ÖLÜMÜN VE YİTİK HAYATLARIN HÜZÜNLÜ KENTİ: VARANASİ

Yağmurlu bir havada ve 2 saat rötarlı olarak giriyoruz Hindistan’ın Varanasi tren istasyonuna. Tanrı Şiva’nın kenti Varanasi, Hindistan’ın en eski ve en kutsal kenti aynı zamanda. Bu nedenle Hindu hacılar günahlarından arınmak için ülkenin her yerinden buraya geliyor.

Hintlilerin Ganga dedikleri Ganj nehrinin hemen kenarında anıtsal binalar bulunuyor. Varanasi’nin en çok ilgi çeken yerleri, Hinduların kutsal banyolarını aldıkları Ghatlar, Ganj nehrinin yılın her döneminde yükselip alçalması olayına karşı nehre doğru inen basamaklar. Varanaside toplam yüze yakın Ghat yan yana sıralanmış durumda. Merkezi Ghatlarda her sabah ve her akşam binlerce kişinin katılımıyla ‘Ganga Aarti’ denilen Ganj’ı kutsama törenleri yapılıyor.

Varanasi, dünyanın en hüzünlü turistlerine ev sahipliği yapıyor aynı zamanda: Hindistan’ın her yerinden hasta, yaşlı, kendini ölüme yakın hisseden insanlar ölmek ve yakılarak Ganj’a karışmak üzere buraya geliyor. Hindistan’ın başka yerlerinde ölen kişiler de -eğer imkanları varsa- buraya getirilip, burada törenle yakılıyor ve külleri Ganj nehrine atılıyor. Böylece ruhlarının kurtuluşa ereceğine inanıyorlar.

Bir Hindu için Varanasi’de ölmek, ruhun tekrar tekrar dünyaya gelmesinden kurtulmasını sağlayan moksha’ya ulaşmasını sağlıyor.

Hava puslu. Yağmur ve is kokusu şehre bir kader gibi çökmüş. Sokaklarda, Ghatlar’da, dua ederek ölümünü bekleyen insanları görmek çok etkileyici. Ancak bugün diğer günlerden daha farklı olarak hüzne sevinç karışmış, çünkü bugün Holly bayramının son günü. Yani çılgın eğlence ve boya günü!

İstasyondan bindiğimiz bisikletli rikşalar bizi en büyük Ghat olan ‘Dasaswamedh Ghat’a götürecek. Ama bunun iyi bir fikir olmadığını çok çabuk anlıyoruz. İstasyondan başlayan rikşa yolculuğumuz kısa sürede hüsrana dönüşüyor: Yol boyu gözleri hariç, yüzleri dahil olmak üzere bütün bedenlerini bin bir renge boyamış insanlar, perişan üst başlarına bir de bolca boya yemiş; yemeye de devam ediyorlar. Çünkü bayramın özelliği kendini boyamaktan başka herkesin birbirine boyalar atması üzerine kurulu. Genç-yaşlı, zengin-fakir herkes birbirine yaramaz ve haylaz çocuklar gibi boya fırlatıyor.

Her yer kapalı, araçlar işlemiyor, bütün dükkanlar tatil. Ana caddelerde bile büyük kütükler yığılarak kocaman ateşler yakılmış. Herkes etrafında dans ederek birbirine boya atıyor. Adına ister çılgın parti de, isterse toplumsal histeri, burada “Tanrılar çıldırmış olmalı”.

Boyayla bitmiyor, hemen herkes ayakta duramayacak kadar sarhoş. Ama pek içki kullanmayan bir toplum Hindular, onun yerine marihuana yoğun olarak tüketiliyor, sarhoşlukları da bu uyuşturucu otlardan. Belki sarhoşluğun belki de bayram sevincini paylaşma isteğinin (!) etkisiyle yol boyunca bizi de boya yağmuruna tutuyorlar. Her yer saldırgan, sarhoş, deli gibi dans eden Hintlilerle dolu.

Saatin 12.15 olmasıyla birden bir hareketlenme oluyor, etrafta şimdiye dek sessizce bekleşen Hint polisi, ellerindeki uzun tahta sopalarla bu sarhoş güruhun arasına dalıp ‘Allah yarattı, o da bizim gibi insan evladı yahu’ demeden vurmaya, kalabalığı dağıtmaya başlıyor. Yüzleri gözleri, saçları başları, vücudunun her santimetrekaresi gökkuşağının bin bir rengiyle boyanmış elemanlar düşe yuvarlana uzaklaşıyor. Onlar için değil kuşkusuz ama bizim için oldukça eğlenceli sahneler.

Bir sandal kiralayıp Ganj’a açılıyoruz. İşte binlerce yıldır, milyarlarca insanın taptığı, insanlığın ve bereketin içinden doğduğuna inanılan Ganj’dayım !

Nehir kıyısı kalabalık… Bulanık bir çamur akıyor nehirde. Nasıl olmasın ki, Ganj kenarı yol boyu yıkananlar, yüzenlerle dolu. Bir yanda mandalarını, diğer yanda çamaşırlarını yıkayanlar… dişlerini fırçalayanlar… aynı anda üst başlarını temizleyenler… Şaşkınlık verici mi? Asıl şaşırtıcı olanı diğer Ghat’a yaklaşırken yaşıyoruz. Çünkü dumanların yükseldiği bu yer, bir ‘Burning Ghat’. Yani bir ölü yakılma bölgesi.

Sandaldan inip bu törenle
ri izlemeye geçiyoruz. Arka arkaya yanan 4-5 ceset var. Bir tanesinin hazırlıkları hemen önümüzde yapılıyor. Dev kütükler birbirlerine çapraz olarak ve arada açıklık kalacak şekilde yerleştirilmiş. Sonra üstlerine, yanlarına çeşitli büyüklükte odunlar, kuru dallar ve otlar konuyor. Kırmızı-sarı ipekten ince bir örtüye sarılı ceset, sedyeye benzer 2 uzun sırığın üstünde getirilip kalasların üstüne bırakılıyor ve üstüne bol miktarda sandal tozu serpiliyor. Bu toz kokuyu engelliyormuş. Gerçekten de hiç koku almıyoruz. Rüzgarın uçurduğu örtü bir an için açılıyor ve ölenin genç bir kız olduğunu görüyoruz. Zavallı. Ağzımızı bıçak açmıyor.

Şaşkınlıktan dona kalmış, sessiz, kırılganım. Dokunsalar ağlayacağım.

Az ilerdeki ateş ise nerdeyse köz halini almış. Odunların yanışı azaldıkça bu işle görevli kasttan kişiler, korları karıştırarak alevin büyümesini sağlıyorlar; bedenden geriye yanmamış hiç bir parça kalmaması için bu gerekliymiş. Ölü yakıcıların verdiği bilgiye göre kadınların bel ve kalça bölgelerindeki kemikler ile erkeklerin göğüs bölgesindeki kemikler en zor yanan bölgelermiş ve çoğu durumda odunlar yanıp bittikten sonra geriye kalan bu tür parçalar Ganj nehrine atılırmış.

İlgili kasttan bir görevli elindeki çubukla, köz haline gelmiş ateşi, işini daha iyi yapması için karıştırıyor. Külden başka, o koca kütüklerden ve ölüden iz yok. Sadece koca bir kül… Ateş zayıflar gibi olduğunda kütüklerin arasına bir toz serperek ateşi canlandırıyorlar.

Ölünün ateşini tutuşturma işi, cenazenin en büyük oğluna, eğer o yoksa bir yakınına ait. Bir kural olarak saçlarını kazıtarak beyazlar giyinen bu kişi, ölenin etrafında 3 kez (ben 2 saydım) dolaşıp kutsal tapınaktan aldığı ateşle otları alt taraftan tutuşturuyor. Daha sonrasında ise kenara çekilip sonuna kadar yanma törenini izliyor. Kadınların cenazeye yaklaşması iyi görülmüyor. Bu nedenle sadece uzaktan izleyebiliyorlar.

Bir insanın yanışını izlemek dehşet verici. İnsana, hayatın anlamını ve hiçliği düşündürüyor. Her şey anlamsızlaşıyor birdenbire. Anlatması çok zor. Çok etkileyici. İnsan kendisini çok yalnız, çok ufak, çok çaresiz hissediyor. Uzunca bir süre kalıyoruz orda. Herkes sus pus, dehşet içinde bu gerçek üstü töreni izliyor. Yerlilerin bunu ne kadar doğal gördüklerini anlamak, onlar için bunun hayatın ne kadar içinde, ne kadar olağan bir iş olduğunu görmek de büyük şaşkınlık veriyor insana. Şaşırtıcı. Çarpıcı.

Bu töreni fotoğraflamak çok ayıp ve günah olarak görülüyor, bu nedenle de yasak. Ama Holly Festivali nedeniyle başta turistler olmak üzere ortalıkta pek kimse yok, galiba olanlar da etrafı fark edemeyecek kadar sarhoş. Bu töreni kaçırmak istemiyorum. Her türlü riski göze alarak fotoğraf makineme tahmini bir kadraj yaparak gizlice bu törenleri fotoğraflamaya başlıyorum. (Sonradan baktığımda doğal olarak birçoğunun kullanılamaz olduğunu ama bir kısmının dehşet verici netlikte olduğunu görüyorum. )

4-5 fotoğraf çekiyorum çekmiyorum, her nerden çıktıysa ufacık esmer mi esmer bir Hintli kız çocuğu gelip tam önümde dikiliyor. Yaklaşık 5-6 yaşlarında, kısacık simsiyah saçları, kömür karası gözleri var. Durmadan, hem de ağız dolusu, 32 dişiyle birden gülüyor. Çok sevimlisin küçük kız, ama çekil önümden, şurada gizli saklı bir iş yapıyoruz. Kalkıp başka yere geçiyorum, sırıtarak peşimden geliyor gene haspa… Gülüyorum olmuyor, kızıyorum olmuyor, oyun oynuyor benle, sağa yanaşsam sağa yanaşıyor, sola gitsem hop o da sola. Ne yapsam çekilmiyor önümden bir türlü. O kadar tatlı bir şeysin ki, başka zaman olsa ben seni cimciklerim, öperim, yerimmm kız, ama şimdi bırak da şunu çekeyim. Yok, Allahın belası, gitmiyor.

Öyle garip ki, arkada bir insan yakılırken, önde bir çocuk gülüyor. Ve bu öyle çarpıcı ki, bütün her şeyi göze alıp makinemi gözüme dayıyor ve bu şaşkınlık verici kareyi fotoğraflayıveriyorum. Tutucu bir insan olduğum hiç söylenemez, ama serseme döndüm ben bu ülkede! Bu kadar çarpıcı bu kadar farklı inançlar, gelenekler, yaşayışlar nasıl bir araya gelebiliyor? Şu el kadar fırlama bebe bile beni şaşırtmayı başarıyor.

Yaklaşık 3 saat kadar süren yakma işleminden sonra geriye yarım kova kadar kül kalıyor, bu kül de görevlilerce süpürülerek Ganj nehrine atılıyor. Böylece bir ruh daha bedeninden bağını kopartmak ve ruhlar aleminde bağımsız kalmak şansına erişmiş oluyor.

Nice sonra ve itiraf etmeliyim oldukça zor bir şekilde ayrılıyoruz oradan. Hep derdim kendime, insan ancak bir su damlasıdır şu evrende, yolunu bulup akıp gitmeli o derede, yoksa bir hayal gibi buharlaşıp yok olursun. Bir büyük boşluk var gelip de içime oturan, adlandıramıyorum.

Merdivenleri tırmanıyoruz. Ghatlardaki ölü yakılma törenlerine bakan merdivenler üzerinde, bir insanın eğilerek zorlukla sığabileceği tek tarafı açık dua yerleri bulunuyor. Bir tür inziva odaları.

Bunlardan birinde bir kadın kendinden geçmiş, olduğu yerde sallanarak dua ediyor. Üstü başı perişan. Pis bir şalın örttüğü yüzü görünmüyor. Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen pis örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Öylesine genç ve güzel ki… Ancak gözlerinde, anlaşılmaz bir korku, endişe ve kaybolmuşluk var. Anlaşılan ruhsal bir travma sonucu çıldırmış ve burada, Varanasi’de kaybolup gitmiş. Kim bilir ne zamandır bu 1 metrekarelik yerde Şiva’nın Lingam’ı önünde dua ederek yaşayıp gidiyor.

Hindistan’da, Tanrı Şiva’nın erkeklik organı olan Lingam’a tapınmak oldukça yaygın ve son derece olağan karşılanıyor, birçok yerde Lingam’ı sembolize eden Tapınak bulunuyor. Belki günlerdir bir şey yememiş olan bu kızcağız da sadece önündeki sembolize Lingam’la yaşıyor. Saçları pislikten kütük gibi, haftalardır yıkanmamış olmalı. Çoluk çocuğun maskarası olmuş. Yitip gitmişlik mi, yoksa benliği ve evreni keşfetmişlik mi? Kaybolmuş mu, keşfetmiş mi?

Böyle çok batılı göze çarpıyor, aylarca, yıllarca aç bilaç buralarda kalan. Batıdaki doyumsuzluk, insani ilişkilerin zayıflığı, maddi dünyaya verilen aşırı önem, böylesi gençleri farklı arayışlarla buralara atıyor. Doyumsuzluk, inançsızlık, arayış… Hindistan, kendini fark ettirmeden sevdiriyor.

Eğer aranızdan birinin yolu Varanasi’ye düşerse, mutlaka Dasaswamedh Ghat’taki o dua odasında yaşayıp giden bu kadını bulsun isterim. Tabi hala yaşıyorsa…

İSMAİL RAGIP GEÇMEN

9 yorum

  • cherryblossomgirl dedi ki:

    merhaba, gu güzel yazı ve fotoğraflar için teşekkürler, site editörü olarak yazınızın daha okunaklı olması için font ve paragraf düzeltmeleri yaptım, bilginize. yeni yazılarınızı bekliyoruz.:)

  • gulliblecow dedi ki:

    resimlerde göremedim hani önüne geçip duran küçük kız nerde.çok merak ettim o cadıyı.gerçekten etkileyici bir gezi olmış:)

  • rome_o dedi ki:

    aramıza hoş geldin . yazını ve konusunu çok beğendim .bu hafta aslında hindistan turunda olacaktım ama grupta bana gerek kalmadı. varanasi hindistanda görmek istediğim yerlerin arasında birinci . gördüklerimden çok rahatsız olacağım ama tecrübe etmek istiyorum .

  • mugeyidogan dedi ki:

    dokunaklı bir yazı olmuş. Hindistan tüm gizemine rağmen bahsettiklerinizden ötürü bana çekici gelmiyor ne yazık ki. Giden bir arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla şehirler kokuyormuş. Gerçi onlar Agra,Jaipur ve Delhi’ ye gitmişlerdi. Halk sefalet içinde yaşıyormuş.

  • kikkoman dedi ki:

    İlginç bir deneyim olmuş

  • frommoon dedi ki:

    çok güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık. ölü yakma törenine ait gizlice çektiğiniz fotoğrafları da görmek isteriz.

  • NEŞE dedi ki:

    Anlatımınız da fotoğraflarınız da çarpıcı değil,sarsıcı..Gerçekten gerilerek okudum ve heyecanla fotolara ulaştım.Sizin yaşadıklarınızın ne kadarına dayanabilirdim bilemiyorum..

  • mugeyidogan dedi ki:

    Geçtiğimiz haftalarda, Hindistan’ dan ziyaretime gelen bir acente sahibi Varanasi’ nin Hindistan’ daki en pis ve kötü koşullara sahip şehir olduğunu ama her gidenin çok etkilenerek döndüğünü döylemişti. Bu yazıyı ve onun yorumunu düşünerek tekrar okuyunca ne demek istediğini daha iyi anladım.

  • ben varya ben dedi ki:

    En çok görmek isediğim yerlerdendir hindistan..ilginç gelenekleri beni ürkütsede hep içine çekiyor sanki.. iki büyük çelişki bir yanda ölü bir yanda diri…ama herşeye ramen görülmeli gibi, özlemim yazınızla bir kat daha arttı . akşam akşam güzel bir yazı okumuş oldum vesilenizle teşekkürler….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*