Ortadoğu’da kabus…

Yarı yıl tatilinin ikinci haftası. 5 Şubat 2014 saat 21.00 da Sabiha Gökçen’den Beyrut uçağımız kalkacak. İlk şoku internetten check-in yaptıracağımız zaman yaşadık. Çünkü uçak gece yarısı 1’e alınmış. Beyrut buradan 1,5 saat mesafede. Normal bir saatte varacakken, abuk bir saatte Beyrut’ta olacağız. İşin daha da garibi, Pegasus sisteminde mail adresimiz olmadığ için haber de vermemişler, eğer check-in’i alanda yapmaya karar versek toplamda 6-7 saat, üstelik gecenin bir yarısı, üstelik kuş uçmaz kervan geçmez Sabiha Gökçen’de (Lounge yoksunu ya İstanbul’un koca havaalanı!), üstelik 2 yaşındaki Uras’la kala kalacağız. Bu arada sistemde cep telefonu var ama sanırım masraf olmasın diye aramıyorlar, şikayet için aradığımızda “Değişiklikleri sadece mail yoluyla haber veriyoruz” diyorlar utanmadan, prensip meselesi demek ki! Ne yapalım artık, kaderimize razı olduk. Hazırlıklar tamam, gidilecek görülecek yerler hazır.  Uras’ın  ilk koltuklu uçak seyahati. Yolculuk öncesi onu da hazırlıyoruz, uçağa bineceğiz diye.  Artık  daha bilinçli. Akşam yola çıkma saati geldiğinde Şafak Abi bizi Kadıköy’e bıraktı. İyi ki de o bıraktı çünkü Kadıköy’de eylem varmış ve biz bilmiyorduk. Minibüse binseydik yanmıştık. Hava oldukça soğuk. Neyse ki durağa varır varmaz otobüs geldi ve biz Sabiha Gökçen’e hareket ettik. Yolda Uras uyudu biraz. Sonrasında klasik hava alanı olayları, kontroller, bavul verme ve parfüm sıkmaca…

Uçakta Türk çok az. Çoğu Lübnanlı. Uçak vaktinde kalktı. Uras çok meraklı ve heyecanlı. Bakınıp duruyor etrafa. Kalkıştan sonra da uyudu. Uçak Hariri Havaalanı’na indiğinde de uyandı. Havaalanında işemler inanılmaz şekilde kısa sürdü. 2’yi çeyrek geçe gibi uçak indi ve biz 3 te oteldeki yatağımızdaydı. Pasaport kontrolleri çok hızlıydı. Çıkar çıkmaz taksiciler etrafta belirdi zaten. İlki otelimizin bulunduğu Hamra bölgesine 30 Dolar derken, ikincisi 20 dolar dedi ve biz de pazarlık yapmadan kabul ettik. Havaalanı şehre yakın mesafede. Yaklaşık 15 dakika sonrasında Hamra’daydık. Şehre gelirken balkonlarından kocaman eskimiş perdeler sarkan apartmanları gördük. Taksici önce yanlış otele götürdü, sonrasında doğrusunu buldu. Cupp yatak…

6 Şubat 2014 Perşembe:

Sabah 9.30 gibi uyandık. Otelimiz Orient Prince. 4 yıldızlı ama oldukça vasat. Dolayısıyla kahvaltı da vasat. Ama harika kruvasanlar var. Ayrıca Uras’ın karnını doyurması bizim için en önemlisi…

Kahvaltı sonrası kendimizi dışarı atacağız. Hava biraz bulutlu ama güzel.  Resepsiyona indik, harita istedik, yok. Olmama sebebini açıklamaya çalıştı ama biz anlamadık. Nerden başlamalı? İlk olarak Korniş’i sorduk. Tarif etti. Otelimiz tam Hamra’nın ortasında bir sokak içinde. Otelden çıkan komik kıyafetli bir kadın bize yolu tarif ederek gideceği yere kadar eşlik etti. Hamra hareketli bir cadde. Mağazalar, kafeler falan…Cadde dar ve trafik de yoğun sayılır. Etrafta kamuflaj üniformalı askerleri görmeye başladık bile. Hatta kadın askerin elindeki boyunca tüfek bizi bayağı şaşırttı. Uras da yürümeyi tercih etti. Ama mağaza vitrinlerinin önündeki çıkıntılara mutlaka çıkmak istiyor, tabi gördüğü tüm merdivenlere de. Kaldırım kenarındaki park etmesinler diye yapılan babaları da davul davul diye çalmadan geçmiyor. Yani normalde 15 dakikada alınacak mesafeyi çok daha uzun sürede alıyoruz. Binaların çoğu eski ve bol bol kurşun izleri taşıyorlar. Ve Beyrut’la ilgili en çok aklımda kalan görüntü balkonlarından kocaman pis ve eski püskü sarkan perdeler oldu. Tüm eski apartmanlarda bunlar var. Kurşun deliklerinin ve perdelerin yoğun olduğu birkaç binanın fotoğraflarını çektik.


P1220469 P1220470 P1220481 P1220486 P1220496 P1220500 P1220503 P1220507



Sonunda sahile vardık. Karşımıza bir lunapark çıktı, önünde de dondurmacılar… Oradan sola doğru yürümeye başladık.Uras rekor peşinde. Hiç bu kadar yürümemişti. Yol kenarındaki minik duvarda yer alan bütün deliklere ayaklarını sokmadan geçmiyor. Yolda hem eski hem yeni binalar var. Ama tabi sahil kesimi olduğundan lüks sayılabilecek binalar çoğunlukta. Lüks dediysem de öyle bizim bakan çocuklarının villaları gelmesin aklınıza, Lübnan standartlarında lüks. 10 dakika kadar yürüdükten sonra Güvercin kayalıkları göründü. Bol fotoğraf çekmece… Uras artık son demlerinde, yorgunluktan bitmiş. Zorla arabasına bindirdik bağırış çağırış. 5 dakika sonra tamam, uykunun güven veren kollarında… Bir sürü satıcı yanımıza gelip “Boat trip, boat trip” diye soruyor. Halbuki ortalıkta bot falan da yok. Sahil kalabalık. İnsanlar bol bol fotoğraf çekiyor. Manzaraya karşı sahilde kafeler var. Biraz daha ileri yürüyüp geri döndük. Birisine Solidere diye sorduk. Çok uzak, taksiyle gitmelisiniz dedi. Neyse yönünü öğrenip başladık sahilde ters yönde yürümeye. Okuduğumuz yazılarda Beyrut’un küçük bir yer olduğu yazıyordu. Yürüdükçe anladık ki evet aslında taksiye binmeliymişiz. Neyse yolda giderken hafta içi olduğu halde spor yapan bir sürü insana rastladık. Bisikletle tümleşik seyyar arabada (nasıl bir tanımsa) ekmek satan satıcıları gördük. Ekmeklere çanta şekli verilmiş ve arabanın askı gibi olan yerlerine asılmış. En ilginç görüntülerden biri sahilde mayosunun üzerine bağladığı havluyla namaz kılan adam oldu. Hava ılık ama denize girilecek kadar değil. Ama amca marsık gibi kapkara. Anlaşılan tüm güneşli günleri sahilde ve bu muhteşem kıyafetle geçiriyor. İkinci ilginç görüntü ise caddenin diğer yanındaki tank ve önünde kocaman beyaz kablolu ev telefonu ile oturan asker oldu. Böylece Beyrut’taki ilk tankı da gördük. Yürüye yürüye şehir merkezi olduğu belli olan bir yerlere geldik. Yine delik deşik olmuş birkaç binanın fotoğrafını çektik. Ara ara yol sorduk ve tarif edilen yönlerde ilerledik. Bu arada Uras uyandı tabi.

P1220524 P1220525 P1220532 P1220542 P1220553 P1220555



Yürü yürü, lüks markaların ve butiklerin olduğu bir bölgeye geldik. Orada öylece geziniyoruz. Evet çok lüks ama biraz soğuk bir ortam. Boş boş etrafa bakınırken, savaştan 1 hafta önce açılıp, sonrasında savaşta oldukça hasar görmüş olan Holiday Inn otelini gördük. Savaş sonrasında da onarılmamış. Orayı gördükten sonra Hariri’nin heykelini gördük ve hemen arkasında STOP SOLİDERE yazan kocaman pankart asılı binayı. Sanırım Hariri buralara yakın bir yerlerde vurulmuş. Işıl Bayraktar’ın prgramında izlemiştik ama tam orası mı hatırlayamadım. STOP SOLİDERE hikayesi ise -gezi yazılarında okuduğum kadarıyla – tahminimden bambaşka… Solidere Hariri’nin yakınlarının şirketiymiş. Sanırım inşaat şirketi. Ve o şirketin yaptığı binaların çevreyi çirkinleştirdiğini, dokuyu bozduğunu düşünen protestocular bu koca pankartı asmışlar.

P1220563 P1220577 P1220586 P1220601 P1220612 P1220616 P1220618 P1220623 P1220636 P1220640 P1220663 P1220666 P1220672 P1220690 P1220691 P1220692 P1220705 P1220707 P1220711 P1220712



O bölgeden yukarı doğru döndüğümüzde meydana yaklaştığımızı anladık. Yürüyerek hem saat kulesinin hem de mavi kubbeli Muhammed El Emin Camii’nin göründüğü sokağa geldik. Meydana açılan bir sokak ama bariyerlerle kapatılmış ve etrafında birkaç asker. Fotoğraf için izin istedik ve çektik. Meydana giriş yasak mı acaba diye düşünürken birkaç kişinin ileriden meydana girdiğini gördük. O yöne doğru yöneldik. Meydana açılan tüm sokaklar bariyerlerle kapatılmış durumda. Bir sokaktakinden tek tük de olsa insanlar girebiliyor. İzin istedik, geçirdiler. Meydan sevimli bir yer ama can çekişiyor. Dükkanların çoğu kapalı. Kafeler kapalı. Açık olan birkaç küçük dükkan ve kafe var. Hiç Seda’nın anlattığı gibi değil. Ortada Rolex saatiyle saat kulesi. Bol bol fotoğraf çektik. Uras da artık inmek istiyor. İndirdik tabi, sıkılmıştır çocuk. Ama tabi anında özgürlüğünü ilan edip sağa sola koşturmaya başladı. Ben kamera ve fotoğraf çekimi yaparken Hamit Uras’ın peşinde koşturuyordu. Caminin olduğu tarafa yürüdük. Caminin yakınında bir de kilise var. Ha bir de cami yanında arkeolojik kalıntılar var. Oralarda da birkaç fotoğraf çekiminden sonra tekrar caddeye çıktık. Artık feci yorgunuz. Karnımız aç. Yemek yiyecek bir yer arıyoruz. Ama yok. Nerde bu Beyrut’un ünlü kebapları, kebapçıları, falafelcileri… Bir de gezdiğimiz yerlerde gördüğümüz kadarıyla ortalıkta hiç park yok, hatta etrafta oturulup dinlenilecek bir bank bile yok. Başladık tekrar yürümeye. Hamra’ya geri döneceğiz. O tarafa doğru giderken yolda kocaman kare bir bina gördük ve başkanlık sarayı gibi bir şey olduğunu tahmin ettik ve yanılmadığımızı öğrendik. Orada birkaç fotoğraf çekerken yoldan geçen arabalardan biri müdahale etti. Burada fotoğraf çekmek yasak diye… Eh ne yapalım tamam deyip yolumuza devam ettik. Kavşak gibi bir yerde yine eski ve savaştan zarar görmüş binalar gördük ve onları da fotoğrafladık. Hamra’ya doğru gidiyoruz. Yolda kocaman bir fastfood dükkanı gördük. Adı Barbar. Çok güzel görünüyor ama oturacak yer yok, paket servis sadece. Mutsuz mutsuz yürümeye devam ettik. Yolda yine birkaç terkedilmiş bina fotoğrafı almayı da unutmadık.

P1220713 P1220715 P1220719 P1220723 P1220724 P1220731 P1220734 P1220738 P1220739 P1220746



Otelin oraya yaklaştığımızda Kebabchi diye bir yere rastladık ve daldık. İçerisi dolu. Ne yesek diye menüyü hatmettik, sonunda Halep kebabı yemeye karar verdik. Ama fiyatı pahalı, o yüzden dürüm versiyonunu denedik. Yanında da Beyrut birası Almazza. Kebap gerçekten çok lezzetliydi. Feci yorulmuşuz. Otele dönüp dinlenmeye karar verdik. Zaten saat de 3’ü buldu. Otelin karşısındaki küçük bakkaldan bira aldık ve geçtik otele. Biz bitik durumdayız ama Uras cin gibi. Neyse Uras’la boğuşarak biraz ben biraz Hamit uyukladık. Biralarımızı içtik. Televizyonda olan tek Türk kanalı Show. Alternatifsiz izlemeye başladık. Ertesi gün için plan yapmalıyız. Byblos, Jeita, Harissa üçlüsünü yapabilirsek yarın yapalım diye düşünüyoruz. Hamit lobiye indi turlarla ilgili bilgi almak için. Birkaç tane tur firmasının kağıtlarını inceleyip lobideki görevliye aratmış. Ama saat daha 5 iken çoktan kapatmışlar. Turlar da sabah erken başladığından ertesi gün için planlar suya düştü sanırım.

P1220754 P1220765 P1220770 P1220773 P1220781 P1220789 P1220790 P1220791 P1220796 P1220797 P1220805 P1220808 P1220813 P1220817



Ne yapsak ne etsek diye başladık düşünmeye… Çıksak mı çıkmasak mı derken bir çıkıp hava alalım, Hamra’da gezinelim, falafelci bulursak yiyelim dedik. Çıktık, Uras anında uykuya daldı. Cadde kalabalık, cıvıl cıvıl… Yine sahil yönünde yürüdük. Hediyelik satan küçük bir dükkan görüp içine girdik ve fiyat sorduk. Çıktık. Ortalıkta falafelci falan da yok. Ama hediyelikçinin çapraz karşısında Cafe Hamra var. Güzel ve büyük bir kafe. Beyrutlular arasında da oldukça popüler sanırım. Açık olan bölüme geçtik. Eh Beyrut’a kadar gelip nargile içmeden dönmek olmaz. Nane ve limon karışımlı nargilemizi istedik. Yanında ne sipariş verdik peki??? Tabii ki beyaz kahveJ Aaa o da ne mi diyorsunuz? Biz de sevgili Işıl Bayraktar’dan öğrendik. Siparişi verdiğimizde garson onun bize uygun olmadığını söyledi. Nasıl yani diye diklendim ufaktan. Nasıl bir şey olduğunu tarif etti az buçuk. Biz de 2 tane yerine tadımlık bir tane sipariş verdik. Pişman mıyız? Tabi ki hayırJ Gelelim yazıyı okuyanlara beyaz kahveyi tarif etmeye… Burada Işıl’dan alıntı yapayım çünkü tarife tam uyuyor. Sıcak suya karıştırılmış alkolsüz kolonya gibiJ Evet evet aynen öyle… Bakmayın adının kahve olduğuna içinde kahve mahve yok. Bildiğin sıcak sulu kolonyaJ Nargilemiz, beyaz kahvemiz derken Uras da uyuyorken  bayağı keyif çattık… Nargile az buçuk başımı döndürdü. Kafeden çıktık ve Uras uyandı. Otele döndük ve yanımızda getirdiğimiz börek gibi ıvır zıvırlarla akşam yemeği olayını hallettik. Bir gece önce de uykumuzu alamadığımızdan erkenden uyuduk. Neyse Uras da arıza çıkarmadı.

P1220822 P1220823 P1220825 P1220828 P1220829 P1220832 P1220833 P1220834 P1220837 P1220838 P1220839 P1220842 P1220848 P1220856 P1220865 P1220868



7 Şubat 2014 Cuma

Bu sabah biraz daha erken uyandık. Hemen kahvaltıya çıktık. Bugün bize omlet de yaptılar. Kahvaltı çok zengin değil ama dediğim gibi kruvasanlar güzel. Uras kahvaltı sonrası salonda günlük koşturmasını yaptı. Arka masadaki ailenin kızına da laf atıp sarktı biraz. Odaya indikten sonra hazırlandık. Önce tur meselesini halledeceğiz. Sonra da tekrar şehir merkezine ineceğiz. Tur şirketi zaten otelin olduğu sokakta. Orada turu satın aldık ertesi gün için Byblos – Harissa – Jeita kişi başı 40 dolar. Orada Hamit uçak  için check- in’i de yaptı. Tüm bu süre içinde Uras resmen kudurdu. Kendini sürekli yere atıp yatıyor. Zor tuttuk sıpayı. Sonunda zarzor arabasına oturttuk ve yola çıktık. İlk olarak tekrar meydana gidip Seda’nın siparişi Al Rifai’den kuru baklava alacağız. Meydana inerken dün de gördüğümüz savaştan zarar görmüş binaların, güzel ama oldukça yıpranmış apartmanların olduğu sokağa saptık. İlginç gördüğümüz binaları çekmeye başladık. Lime lime perdelerle kapatılmış balkonlar, mermi izleri ile dolu apartmanlar çok ilginç. Sabah saatleri olduğundan ortalık tenha. Hava da oldukça iyi. Bu sokaktan mı dönsek ne yapsak derken bir üst sokaktan döndük. Sokakta bir duvarla karşılaştık. Duvara eski eşya olarak ne bulurlarsa asmışlar ve inanılmaz sevimli olmuş. Duvarın üstünde eski panjurlar, aynalar, lambalar vb. Hemen fotoğrafladık. Önce benim, sonra Hamit’in fotğoraflarını çektik . Karşısında oturan esnaf da çekin çekin diye gayet dostça bizi teşvik etti. Kameraya da çekin dediler hatta ve çektik tabi atlar mıyız. Sonra aşağı inmeye başladık. Birkaç yer daha çektik. Sonra bir camiye denk geldik. Kocaman bir cami. Onu da çektik ve olanlar oldu. Siyah montlu, siyah pantolonlu iki tip geldi yanımıza. Kamerayı çıkarmamızı istediler. Hamit çıkardı. Başladılar bakmaya. Hamit belki kaçabiliriz düşüncesiyle biraz ileride trafiğin olmadığı bir yerde duracağını söyledi ama bırakmıyorlar. Geldiler peşimizden. Başladılar tek tek fotoğrafları sildirmeye. Hamit delirdi. O arada orada duran askerlere seslendik durumu anlattık ama ne fayda. Onlar da adamlardan yana. Kadın askerle biraz konuştuk. Burada sürekli bombalar patladığından halkın çok korktuğunu, fotoğraf çekmek için izin kağıdı almamız gerektiğini söyledi. Ama biz turistiz ve bebekli bir aileyiz, böyle casusluk mu olur falan dedik ama dinletemedik. Adama kalsa tüm Beyrut fotoğraflarını sildirecek. Dün akşamki fotoğraflara gelince Hamit tamam artık falan dedi. Sustular. Başka kamera var mı dediler. Yok dedi Hamit. Neyse benim kamerayı görmemişler ve çok şükür ki üzerimizi aramaya kalkmadılar. Oradan uzaklaştık. Ama ben çok fenayım. Elimi çantama atıp kamerayı çıkarmak istemiyorum artık. Kollarım uyuşuyor fena halde.

P1220873 P1220912 P1220913 P1220914 P1220916 P1220921 P1220925 P1220926 P1220927 P1220930



Meydana geldik. Yine ortalık bomboş. Yine kapalı olan bir yerlerden nöbetçi askerlerin izniyle meydana girdik, yine dükkanlar kapalı. Ortalıkta şekerci falan yok. Kapanmış meğerse çoktan. Orada bir cami daha gördük. Tarihi bir yer. Meydandan çıktık yürüyoruz. Kendimizi Cimayze’de bulduk. Gece yaşamının kalbi burada atıyormuş. Ama gündüz bir halt yok. Dümdüz yürüdük. Bir başka popüler mekan Aşrafiye’ye gitmeye karar verdik. Birine sorduk, bilmiyor, çok komik. Herhalde telaffuzumuzdan dolayı anlamadı. Sonunda bir kadın anladı ve tarif etti. Sonra bir başka adama daha sorduk. Aşrafiye çok büyük bir yermiş. Aşrafiye’nin neresine diye sordu bize. Biz de bilmiyoruz ki  bir yer. Abdel Vahap Restoran’ın olduğu yer dedik biz de…Adam tarif etti, biz de o yöne doğru gittik, ama bayağı yorulduk. Uras da biraz uyudu yine. Ortalıkta ne bir park, ne bir bank dinlenmek için. Saat daha 11.30 gibi. Yemek için de erken sanki. Abdel Vahap’ın yerini keşfetmeden planı değiştirdik. Otele dönmeye, dönerken yolda Barbar’dan falafel almaya karar verdik. Akşam da önce Güvercin kayalıklarına gidip güneşin batışını seyredeceğiz, oradan da taksiyle Abdel Vahap’a…

P1220931 P1220936 P1220943 P1220959 P1220966 P1220969 P1220976 P1220980 P1220981 P1220984



Sabahki olay sonrasında Hamit tutturmuştu ben illa o duvarı çekicem diye…  Karnıma ağrılar giriyorL Tekrar  üst geçidin olduğu meydanın üst kısmındaki yere geldik. Hamit tabi inat, tutmak mümkün mü… Biz caminin oradan değil de biraz daha üstünden daldık tekrar mahalleye. Ortalıkta yeşil bayraklar, siyah bayraklar… Belli ki oralar Hizbullah’ın falan mekanı. Ve biz yine oralarda 2 yaşında çocukla geziyoruz. Hamit oradan mıydı buradan mıydı derken, yine benim itirazlarıma rağmen birkaç fotoğraf çekti. İtiraf ediyorum ben de aslında onu caminin oradan uzaklaştırmak için biraz yolu şaşırttım. Mahalle aralarında gezerken cuma zamanı olduğunu anladık. Camiler ve karşılarında tanklar ve askerler… Cesaretin son noktası. Bir bomba patlasa bok yoluna gideceğiz. Ama ben bu tehlikeyi  gezerken  açıkçası farketmedim. Sonradan düştü jeton, ne yaptık biz böyle diye… Hamit de bir caminin yakınında tüp kamyonunu görünce işkillenmiş. Sonrasında başka mahallelere daldık. Haa bu arada çok şükür ki duvarı bulamadık.

Gezdiğimiz , daha doğrusu Hamra’ya çıkmak için uğraştığımız yerlerden biri Sanayeh’di. Hamra diye bin kişiye yol sorduk. Sonunda doğru yolu bulduk. Barbar’dan falafellerimizi alıp, otele döndük. Uras dahil hepimiz falafeli çok sevdik. Sonrasında da biz uyuklamaya çalıştık, Uras boya yaptı, az buçuk kudurdu. Tabi uyutmadı.

Akşam üzeri olunca yine çıktık. Hamra’dan yürüdük. Sahile indik. Bu sefer de yolda Uras uyudu. İyi de oldu. Dünkü gibi gitmeye kalksaydık, gece yarısı varırdık Güvercin kayalıklarına. Akşam üstü de ayrı güzel gerçekten.. Bir sürü fotoğraf çektik. Bir ara bi baktık, Uras efendi kalkmış, battaniyeyi kaldırmış bize bakıyor.Çıkardık çocuğu, banka oturdu. Arka tarafta oyuncak satan bir seyyar satıcı vardı. Kaldırıma salmış gezinen tavşanı, şarkı söyleyip zıplayan topu. Uras görünce ‘Aaa, aaaa aaaa diye bize gösterdi. Sonrasında da başladı oyuncakları seyretmeye… Herkes manzaraya bakıyor, bizimki dönmüş arkasını oyuncaklara bakıyor. Güneş battı, gitme zamanı geldi. Uras başladı arızaya… Oyuncakları seyredecekmiş. Biraz bağrındı ama ne yapalım, geçtik karşıya, bir taksi durdu, fiyat sorduk, hatırlamıyorum ama galiba 10 Dolar dedi. Haa bu arada bugün ilk paramızı da bozdurdukJ Taksici anormal bir fiyat söylemeyince hiç pazarlık yapmadan bindik. Trafik sıkışık. Farklı bir yoldan gittik. Abdel Vahap aslında meydana çok uzak olmayan bir yerdeymiş. Ya yer yoksa diye biraz korkmuştuk ama erken saatte gidiyor olmak içimizi rahatlatıyordu. Sonunda geldik, kocaman ve şık bir mekan ve sadece birkaç masa dolu. İçeride köşede güzel bir masaya kurulduk. Ama ödeyeceğimiz fiyat konusunda biraz şüphelenmeye başladım. Neyse aldık menüyü bakıyoruz. Hiçbir şey anlamadık ki, Garsona sormaya çalıştık. Garson Türk olduğumuzu anlayınca başka bir menü getirdi. Yaşasın TürkçeJ İçli köfte, Lübnan usulü Humus, pirzola, kebap ve tabi ki arak söyledik, Uras ‘a da ayran. Onun öncesinde çiğ fıstık gibi bir şey geldi. Adını garsona sorduk ama şu an hatırlamıyorum. Humus mu muhteşem, içli köfte mi muhteşem. Arak mı muhteşem, etler mi muhteşem… Her şey süperdi. En sonda  da Lübnan usulü künefe söyledik. Künefe de süperdi. Bizimkine göre çok daha hafif, kadayıf yerine de sanki irmikten yapılmış gibiydi. Ama gerçekten çok güzeldi.

P12205721 P1220992 P1220994 P1220995 P1220999 P1230009



Restorandan çıktık, otele döneceğiz, Başladık yürümeye… Yine meydanın üst kısmına çıktık. Nereden geçebiliriz diye bakınırken, bir askere yol sorduk. Askerin de canı sıkılmış herhalde, başladı konuşmaya… Nerden geldiniz? Niye Lübnan’a geldiniz? Ama dostça sohbet.  Sabahkilerle ilgisi yok. Uras’ı sevdi, adını sordu. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince Erdogan Erdogan dedi. Biz de yaaa evet Erdogan dedik manalı manalı… Sonunda tekrar yola koyulduk ve 15 dakika kadar yürüyüp otele vardık ve tek Türk kanalı Show’a mahkum kalarak uykuya daldık.



8 Şubat 2014 Cumartesi

Sabah erkenden kalkıp, hemen kahvaltıya indik. Bir şeyler atıştırıp yola çıktık. Hemen otelin sokağındaki tur şirketine gittik. Saat 7.30. Bindik midibüse. Bekle bekle bekle… Neyse sonunda yola çıktık.  Bizden başka bir de Mısırlı 3 kişilik bir aile var. Önce sahildeki bir otele gittik ve İspanyol bir aileyi aldık. Tam fıkra gibiyiz. Çıktık yola. Rehberimiz olan kadın birkaç dil biliyor ama hepsi azar azar. Sahilden gidiyoruz. İlk önce Byblos’a gidiyoruz. Yol yarım saat kadar sürüyor. Hava gayet açık. Sabahın kör vakti Byblos’dayız. Küçük sevimli bir sahil kasabası. Rehberimiz süre verdi, görülecek yerleri tarif etti. İskeleye indik, küçük ve gayet sevimli. Sonra geri döndük, hediyelik şeyler satan küçük sevimli dükkanlar var, ama Hamra’daki yer kadar ucuz değil. Orada bir de Fosil müzesi var. Müze dediğimiz de minik bir dükkan. Bazılarını satıyorlar, bazılarını sergiliyorlar. Balık fosilleri Byblos dağlarından çıkıyormuş. Gezinip bir de minik fosil satın aldık. Hemin de sertifikalıJ Bu arada Uras tam formunda, durduğu yerde durmuyor. Arabasından indirdik ama yine de azgınlık son noktada… Byblos sokaklarında geziniyoruz. Sabahın körü olduğu için ünlü balıkçı Pepe’de de balık yiyemedik. Biraz hayal kırıklığı oldu. Topu topu 3 aileyiz ama insanlar bir türlü toplanamadılar. Rehber de kaybolacağız diye panik halinde genelde. Sonunda yine otobüsteyiz, Uras yola çıkar çıkmaz kafasını koydu ve uykuya daldı. İkinci durak Harissa. Teleferikler çalışmıyormuş. Mecburen otobüsle tırmandık. Çıktık tepeye. Otobüsten inince Uras uyandı tabi. Ama kucağımdan inmeyi reddetti ve Harissa’daki Meryem Ana heykeline kucağımda çıktı. Sonucunda da günlerce ayağımın altında uyuşma meydana geldi. Manzara güzel. Ama muhteşem olduğunu söyleyemem. İşte turistik aktivite olarak Harissa turunu da tamamladık. Tepesinde, altında fotoğraflarımızı çektik. Uras ortalıklarda koşturdu. Sonunda tekrar otobüse doluştuk. Sıra geldi gezeceğimiz son bölgeye,  Jeita Mağarası. Mağaraların olduğu yere giderken, yolda bir ara otobüs durdu. Rehber oradaki marketten birşeyler alacak sanırım. Hemen geliyorum dedi. Bir baktım ki az ileride Al Rifai. Beyrut’ta bulamadığımız kuruyemişçiyi Jeita yollarında bulduk. Hamit jet hızıyla fırladı. Önce markete kafasını uzatıp rehbere haber verip Al Rifai’ye daldı . 3 paket kuru baklavayı kapıp jet hızıyla otobüse geri döndü. Neyse böylece Seda’ya verdiğimiz sözü de tutmuş olduk.

P1230018 P1230019 P1230027 P1230028 P1230035 P1230037 P1230041 P1230043 P1230048 P1230049 P1230056 P1230068 P1230069 P1230080 P1230089 P1230092 P1230104 P1230105 P1230106



Geldik mağaralara.Biz biletler turun içinde sanıyordu ki hiç de öyle değilmiş. Arap kazığı yedik böylece. Çatır çatır paramızı ödedik giriş biletleri için. Belki de biz yanlış anladık bilemiyorum.  Burada yukarı çıkmak için kısa bir teleferik yolculuğu yaptık. Mağaralar 2 tane. Okuduğumuz yazılardan kış aylarında alttaki  mağaranın su yükselmesi sebebiyle gezilemediğini öğrenmiştik. Çünkü burası teknelerle geziliyor. Üstteki mağarayı gezdik. Oldukça uzun olan mağaranın sadece 500 m’si ziyarete açık. Fotoğraf kesinlikle yasak. Girerken kamera ve cep telefonlarını kilitli dolaplara bırakmamız gerekiyor. Yürüyerek mağarayı gezdik. Evet çok güzel bir mağara. Ama yine de önceden mağara ile ilgili okuduğum yazıların biraz abartılı olduğunu düşünmeden edemedim. Gümüşhane’de gezdiğimiz Karaca Mağarası hiç de buranın altında kalmaz. Turu tamamlayıp aşağı inmeyi planlamıştık. Biraz da etrafta oyalandık. Bir baktık. Minik bir tren geldi. Turistleri aşağıya taşıyor. Bindik biz de Uras tabi bayıldı bu duruma. Aaa bir de baktık ki tren bizi alttaki mağaraya getirmiş ve mağara ziyarete açık. Hemen kameraları bırakıp içeri girdik. Bu arada Hamit beni şaşırttı fotoğraf çekmek için inat etmemesiyle… Tekneye bindik ve 10 dakikalık kısa bir tur yaptık. Evet bu da güzel bir mağara… Tekneyle gezdiğimiz ikinci mağara bu. İlkini Küba’da gezmiştik. Sonrasında tekrar otobüsteyiz. Rehberimiz olan kadın beğenip beğenmediğimizi Türkiye’de de böyle mağaraların olup olmadığını sordu ve o da Neden Lübnan’a geldiniz diye sordu. Demek kendileri de çok şaşırıyorlar bu kadar turist gelmesineJ. Bizim akşam 5’e 6’ya kadar süreceğini sandığımız tur 2.30’da bitti. Otele yakın bir yerde indik.

P1230108 P1230113 P1230114 P1230118 P1230120 P1230123 P1230135 P1230137 P1230155 P1230156 P1230157 P1230167 P1230169 P1230170



Ve Hamit’in duvar aşkı depreşti. Tutturdu gidelim çekelim diye. Yok dedim dinletemedim, inat. O zaman ben Uras’la otele gideyim, sen git çek fotoğrafları, gelirken de yiyecek bir şeyler al dedim. Biz Uras’la otele döndük, ama aklım Hamit’te. Son anda başını derde sokmasından korkuyorum. Elim kolum uyuşuyor yine. Ne gerek varsa bu saçmalığa… Otelde vakit bir türlü geçmiyor. Sonunda saat 4’e doğru Hamit elinde falafel torbasıyla geldi, ama kamerasını ve telefonunu kaptırmış vaziyette… Önce inanmadım ve kafa buluyor sandım. Ama cidden yakalanmış. Tabi şok içindeyim. Olayı artık burada Hamit’in ağzından ayrıntıları ile dinliyoruz.



———————————-



Önceki gün gittiğimiz yolu hatırlayabildiğim kadarıyla takip ederek yine yukarıdan ulaştım duvarın olduğu yere… Çevredeki ilginç evlerin fotoğraflarını çektim. Daha ikinci fotoğrafta kart doldu. Zaten aslında gitmeden kartı değiştirmeyi düşünmüştüm ama unutmuştum. Kartı çıkarttım, bir şey dürttü sanırım ki diğer kartların da durduğu fotoğraf makinesi çantasının fermuarlı gözü yerine yan cebime koydum. Yeni kartı takıp onunla fotoğraf çekmeye devam ettim. Duvarın olduğu yere gelmiştim ve onun da fotoğraflarını çektim.Caminin olduğu yere inmezsem bir şey olmaz diye düşünüyordum ama bir anda önce bir sonra ikinci tip yapıştı ve kamerayı istediler… Çektiğim fotoğrafları siliyorum falan dedim ve zaten yeni olan karttaki tüm fotoğrafları gerçekten sildim ama dinlemeyip caminin oraya götürdüler beni. Hatta bir ara aşağı inmektense makineyi kapıp yukarı doğru koşsam mı diye düşündüm ama o kadarı yemedi artık.  Ben fotoğrafları sildiğimi falan anlatana kadar dün dalaştığımız adam da gelmesin mi…  Tabi tam şüpheli olduk bu sefer… Fotoğraf makinesi, cep telefonu, cüzdan hepsi bunlarda… Resmi geçit şeklinde sürekli başka birileri gelip sorular soruyor… Tehdit ediyorlar… Üstümü, ceplerimi arayacaklar diye ödüm kopuyor… Hem üç gündür çektiğimiz tüm fotoğraflar gidecek hem de yalanlarım tam tesçillenecek… Yanımdan da hiç ayrılmıyorlar ki… Neyse birisiyle konuşurken yan cebimdeki SD kartı önce arka cebime oradan da pantolon kemerinin altına sokuşturuyorum. Hemen arkasından da başka biri gelip ceplerimi sıkı sıkıya arıyor, kılpayı yırttık şimdilik…

İçlerinden bir tanesi biraz olsun ılımlı, bir şey olmaz falan diye yatıştırıyor, su getirtiyor… Ona “hiç değilse telefonu versinler” falan diyorum. Benim için çok önemli olduğunu söylüyorum. Bir iki gidip geliyor. Cüzdanı veriyorlar. Telefon ve kamerayı birisi alıp motosikletle uzaklaşıyor. Benimkine ısrar kıyamet yine, yine gidip geliyor. Fotoğraf ve diğer dosyaları kontrol edeceklerini söylüyor. Akşam gel, bir şey yoksa alırsın diyor. Birkaç kez üsteliyorum, verecek misiniz diye, merak etme diyor. Tamam deyip ayrılıyorum.

Akşam 9 diye konuşmuştuk, 8:30’da oradayım. Benimki beni görüp gülerek geliyor yanıma. Gel bir şey iç diyor. İstemem sağol diyorum. İlle yemek ye diye köşedeki lokanta-büfe görünümlü yeri gösteriyor, yine teşekkür ediyorum. Biz konuşurken bir araba yanaşıyor, kullanandan başka kimse yok, şöför diğer tarafta kalmış, uzanıp bizim taraftaki camı açıyor. Kamera ve cep telefonum ön yolcu koltuğunda… Uzanıp veriyor ve özür diliyor. Benim adam İngilizceye çeviriyor. Ben de ona “Ben özür dilerim, yaptığım saçmaydı” falan diyorum. O da arabadakine bunu çeviriyor. Gideceğim yere bırakmayı da teklif ediyor ama ona da teşekkür edip reddediyorum. Ve uçarak önce Barbar’a, sonra da falafel dürümleri ile otelimize varıyorum. 🙂 

———————————-



Akşam 9’da çağırmışlar veririz telefonu ve kamerayı diye… Hayatımızda geçen en zor 5 saat. Zaman inanılmaz yavaş geçiyor. Zaten o falafeli mi yedik, dayak mı yedik belli değil. Zaman biraz geçsin diye dışarı çıktık. Hamra’da dolandık. Küçük hediyelikçiden magnet ve snowball  aldık. Başka hiçbir şey istemiyor canımız. İkimiz de suskunuz. İkimizin de canı sıkkın. Otele döndük, ama saatler gerçekten geçmiyor. Boşver gitme dedim, dedim ama Hamit bu dinler mi?

Saat 8 oldu, Hamit çıktı. Kafamdan bir sürü şey geçiyor. Ya Hamit’i de götürürlerse, ya bişey olursa diye. Eh pilotların kaçırılması sadece birkaç ay önce olmuştu. Ne yaparız diye kafamda kara kara bulutlar geziniyor. Zaman daha da akmaz hale geliyor. Ne yapmalı bilmem ki. Saat kaç olunca telaşlanmalıyım. Ya dönmezse ne yapmalıyım??? Kafamda deli sorular, dilimde sürekli dualar…

Saat 20.40. Hamit döndü. Oooooooooohhhhhhhh…. Kamera ve telefonu kurtarmış. Karşılıklı özür dilemişler. Hatta yemek ısmarlamak istemişler. Nasıl bir rahatlama anlatamam.

Ama artık ülkeme dönmek istiyorum. Tüm bu yaşadıklarım ben de cidden çok kötü etkiler bıraktı. Bir an önce kurtulmak istiyorum bu aptal yerden. Sanki herkes Hizbullahtanmış ve sanki her an başımıza bir şey gelebilirmiş gibi geldi.

Sabah uçak erken saatte. Check in’leri yaptırmıştık. Sabah 4 te kalktık. Hamit’in akşamdan ayarladığı taksi geldi. Bu arada biz uyuduktan sonra Hamit taksinin yarım saat erken gelmesini söylemiş. İyi ki de öyle yapmış. Zifiri karanlıkta bindik taksiye ama adam ısrarla fiyatı söylemiyor, telsizle merkeze soruyor ve bekle deyip duruyor. Artık ikinci bir olayı kaldıracak durumda değilim. Neyse ki sonunda yanıt geliyor ve normal bir fiyat söylüyor.

Ve sıra geldi hava limanı çilesine. Beyrut yolcularına duyrulur. Yaptırdığınız check in’e güvenmeyin. Kaç tane kontrolden geçtiğimizi gerçekten hatırlamıyorum.Ve tabi ki o kadar yavaşlar ki. 10 dakika geç gitsek 2 saat önce orda olmamıza rağmen uçağı kaçırabilirdik. Pasaport kontrolü ayrı bir çile. Tabi ki bizim sıranın olduğu memur en gıcığı ve en yavaşı. Hamit durur mu? Delirdi yine. Bu arada Uras uykusuzluk durumundan huysuzluğun son noktasında. Omboya binelim diye deli gibi tutturdu. Uyumuyor da susmuyor da sürekli mızırtı halinde. Hamit’in telaşı yine işlerimizi biraz zora soktuJ Biz Urasla kendi sıramızda beklerken o başka sıraya girdi. Çıkış damgası bastırttı. Tam bizi yanına çağırdı, adam kabul etmedi. Hadi bakalım tekrar bizimle sıraya girdi. Bu arada önümüzdeki sıra yürüse de yürümeyen Amerikalı’ya kıl kaptı. Neyse geç kalma bahanesi ile Amerikalı’nın önüne geçtik. Damgaları bastırdık, ama tabi ki Hamit’inkinde zaten damga var ve hala sırada. Memur bu durumdan işkillenmez mi? Durdu, baktı, sordu, yerinden kalktı gitti sordu geldi, of , off,offff…Neyse sonunda geçtik. Uçağa çok az vakit var. Ama bu son anları değerlendirip Al Rifai’den ve onun yanındaki baklavacıdan kuru baklava ve arak almayı başardık. Tabi Soygür ailesinin kaderi olarak yine koşturarak uçağa binmeyi de. Ve sonunda uçak havalandı ve kurtulduk Beyrut’tan. Bir daha mı? Aslaaaaaaaaa…

4 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Exxe,biz sizi milattan önce yani Uras daha ortada yokken tanıdık ve sevdik,ama 2 yaşında bir bebekle çok iyi cesaret etmişsiniz,hem de Beyrut a..Böyle bölgelerde yasak neyse uymak lazım,ben biraz da size buldum kabahati doğrusu,bölge tehlikeli,yanınızda Uras…Macera dolu yolculuğa bizi de ortak ettiniz,çok teşekkürler..

  • exxe dedi ki:

    kesinlikle öyle neşe hanım. zaten yazıda da belirttiğim gibi yaptığımın saçmalık olduğunu adama da söyledim ve gerçekten de aptal cesaretiydi sanırım! 🙂

  • EXPLORER54 dedi ki:

    Bir yer,bir gezi bu kadar mı akıcı bir yorumla yazılır ? Süper…. Sonuna kadar nokta ve virgülleriyle birlikte okudum.Teşekkürler.Uras´ın gözlerinden öperiz…

  • exxe dedi ki:

    çok teşekkür ederim, çok sevindim beğendiğinize…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*