New York, New York








Kasım 2008’de yaptığım iki haftalık Amerika seyahatimin 2 günlük New York ayağına ait bölümüdür. Seyahatimizin ikinci gününde bize eşlik ederek, hızlı bir New York turu yapmamızı sağlayan Emirhan (Buzcularli) abimize teşekkür ederiz.


 


NEW YORK NEW YORK


   New York şehrinde oturan biri aynı eyalette oturan diğerine takılıyor ; “Esas New York burası, bak mektup bile gönderirken 2 kez yazıyorsun” J Hikayesi de şöyle; New York bir şehrin adı olduğu gibi aynı zamanda bu şehrin bağlı olduğu eyaletin de adı. Yani New York eyaleti içinde başka şehirler de var, bu yüzden şehir olan New York’ta oturan biri adres verirken 2 kez New York demek zorunda kalıyor, aşağıdaki otel ve restoran adreslerinin sonuna dikkat ederseniz bu yüzden New York, NY şeklinde geçer.  Tabi Frank Sinatra eminim bu nedenle söylememiştir “New York New York” diye J


 


İLK UZUN UÇUŞ DENEYİMİ


“Çantanızı siz mi hazırladınız, hazırladıktan sonra kimseye emanet ettiniz mi, bu çanta sizin mi, hem nereden bileceğiz siz aslında siz misiniz?” gibi soruların ardından acil çıkış kapısı önünde bulunan yerimi alıyorum, yanımda New York’ta yaşayan Türk bir doktor var, üzerimde de ilk kez yapacak olduğum bu uzun uçuşun tedirginliği. Koltuklar arasında bulunan mesafenin darlığından yol boyunca daralmamak için acil çıkış önünü bilerek seçtim, uzun uçuşlar için (her ne kadar bu yolculuklarda kullanılan uçaklar nispeten rahat olsa da) yine de bu koltuk şiddetle tavsiye olunur.


İlk iki saati sorunsuz geçiriyorum, sonrası ise biraz sıkıntılı. Pasta, börek, çörek, içki, yemek derken oldu sana 5 saat, akıl alır gibi değil, bir bu kadar daha uçmamız gerekecek varmak için, tam delilik..Yarım yamalak uykumdan uyandığım bir an uçağın bulunduğu yeri anlamaya çalışıyorum tavanda asılı ekrandan, uçak var ekranda ama hepsi o! Uçağın fonu tamamen mavi, okyanusu geçiyoruz, delilik ki ne delilik!! Uykuya devam.



Yol arkadaşım doktor uyandırıyor bir süre sonra dondurma servisi için, uçağın içi özellikle de kapı yanında oturduğum için bulunduğum yer zaten oldukça serin, üzerimde kazak, montumu bacaklarıma örtmüşüm, bir de fazladan battaniye almışım, elimde de dondurma, hadi bakalım, ne menem bir memleket Amerika!



Uçakta gördüğüm ve doktor tarafından tescil edilen Amerikalı ise neredeyse don atlet, onun da elinde bir dondurma (uluslar arası bir uçuşta ortam serinken yaz ayındaymış gibi giyinen biri varsa muhtemelen bir Amerikalıdır, hmm Rus da olabilir belki J ). Hosteslerle sohbet sırasında öğreniyorum ki, New York’a bugün senenin ilk karı yağmış, anlaşılan uçaktan inmemle iklim birden dönecek sonbahardan kışa, macera dolu Amerika!


Hava trafiği karışık olduğundan uzunca sayılacak bir süre New York üzerinde dönüyoruz, doktor da izah etmeye çalışıyor 5 farklı bölgeden oluşan New York’u, Manhattan adası, hemen yanında Bronx, karşısında Brooklyn ve Queens, uzaklarda biryerde de Staten Island.


 


 


CHECK IN & GO OUT


Uçağımız Amerika saatiyle 17:00 civarında iniyor J.F.Kennedy havaalanına,  kardeşim Semih (Süsleyen) ile buluşup, şehir merkezine kalacağımız otele gidiyoruz bir taksiyle (Hava alanı ve şehir arasındaki taksi ücreti $ 50 olarak sabitlenmiş durumda), nihayet Amerikan filmleri sayesinde hepimizin aşina olduğu taksinin içindeyim, şoförün fotoğrafının bulunduğu torpidoya asılı bir kimlik, arada gelen telsiz sesleri, benim için en ilginç olanı da şoför ile yolcuyu ayıran cam. Dilini anlamakta zorlandığım taksiciye ödemeyi isterseniz kredi kartıyla yapmak da mümkün anlaşılan.
Kalacağımız yer Central Park ile Columbus Avenue arasında bulunan Excelsior isimli restore edilmiş güzel bir eski otel (45 West, 81st Street, Upper West Side, New York, NY – 212 362 92 00). Hatırladığım kadarıyla 2 kişilik oda için geceliği    $ 120 idi, daha ucuz yer bulunabilir mi bilemiyorum ama  otelin konumunu da düşünecek olursak (Manhattan adasında, Metropolitan müzesine 20dk yürüme mesafesinde, sabah keyfi için Central Park yanı başında, metro istasyonuna çok yakın)  gayet makul bir fiyat olmalı, tabi bu fiyata kahvaltı dahil değil. Kayıt işlemlerini tamamlayıp, çantalarımızı bıraktıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz uykusuzluğumun 20. Saatinde.


Taksi içten görünüş

Otelden görünüş


 


AKŞAM YEMEĞİ İÇİN HOLLYWOOD’A..


Filmlerden aşina olduğumuz taksiler gibi, çok bildik hale gelen bir metro istasyonunda, bizdeki gıcır gıcır metro vagonlarının aksine, büyük demir kutulara benzeyen vagonları bekliyorum, önümde duran vagonun içine girmemle de ortam birden film setine dönüşüyor. Her şey o kadar tanıdık ki, kendini film setinde gibi hissetmemek imkansız, yanımızda duran iri yarı zenci adam, karşımda elinde kitabıyla oturan çekik gözlü kadın,  müzik dinleyen gençler, işten çıkmış düzgün giyimli insanlar, yaşlılar, moda dergilerinden fırlamış bir sarışın.

Ben kimim acaba?Al Pacino ?? Yok yok çok yaşlı olur J


Yazılı kaynaklara göre 170 farklı dil konuşuluyor bu şehirde, her ne kadar ortak dil İngilizce olsa da, toplam dil sayısından da anlaşılacağı üzere standart bir aksan bulmak zor, bu yüzden de özellikle zencilerin söylediklerini anlamak neredeyse imkansız. Şimdiye kadar yaptığım seyahatlerde hiçbir sıkıntı yaşamamış olmama rağmen, İngilizcemi sorgularken buluyorum kendimi, neyse ki Semih yanımda, bir süre sonra anlamaya çalışmaktan da vazgeçip tercüme işini tamamen Semih’e devrediyorum, yaşasın turist olmak J



Kardeşimin önerisine uyarak 9th Avenu’de bulunan PASTIS isimli Fransız restorana gidiyoruz (9th Avenue, New York, NY – 212 929 48 44). Yanıma fotoğraf makinesi almadığıma pişman olduğum anlardan biridir, Pastis’e girdiğim an. Beyoğlu’ndaki Pano Şarap Evi misali, bir kısım insan oturarak yemek yiyor, bir kısmı da ayakta takılıyor. İstanbul için “72 milletten insan var” derler, burada bunu söylemekten öte hissedebiliyorsunuz. Gelen herkes çok şık giyinmiş, bakımlı ve güzeller. Biz de ayakta bekliyoruz bir süre, oturacağımız masa boşalana kadar. En pahalı yemek Steak Frites $ 36, kızarmış patates $ 9, tavuk ve balıklı sandviçlerin ederi de $ 20. Şarap içmek isteyenler içinse, ortalama bir şişenin ederi $ 40 civarında. 
 

Akşam yemeği için tavsiye edebileceğim güzel bir restoran. Etrafımızdaki insanları izleyerek yediğimiz keyifli bir yemekten sonra atıyoruz kendimizi New York sokaklarına, niyetimiz hemen metroya binmeyip birkaç durak yürümek, kafamızda bereler, hava çok soğuk, uykusuzluk hat safhada. Önümden geçen beyaz bir limuzinle bir parça ayılıyorum, New York’ta taksi olarak limuzin seçeneği de mevcut, seyahatim sırasında muhtemelen 6-7 kez bu taksilerle karşılaştım.



Not : Amerika’ya özgü bir kelime midir bilemem ama bu seyahat sırasında öğrendim yeni bir şey de tuvaletin İngilizce karşılığının “Restroom” olarak da geçtiği. Rahatlamış olarak çıkıldığı için mi böyle bir kelime seçilmiş acaba
J


 


 Restoranın internetten bulduğum fotoğrafı


 


CENTRAL PARK, HAKİKATEN PARK MI?


Genellikle Amerika’dan Türkiye’ye yapılan dönüşlerde jetlag yaşandığını söylerler, gidişteki saat kayması ise nispeten daha kabul edilebilir şekildedir. Gecenin çok geç bir saatinde (ya da sabaha karşı) yatıp ertesi sabah güne devam etmek gibi. Bu yüzden ertesi sabah İstanbul’da uyanmış gibi zinde kalktım uykumdan.



Central Park, park olmanın ötesinde adeta bir orman, kaldığımız otele yürüme mesafesi 3-5dk. Kahvaltı öncesi yürüyüş yapıyoruz Semih ile, yanımızdan bisikletle gruplar halinde geçenler, paten yapanlar, köpekleriyle koşanlar. Çok mu erken kalkmıştık, yoksa herkesin spor yapmak için fazla fazla vakti mi vardı bilemiyorum ama her yaş grubundan insana rastlamak mümkün sabahın 10 unda. Park içinde duvarları camdan yapılmış, kahvaltı yapmak için güzel bir yer var fakat kapıda bekleyen garsonu görünce kahvaltıya çok para harcamayalım diyerek bir büfe seçiyoruz kendimize kahvaltı için. Kahvaltı sonrası otele dönüp üzerimizi değiştiriyoruz ve şehir merkezine inmek için metro istasyonuna yöneliyoruz, kimi zaman ellerimizde, kimi zaman ceplerimizde, genellikle de başımızda olan berelerle.


 









Central Park’tan insan manzaraları..Bakmayın öyle artis gibi durduğuma, aslında donuyorum 🙂


EMPIRE STATE BUILDING


Amerika’da her eyaletin bir de takma ismi var, örneğin Georgia için “Peach State” denir ve hatta eyaletteki tüm araç plakalarında şeftali amblemi görebilirsiniz. New York eyaletinin de ünvanı “Empire State” dir, yapımının tamamlandığı 1931 yılından, 1972 senesinde Dünya Ticaret Merkezi’nin yapımına kadar süren 40 yıl boyunca dünyanın en yüksek binası olan bu gökdelen de eyaletin isminden esinlenilerek Empire State Building adını almıştır. (Dünya Ticaret Merkezinin 11 Eylüldeki çöküşünden sonra günümüzde Amerika’nın olmasa da New York’un en yüksek binası)


“Biz bir bakıp çıkacaktık” olmuyor tabi, gökdelenin tepesine çıkıp inmek için de bir ödeme yapmak gerek, “Bir daha mı geliriz Amerika’ya” diyerek içinde Skyride turu da olan extra bir bilet alıyoruz ($ 47). “Zencilerin güzelleri de varmış, hem de dışarıda da rastlanabiliyormuş” diyorum asansör görevlisini gördüğümde, çünkü sokaktaki insanlar ve özellikle zenciler fazlasıyla iri yarı insanlar, bazıları boy konusundan fakir olsalar bile, enlemesine genişleme konusunda hiçbirinin eksiği yok maşallah J Binanın girişindeki duvarlarda, gökdelenin yapılışını anlatan yazılar, inşaat fotoğrafları var. Binada mevcut olduğu söylenen 73 asansörden ekspres olana binerek, direkt olarak 102.kata çıkıyoruz, bizdeki Kızkulesi ya da Galata Kulesi nevi bir seyir balkonunda dönerek ve dönerken de donarak New York’u tepeden izliyoruz. Güneş geliyor, güneş gözlüklerini tak, bak bu köşe de kış köşesi, rüzgar deli mi deli, bere biraz daha aşağı, eller cebe..(rivayet odur ki, kışın bazı günlerinde alt katlar seviyesinde yağmur yağarken binanın en üst noktasında kar yağdığı görülmüştür) J



Gökdelenler diyarı New York, yapıların tümü aşağı yukarı aynı büyüklükte olduğundan bir süre sonra alışıyor insanın gözü tepeden bu şehre, ta ki caddede yürürken başını kaldırıp yukarıya bakana dek. Uzaktan özgürlük anıtını görüyoruz (daha sonra karşı kıyıdan da göreceğim) nedense çok büyük canlandırmışım kafamda, birden gözümde o kadar ufaldı ki, bulunduğu adaya düzenlenen tekne turuna katılmaktan bile vazgeçtim “gördük buradan yeter” diyerek


Şehri tepeden izledikten sonra, bedelini ödemiş olduğumuz ve bizi New York üzerinde sanal bir tura davet eden Skyride cihazına biniyoruz. Şehrin tepeden helikopterle görüntüleri çekilmiş, siz bu çekimi yapan helikopterin yolcusu durumundasınız, arada sırada helikopter pilotunun sizle konuşmasını duyuyorsunuz, bu arada çekimlere heyecan katmak için ani dalışlar yükselişler mevcut, tabi tahmin edeceğiniz gibi oturduğunuz platform da bu hareketlerle senkronize olarak sağa sola yatıyor, ani duruşlar kalkışlar, vs..Bir ara da caddeye inip trafikte çılgınca gezen bir araba oluyorsunuz, üzerine gittiğiniz insanlar sizden köşe bucak kaçıyor. Atlanta’da yaşadığım 4D sinema keyfi kadar olmasa da, eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Bu arada şehri havadan gördüğümde bir kez daha fark ettim ki, Central Park, park değil bildiğiniz orman, hem de şehrin tam kalbine yerleştirilmiş, büyük güzel bir orman


 

Empire State binası, seyir terasından manzaralar

Uzaklarda özgürlük heykeli



Semih & Melih Süsleyen, Empire State binasının tepesinde..



STARBUCKS OLMUŞ SIRADAN, NEW YORK SOKAKLARINDA…AMERİKAAA


Etler plastik miydi Mazhar Alanson’un söylediği gibi bilmem ama Starbucks restoranları çay ocağı muamelesi gören sıradan yerler New York’ta, bizdeki gibi “Abi Starbucks’a gittik işte, ortam güzel ben seviyorum” durumu söz konusu değil, balkabağı aromalı (Türkiye’de bildiğim kadarıyla halen yok) kahvelerimizi kaptığımız gibi New York sokaklarını turlamaya devam ediyoruz.


Birleşmiş milletler binası, Times meydanı, bulvarlar (meşhur Fifth Avenue), dükkanlar, hediyelik eşya alışverişi, filmlerden aşina olduğum tren garı ve gün bitmeye yakın müzikal zamanı


Hava kararıp müzikal için vakit geçirirken turlamaya devam ettik Broadway caddelerini, yeniden ışıl ışıl Times meydanını.


Not : Empire State, eyaletin ismini verdiği gökdelende bile hediyelik eşyalar Çin malı, sanırım Amerikalıları rahatlatacak tek şey dizaynın Amerika’ya ait olduğunu gösteren yazı, ama sonuçta Made In China J



5m2 büyüklüğünde Starbucks dükkanı 🙂

Kabak aromalı kahvemi içerken

Meşhuuuur Times Meydanı



Tren istasyonu



YOUNG FRANKESTEIN


Buralara kadar gelmişken Broadway’de müzikal izlemeden dönmek olmaz dedim, kardeşi de ikna edip aldım müzikal biletlerini. Aynı dönemde oynayan müzikallerden “Young Frankenstein” adlı oyunu seçtik. En ucuz bloktan biletimizi adam başı $ 62 karşılığında aldık. Seyirciler yine olabildiğince şık giyinmiş, adetten midir bilinmez insanların bir kısmı birer şişe şarap alıp girdiler gösteriye. “Show Business” denen olay tam da bu olsa gerek. Türkiye’de izlediğimiz müzikallerin buradakilerle uzaktan yakından alakası olmadığını söylesem yanılmış olmam herhalde. Sahne tasarımı mükemmel, ses ve ışık gösterileri keza aynı şekilde, bunun dışında şarkı söyleyen oyuncuların sesleri de muhtemelen bir oyuncu için gelinecek son nokta. Kulaklarınızı kapatıp oyunu izleseniz bile çok keyif alacağınızdan eminim, bu yüzden İngilizcem yeterli değil müzikalde ne anlarım demeyin, gidin derim. Birkaç kez fotoğraf çekmeye niyetlendim, birinde görevliye yakalanınca tekrar cesaret edemedim, keşke uyarıları duymayıp bir kare fotoğraf çekseymişim L



Not : Yanlış metroya binip şehir merkezinden uzaklaştığımızda insan profilinin değiştiğini ve tedirgin olup ilk durakta inerek geri döndüğümüzü hatırlıyorum. En azından yanlış yöne gittiğinizi bilecek durumda olmak (belki bir haritayla), merkezden çok da uzaklaşmamak iyi olabilir. Bunun dışında Harlem bölgesinin de güvenli olmadığı söylenirdi, ne kadar doğru bilemem ama..



Müzikal öncesi sokakları turlamaya devam.. 



Buluşma noktalarından biri olan Mc Donald’s restoranı ve New York polisi

Hilton Theatre’de “Young Frankenstein” Müzikali..

Müzikal arasında insan manzaraları, şarap satışına devam..


HIZLANDIRILMIŞ PAKET TUR, CHINA TOWN – LITTLE ITALY – BROOKLYN KÖPRÜSÜ


Son gün Semih uyurken yalnız çıkıyorum kahvaltı öncesi Central Parka, manzara yine aynı, etrafta spor yapan insanlar, çimlerde başıboş dolaşan sincaplar, bere kafamda fotoğraf çektiğim parlak bir sabah.








New York’ta yaşayan Emirhan abiyle buluşup kahvaltıya gidiyoruz Turkish Kitchen’a (386 Third Ave.New York, NY – 212 679 66 33). Bu restoran hafta sonları biri sabah diğeri öğlen olmak üzere günde iki sefer kahvaltı veriyor, önceden rezervasyon yaptırmak gerek. Birkaç gün sonra Türkiye’ye dönecekken Türk mutfağından seçkilerin de bulunduğu bir restoranda kahvaltı etmek anlamlı gelir mi bilemem ama kendi damak tadını arayanlar ve güzel bir restoranda güne başlamak isteyenler için birebir.


Kahvaltı sonrası Brooklyn’e gidiyoruz, meşhur köprünün üzerinde kameralar var ve fotoğraf çemenin yasak olduğunu gösteren tabelalar. Önceki senelerde köprü üzerinde yapılan bir saldırı sonrası bu tedbirler getirilmiş, gerçi ben bu yasağı fotoğraf çektikten sonra öğrendim ama neyse ki bir şey olmadı J



Emirhan abi sağolsun bir yandan, New York’un son 30 sene içine değişen çehresini, sokağa çıkmanın tehlikeli olduğu dönemleri ve efsanevi belediye başkanı tarafından güvenliğin sağlanmasını anlatırken, bir yandan da hızlı bir New York turu yaptırdı arabayla.


Meşhur New York taksisi


 Lıttle Italy denen İtalyan mahallesi ile China Town denen Çin mahallesi iç içe geçmiş durumda. Eskiden Little Italy denen bölge daha büyükmüş, Çin mahallesi o kadar büyümüş ki şimdilerde arada ufacık bir bölge olarak kalmış. Çin mahallesine geldiğiniz zaman restoranların tipleri, kapılarındaki yazıların Çinceye dönmesinin dışında enteresan bir şekilde sokaktaki insan sayısı da artıyor, Çin’i her bakımdan kopyalamış bir mahalle olduğunu söylemek yanlış olmaz J


Üç beş Çinli toplanmış..

İtalyan mahallesinde bir cafe önü


Yine filmlerden tanıdık adliye sarayı

Geniş caddeler, yüksek binalar..


Günü Brooklyn köprüsüne bakan South Street Seaport’ta noktalıyoruz, iskele üzerinde yeni evlenen Japon (ya da Çinli) bir çift. Bizde nikah salonundan çıkıp (nasıl bir zevkse) Dolmabahçe sarayının yanındaki çay bahçesine gitmek misali, Amerika’da da mekan Wallstreet yakınlarındaki bu liman olsa gerek J Artık ufak ufak karnımızı doyurup, Atlanta’ya doğru yola çıkma vakti.


Wallstreet’teki meşhur boğa heykeli

Brooklyn Köprüsü



Emirhan abi ile Brooklyn köprüsü önünde

Allah bir yastıkta kocatsın :))


ALİ BABA’NIN BİR ÇİFTLİĞİ VAR


Atlanta’da bulunan arkadaşların döner siparişlerini almak üzere Ali Baba isimli restorana gidiyoruz son olarak, içeride Türk müziği çalıyor, bizden başka Türk müşteri yok. Kardeşim dönerinin güzel olduğunu söylüyor ve döner siparişi veriyoruz. Birer porsiyon orada yemek, birer porsiyon da Atlanta’ya götürmek üzere. Şimdi niye eyaletten eyalete döner taşıyoruz? Atlanta’da da döner bulunuyormuş fakat bizim dönerler gibi olmuyormuş J, Ali Baba’nın döneri, Türkiye’dekine tadı en yakın olanı. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, günün birinde New York’tan Atlanta’ya uçakta döner taşıyacağım, arada bir “acaba kokmuş mudur” tedirginliğiyle sağa sola bakacağım. Semih’e dediğim gibi iki gün önce de bu yemekleri yiyordum, 10 küsur saat uçtum geldim, dil değişti, kültür değişti, kıta değişti ama belki de değişen bir şey yok, yine döner yine pilav, macera dolu Amerika J


 


NETİCE OLARAK


Öncelikle seyahati yaptığınız yaşa bağlı olarak (belli bir yaşın üzerindeki insanlar için gökdelenler yerine geniş yeşillikler daha cazip olabilir), ikincisi de aynı yaş grubundaki insanlar için zevk meselesi olarak New York çok da sevilebilir, zorla da gidilen bir şehir olabilir. Bu kadar uzun yazmamın sebebi farklı ve aynı yaşlardan konuştuğum kişilerin fikirlerinin tamamen birbirinin zıddı olması. Bana sorarsanız New York kesinlikle bir kez daha görmek istediğim bir şehir, Central Park’ta sabah yürüyüşü, cetvelle çizilmiş gibi tasarlanmış sokaklarda kaybolmadan dolaşabilme rahatlığı ve Broadway’de izlenecek bir müzikal. (bu müzikal konusunda ısrarcıyım, hiçbir şey yapmasanız da yolunuz olur da New York’a düşerse kesinlikle bir müzikal izlemeden dönmeyin)

5 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Gezi yazısı böyle olur diyorum…Hem gerçekler,hem kişisel gözlemler ,hem de fotolar birlikte “güzel yazı” dedirtiyor..Ellerinize sağlık,teşekkürler..

  • msusleyen dedi ki:

    Diğer yazılarıma göre nispeten kısa olmasına rağmen sanırım yine de keyifle okunuyor, ilginiz için teşekkür ederim

  • Zeynep dedi ki:

    kesinlik keyifle okunduğunun söyleyebilirim fotoğraflarınızı gelince herbiri birbirinde güzeller ellerinize sağlık

  • msusleyen dedi ki:

    İlginiz için teşekkür ederim. Aslında fotoğraf tonlarıyla oynanıp daha iyi hale getirilebilirdi ama teknik bir aksaklık yüzünden makinadan çıktığı şekliyle paylaşmak zorunda kaldım :))

  • elpida dedi ki:

    Eline sağlık, çok güzel ve detaylı bir yazı olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*