1050 yıllarında Kral III. Harald tarafından şu andaki yerin biraz doğusuna , Aker Nehri kıyısına kurulmuş . 1300 yılında V. Haakon , batıda Akershus Kalesi’ni yaptırmış . Eski yerleşim ortaçağ şehri 1624 yılında yanınca ( bu Oslo’nun 14. yangınıymış ) şehir o zamanki Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian tarafından batıya , Akershus Kalesi’nin etrafına taşınmış .


Akershus Kalesi

Şehrin adı 1624-1877 yılları arasında Christiania , 1877-1925 yılları arasında ise Kristiania olmuş . 19. yüzyılda iyice büyüyen şehire Oslo adı 1925 yılında verilmiş . Bugün yaklaşık 550 bin nüfüsu olan şehirin sınırları içinde 40 ada ve 343 göl varmış .


Akershus Kalesi

Akershus Kalesi’nin ilk kurulma amacı kraliyet ailesinin oturması . Daha sonra şehir kalenin etrafına taşınınca savunma amaçlı kullanılmış . Akershus Kalesi’nin hiçbir savaşta düşman tarafından ele geçirilemediği söyleniyor . Sadece 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlara savaşmadan teslim edilmiş . Kale , geçmişte bir süre hapishane olarak ta hizmet görmüş . Bugün bir bölümü halen savunma bakanlığına bağlı askeri bölge .


Akershus Kalesi

Kalenin halka açık kısmında içinde bir kafeteryanın olduğu geniş bir avlu var . Bu avluda konserler , tiyatro gösterileri , sergiler yapılıyormuş . Kalenin içinde fazla birşey yok . Hapishane döneminden kalma birkaç hücre , kraliyet ailesinin mezarları , bir küçük kilise-şapel , duvarları halı ve goblenlerle süslü geniş salonlar .


Akershus Kalesi

Tekrar dışarı çıkıp kalenin burçlarından Oslo’yu fotoğraflıyoruz .



Kale ziyaretinden sonra Holmenkollen Kayak Merkezi’ne gidiyoruz . Doğal olarak etrafta kar yok . Ama ayaklarında değişik kayaklar ile kayanlar var . Kayakla atlama pistinin bu kadar büyük olduğunu hiç tahmin etmemiştim . Oldukça korkutucu görünüyordu .


Holmenkollen Kayakla Atlama Pisti

Buradan atlayanların neler hissettiğini anlayabilmemiz için bir simülasyon kabini yapmışlar . Küçük bir ücret karşılığı girebiliyorsunuz . Girenlerin çok hoşuna gitti . İçinde yapay rüzgar , duman vs. bile varmış .


Holmenkolllen Kayakla Atlama Pisti

Zaman giderek daralıyor . Ne için ? Ulusal Müze’de Munch ve Çığlık için . Bundan sonrasını eski yazıyı okuyanlar biliyor . Müze ile işimiz bittikten sonra Oslo’daki en korkutucu eylemi yapmaya karar veriyoruz : Akşam yemeği . Aker denilen liman bölgesine yürüyoruz . Etraf cıvıl cıvıl . Lokantalar tıklım tıklım . Fiyatlar mı , uçmuuuş gitmiş . Bir Bergen faciası daha yaşamak istemiyorum .



Hani son zamanlarda moda bir deyim var . Sabah insanıyım , gece insanıyım gibi . Ben de düşündüm ve ne sabah , ne öğlen , ne gece ; akşam insanı olduğuma karar verdim . Güneşin batışı , gökyüzünün laciverte dönüşü , bembeyaz bulutların dünyanın gölgesinde kalarak grileşmesi , dolunay döneminde Ay’ın erkenden doğuşu hep huzur verir bana .

Akşamları güzel olduğu kadar önemlidir de benim için . Çocukken rahmetli annemin ”babana söyleyeceğim” korkutmalarına rağmen babamın ellerinde pazar fileleri ile eve geldiği saatlerdir akşam ; ablamın okuldaki başarılarını anlattığı zamandır . Büyüdüğümde sabah ayrıldığım sevdiklerimle tekrar buluşma zamanı oldu akşam . Koskoca bir günün bitimidir . Küçük bir muhasebedir ”günün nasıl geçti” sorusuna verilen yanıtlar . İnsanın kendine ve sevdiklerine ayıracağı bir zamandır benim için . Dostlarla görüşme zamanıdır . Ve bu akşamların tacı , buluşma noktası sofradır , akşam yemeğidir .

İşte bu yüzden akşam yemeklerini severim ve imkan dahilinde güzel yemeye çalışırım . Ama Norveç’te ne mümkün . Bu kadar kıytırık mekanlarda bu kadar pahalı yemek Avrupa’nın hiçbir şehrinde -bazen jet sosyete şehirlerinde bile- görmedim . Şehir pahalı olsa bile daha makul bir alternatif her zaman vardır . Burada o da yok . Dünyanın en zengin insanlarından olan Norveçliler , eğer bu fiyatlara bu yemekleri yiyorlarsa kazandıkları para onlara yetmez .

Neyse , bir sokak arkaya geçip bir pizzacı da gene fahiş fiyatlarla ama fazla kazıklanmış hissetmeden akşam yemeğimizi yiyoruz .



Dönüşte beni bir kez daha Avrupalının medeni cesaretine -babam böyle söyler-hayran bırakan bir manzara ile karşılaşıyoruz . Genci yaşlısı çiftler , bir dans yarışmasını andırır tarzda eski-yeni çeşitli müzikler eşliğinde limanda dans ediyorlar . Herkes aklında ne varsa yapıyor . Bunlara bu dansları okulda mı öğrettiler acaba ?

İskandinavya maceramız bu yazı ile bitiyor . Tekrar karışık yazılarıma geri döneceğim için heyecanlıyım . Nerelerden başlasam bilmem ki ? Ama önce kendime 4 günlük deniz izni veriyorum . Sizi Cunda’dan takip edeceğim . Gözüm üzerinizde , sakın bir yere ayrılmayın .

Sevgi ve saygılarımla…





13 yorum

  • merakles dedi ki:

    Hocam turla mı gittiniz, bireysel bir gezi mi? Çok güzel geçmiş anlaşılan.Teşekkürler.

  • arkutbay dedi ki:

    Sevgili merakles , turla gittik . 8 gece-9 gün . Kopenhag’tan başlayıp gemi-Oslo-Geilo-Bergen-Laerdal-Oslo ve Stockholm’den dönüş . Çok güzel bir geziydi . İyi planlanmıştı . Rehberimiz de çok iyiydi . Güzel geçmesinde büyük katkısı oldu .

  • Gokhan77 dedi ki:

    Sayın Arkutbay, yazınızı zevkle okudum. Tebrikler.
    Size iki sorum olacak izninizle.
    Yunan adalarındaki o klasik, gemilere binerken -zoraki- verdiğimiz bahşiş! bu tip iskandinav veya karayip turlarında da var mı?
    Ayrıca, iskandinav turlarında zaman olarak en iyi mevsim nedir sizce?

  • arkutbay dedi ki:

    Gökhan Bey , bu bir cruise gemisi ve turu değildi . Gemimiz Kopenhag-Oslo arası çalışan 11 katlı bir feribottu . Bu yüzden gemiden kimseyle muhatap olmadık . Cruise gezisi olsaydı muhtemelen o dedikleriniz olacaktı . İskandinavya için en uygun zaman Mayıs sonu-Haziran ayları . Temmuz da uygun olur ama şelaleleri göremeyebilirsiniz . Ağustos ve sonrasında günler hızla kısalıyor .

  • Gokhan77 dedi ki:

    Çok teşekkürler.

  • mosq dedi ki:

    Kayak pisti merak uyandirdi.güzel yaziniz icin teşekkurler.

  • NEŞE dedi ki:

    Ben de İstanbul dışındayım ve internetim çok kötü çalışıyor,buna rağmen yazınız çok güzel sevgili doktor,yine zevkle okudum,yorumu zor yazıyorum…Cumartesi evdeyim,yorumlara ve yazılara devam edeceğiz…Sevgiler dostlar..

  • cenk07 dedi ki:

    yazınızı okurken beyaz zambaklar ülkesi adlı kitap geldi aklıma.Atatürk’ün okuduğu zaman cok etkilendiği ve o dönemde askeri okullarda okutulmasını istedigi ve bence kendisi içinde pek çok devrime ilham olan kitap.finlandiya eksenli bir kitaptı ama iskandinav topraklarından bahsedince onu düşündüm.Bir de bu sefer bir cümleye takıldım,akşamlarla ilgili…gercekten günün muhasebe saatleridir akşamlar bazen yapayalnız bazen rol kapan birileri ile…yazı yine çok güzel ve bir çırpıda okunacak kadar akıcı…ellerinize sağlık

  • cenk07 dedi ki:

    yazınızı okurken aklıma beyaz zambaklar ülkesi kitabı geldi.Atatürk ün okuduğu zaman çok etkilendiği okullarda okutulmasını istediği ve kendi devrimleri için de fikirler aldığı…belki o finlandiya ile ilgiliydi ama siz izkandinav coğrafyasından yazınca satırları geldi gözümün önüne…bir de bu yazıda bir şeye takıldım;akşamlara…gercekten günün muhasebe saatleridir akşamlar bazen yapayalnız bazen hayatınızdan rol kapanlarla…yine müthiş akıcı güzel yazınız için ayrıca teşekkürler

  • cenk07 dedi ki:

    yazınızı okurken aklıma beyaz zambaklar ülkesi kitabı geldi.Atatürk ün okuduğu zaman çok etkilendiği okullarda okutulmasını istediği ve kendi devrimleri için de fikirler aldığı…belki o finlandiya ile ilgiliydi ama siz izkandinav coğrafyasından yazınca satırları geldi gözümün önüne…bir de bu yazıda bir şeye takıldım;akşamlara…gercekten günün muhasebe saatleridir akşamlar bazen yapayalnız bazen hayatınızdan rol kapanlarla…yine müthiş akıcı güzel yazınız için ayrıca teşekkürler

  • cenk07 dedi ki:

    sanırım sistemsel bir sorundan yorumum bir kaç kez çıkmış:(

  • arkutbay dedi ki:

    Bence yorumların hepsi birbirinden güzeldi 🙂 Çok güzel bir kitabı öğrettiniz bana . Şöyle bir araştırdım ve Vatan Ana’nın komutanlara sözü ile karşılaştım : ”Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz ? Sizin ellerinize teslim ettiğim yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz ?” diye soruyor . Bu soru bence günümüzde daha da genişletilerek tekrar tekrar sorulmalı ”büyüklerimize”.

  • cenk07 dedi ki:

    :))beyaz zambaklar ülkesinde gercekten çok özel bir kitap…günümüzde sorulacak o kadar çok şey olmaya başladı ki…ama siz ne sorarsanız sorun muhatabınızda cevap verebilecek kapasite yoksa nafile:(

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*