ORTADOĞU’ NUN GÖZ BEBEĞİ ‘SİNA’










Firavunların 5 bin yıllık gizemli uygarlığına ev sahipliği yapmış Eski Mısır’ı, yaşamın sembolü Nil’i, Nil’in deltasını ve dünyanın 7 harikasından ikisini geride bırakıp bu kez de ilahi güzelliklerin, mücadelenin ve uyumun buluştuğu zor bir bölgeye, Sina’ya geçmek üzere Süveyş’teyiz.


 


Süveyş Kanalı projesi âdeta firavunların ortak hayallerinin gerçeğe dönüşmesi olmuş. İnsanoğlunun zamanda ve parada tasarruf etme isteği eski çağlarda da ağır basmış. Akdeniz ve Kızıldeniz arasındaki uzun ticari yolculuklar sırasında artan can ve mal kaybı, gemicilerin zaman içinde daha kısa bir yol arayışına girmelerine neden olmuş. Sonuçta, Mısır halkının Piramitler ve Nil Nehri kadar önemsediği ve ulusal bir sembol haline getirdiği Süveyş Kanalı’nın dünya ticaretine yaptığı katkı göz ardı edilemeyecek boyutlarda.








 


Firavunların hani neredeyse tamamı kanalın ilk planları üzerinde çalışmış. Daha sonraki çalışmalar ise Pers Kralı Darius’a ait. İzleyen süreçte Yunanlıların ve Arapların da yarım bıraktıkları kanal çalışmaları, Osmanlılar döneminde Yavuz Sultan Selim, II. Selim ve III. Mustafa’nın katkılarıyla sürdü. Napolyon Bonapart’ın 1798 seferinde bir kanal açarak iki denizi birleştirme isteği insanın düşünme gücünün resmedilmesindeki somut bir adım olur. Üstelik o dönemin kısıtlı imkanlara sahip mühendislerinin, Akdeniz ile Kızıldeniz arasındaki dokuz metrelik su seviye farkının böyle bir kanalın yapımını olanaksız kılacağını ileri sürmüş olmalarına karşın…










 


Firavunların hayalini 1881’de bir Japon şirketi gerçekleştirir ve Afrika’yı Asya’ya bağlayan bu bölgede Akdeniz’i Kızıldeniz‘ le buluşturan 161 km’lik Süveyş kanalı hayalden gerçeğe dönüşüverir. Bu kanalın açıldığını Eski Mısırlılar da görebilmiş olsalardı Sina’da bulunan ve tanrısal değer taşıdığına inanılan firuze taşına bir adım daha yaklaşmış olmaları onları ve firavunlarını kim bilir ne kadar mutlu kılacaktı…


Binlerce yıllık hayallerden gerçeğe dönüşen ve dünyanın en önemli suyolları arasında yer alan bu kanal bizi kucağına alıp Sina’nın gizemli topraklarına taşıyıverecek… Hiç de uzun sürmüyor doğrusu Süveyş seferimiz! Bir de bakmışız ki, kanalın altından geçip destansı Sina yarımadasına ulaşıvermişiz. Asırlar boyu pek çok gezgini bir kıtadan diğerine ulaştıran bu topraklar, Tanrı ile insanoğlu arasında gizemli bir köprü olmuş sanki.






Sina Çölü’nün, semavi dinlerin tarihini şekillendirdiği ve peygamberlerine ev sahipliği yaptığı yazar kutsal kitaplarda. Tanrının yanan çalıda Hz. Musa ile konuştuğu ve kendisine peygamberlik verdiği yer Sina’dır. Üstelik kırk yıl boyunca Sina Hz. Musa’ya ev sahipliği yapmıştır. Bir kahvenin kırk yıl hatırı varsa, Sina’nın hatırı olmaz mı hiç!


Hz. İsa henüz çocuk yaşlarındayken kıskanç Kral Herod’un gazabından kurtulmak için ailesiyle Sina’ya sığınır. İlk Hıristiyanlar, Romalılara karşı yarımadanın ıssız ve yüksek dağlarında saklanırlar. Dünyanın en eski Hıristiyan manastırı ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki İskenderiyeli Azize Katherina’nın Manastırı, Hz. Musa’nın 10 Emir’i aldığı yer olduğuna inanılan Sina Dağı’nın eteklerinde bulunuyor. Nesiller boyunca hac mekânı olan Sina Dağı’ndaki muhteşem Ortodoks manastırı, İmparator Justinianus tarafından yaptırılmış. Etrafı sarp kayalıklarla çevrili bir yere inşa edilmiş olması kiliseyi istilâlara karşı korumuş. Yine aynı manastırın tepesindeki camide bulunan kayıtlara göre, Hz Muhammed de bir dönem Sina’ya sığınmış ve bu manastırda kalmış.  Hz Muhammed bu rahiplerin Müslümanlar tarafından korunmaları konusunda bir ant bile hazırlamış. Sina’yı tinsel bir sembol haline getiren tarihin mirasçıları bu topraklarda birlikte yaşıyor, din, dil, ırk ve kültür ayrımı yapılmadan kutsal bir dağ olarak Sina’ya ortak saygı duyuyorlar.






Hz Musa’nın çölü geçtikten sonra Allah’ın emriyle yere vurduğu ve yerden on iki pınarın fışkırdığı Musa Pınarları da burada bulunuyor. Eski Ahid’e göre, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nı Kızıldeniz’i yararak karşıya geçirdiği, bir kuyunun içerisine Tanrının emriyle attığı dalla suyu tatlı suya çevirdiği yer de burası.






Bir başka durağımız ise Ras Sudr. Sudr, ismini sedir ağaçlarından alıyor. Ras “burun” demek.  Türkçe karşılığı “Sedir Burnu”. Kumsalındaki bembeyaz ve incecik kumu yanı sıra tertemiz deniziyle ilgi çekiyor. Beyaz kumun yansımasıyla deniz, turkuaz renginde. Bana burası bir türlü unutamadığım Karayiplerin o muhteşem denizini anımsatıyor nedense.




Yolumuz üstünde pek çok bedevi köyü bulunuyor. Bedevi, “çölde yaşayanlar” anlamına gelen “bedu” sözcüğünden geliyor. Bu çöllerde yaşam mücadelesi veren bedevilerin merkezi yönetimden destek gördüklerini söylemek hayli zor. Sina’ya bedeviler doğudan Arap yarımadasından gelmişler. Buna karşın, kendilerini “Mısır’ın gerçek halkı” ilan eden Nil sakinleri ise batıdan geliyorlar. Tarım kültürünü benimsemiş güçlü batılılar bu göçmen bedevilere pek güven duyamıyor anlaşılan.






Geçen yüzyıllar içerisinden bugüne 1970’lere geldiğimizde, 6 Gün Savaşı sonunda Sina’yı da egemenliğine alan İsrail, çölü bir vaha haline getirir ve bedevileri, kimliksiz, sınır tanımaz gezgin bir yaşam tarzı yerine maaşlı ve yerleşik hayata geçirmeye gayret gösterir. Daha sonra 1979 Camp David antlaşmasıyla İsrail, vaha haline getirdiği Sina’yı tekrar çölleştirilerek Mısır’a iade etmiş. 400 bin nüfusun çoğunu oluşturan bedevilerin hep düşman işbirlikçisi olarak görülmesi, bu toprakların polis ülkesi olmasına sebep olmuş.


Sina’nın kara köprüsü tarihi boyunca peygamberlere, hacılara, tüccarlara geçit olanağı sunmuş. Ancak bu köprüler gibi savaşlar da stratejik öneme sahipti. Dünyada yapılan ilk savaşlarda, savaş arabalarının üzerindeki firavunlar Persler, Yunanlılar, Romalılar, Müslüman Fatihler, Haçlılar, Osmanlılar ve İngilizler Sina’da ilerlemiş. Savaş arabalarının Sina’nın bu ince kumunda ilerlemiş olması beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.






Yol boyu pek çok polis kontrol noktasından geçiyoruz. Süveyş Kanalı boyunca yaptığımız yolculukta sörf cenneti El Tur’u da geride bırakıp Kızıldeniz’e ulaşıyoruz.







Sharm el Sheik’de geçirdiğimiz bir günün ardından sırada çöl keşfi var. (Size bu yazımda Sharm El Sheik den hiç bahsetmiyorum.) Pek yakında sadece bölgenin bu turizm cenneti ile ilgiili bir yazı yazmayı planlıyorum. Biraz turistik bulmakla birlikte bulunduğumuz coğrafyayı bir başka açıdan da gözlemlemek için planladığımız ve iki saat civarında sürecek motocross sayesinde; çölün ve kumun ne kadar bölgeye hâkim olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz.


Burada bir kez daha fark ediyoruz ki Mısır halkının yüzde onluk bir kısmı Kıpti. Kıptiler Mısırın eski halkı ve Hıristiyanlar. Kendilerinin eski Mısırlı olduklarını ve firavunun soyundan geldiklerini iddia ediyorlar. Kıptiler Yunan Kralı Konstantin zamanında sapkın ilan edilmiş. Ortodoks mezhebinden aforoz edilmiş olmalarına rağmen ülkede yedi milyon civarında bulunan Kıpti’nin özgürce ibadetlerini yapacakları çok sayıda Ortodoks kiliseleri bulunuyor.


Bölgeden ayrılmadan önce yapılması gerçekten zaruri bir şey de Kızıl Deniz’de şnorkel ile yüzmek, dalmak ve denizin altındaki güzellikleri görüntülemek. Kısa bir yolculuk sonrası Kızıl Deniz’deki resif ve mercan kayalarında şnorkel gezintisi ve sonrasında dalış yapacağız. Pasaport kontrolünün ardından dalış için tam donanımlı yatımızla Ras Muhammed Milli Parkı’ndan ayrılıp, Kızıldeniz’in en güzel mercan kayalıklarının olduğu bölgeye geliyor ve bu bölgeden geç saatlere kadar ayrılamıyoruz. Bölgede birkaç farklı sualtı ekosistem bulunduğunu gözlemliyoruz. Bu büyüleyici sular 1000’den fazla balık ve deniz hayvanı türüne ev sahipliği yapıyor. 






Milli parkta, ender rastlanan mangrov ormanı ve kuş türleri açışından verimli Sina kıyılarını koruma altına almıştır. Mangrov, gelgit sonucu oluşan haliçlerde, tuzlu bataklıklarda ve çamurlu kıyılarda oluşan bazı ağaç ve çalı türleri ve oluşturdukları ormanlar olarak karşımıza çıkıyor. 1983 yılında, koruma altına alınan ve 11 bin km. karelik büyük bir alanı kaplayan bu deniz parkının yalnızca yüzde 6’lık bir kısmında dalış yapılmasına izin veriliyor. Dalgıçlar için en popüler olan yerler ise bizim de dalış yaptığımız köpekbalığı ve yolanda resifleri. Mercan resifleri, özellikle deniz yelpazeleri ve kırmızı renkli yumuşak dokulu mercanlar, yaklaşık 800 metrelik bir duvar boyunca uzanıyor. Ayrıca, dalgıçların girebileceği küçük mağaralar da var. Burada, elinizle besleyeceğiniz ve sürü halinde gezinen küçük büyük renk renk balıklar, akıntının fazla olduğu yerlerde, büyük sürüler oluşturmuş. Barrakudalar, yarasa balıkları, Napolyon balıkları, görmek de mümkün. Bölgedeki bir başka deniz parkı ise bölgenin 20–30 km kuzeyinde bulunan Nebk Milli Parkı.


Denizin büyüleyici dünyasını geçici olarak bile olsa istemeyerek geride bırakıyor, yeni günün sabahında rotamızı Akabe Körfezi’ne çevirmek üzere hazırlıklarımıza başlıyoruz. Akabe Körfezi Kızıldeniz‘in kuzeyinde yer alıyor.İsrail‘ de Elat Körfezi adıyla da bilinen Akabe’nin, batısında Sina Yarımadası , doğusunda Suudi Arabistan , kuzeyinde ise İsrail ve Ürdün bulunuyor. Körfezin en geniş noktası 24 km. Güneyden kuzeye ise 160 kilometre. Körfez antik çağda ise Hançerin Ucu olarak anılıyor.






Bulunduğumuz bölgenin kuzeyine doğru çölde yapacağımız bu yolculukta 4×4’lerle yol alacağız. Bu yolculuğumuz esnasında Güney Sina’yı Kuzey Sina’ya bağlayan yolların tamamı güvenlik yolu olarak kabul edildiği ve turistlere kapalı olduğundan dolayı çölde yol alacağız. Dolayısıyla haritamızı katlayıp kaldırıyoruz. Uçsuz bucaksız çölde ilerlerken yol boyunca bedevi köylerinde “çölde mint ya da limon çayı” içerek ilerliyoruz. Güzergâhımızda yer yer akasyalar görüyor ve vahşi develeri gözlemliyoruz.  4×4’lerin artık yol alamadığı bir noktaya geldiğimizde araçlardan iniyor ve develerle yolculuğumuza devam ediyoruz. Akabe körfezinde bulunan ve dünyanın en önemli mercan resiflerine ve deniz altı bitki varlığına sahip Dahab’a varıyoruz.  65m. derinliğe ulaşan “Blue Hole” yani Mavi Delik burada bulunuyor. 40–50 km. ötemizde İsrail sınırı, körfezin karşı tarafında ise Suudi Arabistan sahillerini görüyoruz.







Gizemli ve büyüleyici Sina gezisinin sonuna geldim. Rotam beni tekrar Sina’ya getirecek olursa, Akdeniz sahillerinde batıdan doğuya doğru salınıp güneydeki bu çok etkileyici sahillere tekrar gelebilirim diye düşünüyorum. Neden olmasın?




Sevgili dostlar, gezilerin her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Gezgince yaşarken, hayatı çok hızlı koşmayın, rotanız her neresi olursa olsun, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi de asla unutmayın.  


Gezmek flört gibi, kalıp buraları sevebilirim. Ama en iyisi gitmek olsa gerek!  Daha görülecek o kadar çok yer var ki…


Hoşçakalın,


Necati Ekmekçioğlu

www.necati.ekmekcioglu.net

4 yorum

  • rome_o dedi ki:

    yazılarını özlemişisz. suveyş kanalını japonların yaptığını bilmezdim .mısır her gezginin görmesi gereken bir yer. ben çok kısa bir iş seyahati için gitmiştim tekrar gideceğim herhalde

  • NEŞE dedi ki:

    Şahane bir gezi olmuş,macera ve spor birlikte olunca ,üstüne de tarih eklenince çok güzel bir bileşim demek lazım..Bize “Ras Sudr” dan foto sunarsınız diye bekledim,turkuaz denizi görmek istedim,St.Catherina manastırını da çok merak ediyordum,birkaç fotosunu daha önce görmüştüm ama sizden okumak iyi oldu.Mısırdaki Kıpti=Kopt sanatı ilk hıristiyan örnekleri kapsıyor ve çok ciddi eserler var bu konuda ..Özellikle Konstantinopolis deki Bizans sarayına gönderdikleri kumaşları çok meşhur..Teşekkürler Necati Bey!

  • Zeynep dedi ki:

    Mısır’ın tarihi, insanlar açısından oldukça önemli ibretlerle dolu kesinlik gidip görmeyi çok isterim bu güzel ve bilgi dolu yazı için teşekkürler ayrıca söylemek isterim özlemişim yazılarınızı :)))

  • necatiekm dedi ki:

    Sevgili Gezginler Bu yazı Ankaralı Gezginlerin Mayıs ayında yayınlanan GEZGİN GÖZÜYLE MISIR VE ORTADOĞU isimli kitabında yer almakta…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*