Ne işim var Elbasan’da?

Tıkanık bir burun ve dolu bir genizle uyandım. Nasıl
beceriyorum bunu? Her seyahatte nasıl nezle oluyorum? Cevabı açık: kendime
bakmayı beceremiyorum. Neyse ki tedarikli geziyorum hep, yanımda bir sürü ilaç
bulunduruyorum, ama bir kere hasta olduktan sonra ne o ilaçlar işe yarıyor ne
de bende keyif kalıyor. Elbasan’a gitmeyi planladığım pazar sabahına işte böyle
moralsiz başladım.

Kahvaltının ardından Elbasan’a giden minibüslerin kalktığı
Rruga Elbasanit’e yollandım. Çok fazla aramama gerek kalmadı, muavinler yolun
karşısındaki minibüslerden birine bindirdiler. Çok fazla beklemeden minibüs
doldu ve yola çıktık. Şehir dışına çıkınca yol kıvrılmaya ve rakım yükselmeye
başladı. Dağların yamacındaki ormanlardan, dik uçurumların kenarlarından
geçiyorduk. Solumuzda sıra sıra dağlar uzanıyordu. Daha önce okuduğum
yorumlarda bu yolun çok virajlı, çok kötü olduğu söyleniyor ve uzun yoldan
gidilmesi tavsiye ediliyordu. Ancak bu kesinlikle bir kayıp olurdu. Yol
virajlıydı ama bu manzaraya değerdi doğrusu.


Elbasan yolunda
Arnavutluk’un hırçın doğasına bir miktar tanık olunabilir.

Elbasan, Arnavutluk’un 3. büyük şehri olarak geçiyor. Şehir
oldukça eski olmakla birlikte, Fatih Sultan Mehmet’in 1466’daki seferi
sırasında şehrin kimliği daha belirginleşmiş. Kruja’yı fethedemeyen Fatih
burada konaklamış ve buraya “İl-basan” ismini vermiş. Büyük bir kalenin inşa
ettirilmesinin ardından Osmanlı’nın sancağı haline gelmiş. Bu dönemde doğal
olarak şehir gelişmiş ve Arnavutluk’ta İslam’ın merkezlerinden biri haline
gelmiş. Ancak pek çok kilise de inşa edilmiş. Sonuçta Elbasan’da kozmopolit bir
yapı oluşmuş. 2. Dünya Savaşı sırasında şehir bayağı tahrip edilmiş, sonrasında
ise komünizmin idealleri doğrultusunda bir endüstri şehri haline gelmiş.

Yaklaşık 45 dakika süren yolculuğun sonunda çıktığımız
tepelerden aşağı inerken, endüstrileşmenin ve komünizmin kalıntıları devasa
fabrikalar olarak karşımızda belirdi. Neredeyse ovayı kaplayan şehrin
kıyısında, kahverengi, paslı, metalik endüstri tesisleri göğe yükselen
bacalarıyla, masif yapılarıyla post-apokaliptik bir filmin dekorunu
andırıyordu. Sanki tesislerin çoğu da atıl vaziyette duruyordu. Bir an
Tiran’daki Güzel Sanatlar Müzesi’nin Komünizm salonundaki tabloları hatırladım.
Enver Hoca’nın idealize ettiği sanayileşmenin eskimiş, pas tutmuş bir
canlandırmasıydı sanki karşımdaki manzara.

Elbasan’a girerken
endüstriyel binaların kirli görüntüsü karşılıyor bizi.

Minibüs şehre girip çarşı meydanı gibi bir yerde durdu.
Kaleye gidecektim ben deyince, yolculardan biri ileriyi işaret etti ama
gösterdiği yerde kale filan görmüyordum. Daldım çarşının içine ben de. İşin
fenası bu sefer elimde harita da yoktu. Sadece uydu haritasından aklımda
kalanlar vardı. Sağa sola bakınırken beni İtalyan zanneden bir esnafa kaleyi
sordum, o da tam aksi yönü işaret etti. Biraz ilerleyince geniş bir caddenin
üzerindeki Elbasan Kalesi’nin
surlarını gördüm. Fatih’in inşa ettirdiği surlar ayaktaydı ama çevresindeki
hendek doldurulup çimenle kaplanmıştı. Eski Elbasan bu surların içerisindeydi. Saat Kulesi ise restorasyonda olduğu
için baştan aşağı koyu renk bir brandayla kaplanmıştı. İçini görmek mümkün
değildi. Surların önündeki bir panoda şehir planı dikkatimi çekti. Faydalı olur
diye hemen fotoğrafladım. Nitekim gezim boyunca bana yön bulmada yardımcı
olacak tek kaynak bu resim oldu. 

Elbasan Kalesi, kentin
eski mahallelerini çepeçevre sarıyor.

Yolun diğer tarafından turist bürosu gözüme çarptı. Belki
bir harita bulurum diye o tarafa seğirttim ama maalesef kapalıydı. Turist
bürosunun biraz ilerisinde bir arkeolojik kazı alanı vardı. Yolun kenarında
eski bir bazilika ve bedesten kalıntılarına ait bir kazıydı bu. Fazla
oyalanmadan kalenin kapısından geçip eski mahalleye girdim. Eski mahalleyi ben
yakıştırdım, aslında binaların çoğu betonarmeydi. Eskiye dair fazla bir şey yok
gibi görünüyordu. Kale deyince ben İşkodra ya da Berat’taki gibi bir kale hayal
etmiştim gelmeden önce. Burası dörtgen bir sur yapısının içinde iki-üç katlı,
bahçeli evlerin olduğu sıradan bir mahalleydi. 

Dar ve sessiz sokaklarda yürümeye başladım. Kale içi
labirenti andırıyordu ama neyse ki fazla geniş değildi. Kale içindeki
görülebilecek nadir yapılardan biri olan Sultan
Camii
’ni (Xhamia Mbretërore) buldum. Girişteki bir tabelada 1492 yılında
yapıldığı ve 2. Beyazıd’ın yaptırdığı diğer sultan camilerine benzerliği olduğu
yazıyordu. 1967’de kapatılan cami, 1990’da yeniden ibadete açılmıştı. Ben
caminin bahçesine girdiğimde birkaç işçi yeni bir minare inşa etmek için
çalışıyorlardı. Minareye ne olduğunu sorunca, ustalardan birinin verdiği cevap
durumu gayet net özetledi: “Enver Hoca, kaput!” İçine şöyle bir göz attığımda
herhangi bir mahalle camisinden daha özellikli olmadığını gördüm. Muhtemelen
orijinal halinden bugüne pek bir şey kalmamıştı.

Camiden çıkıp bu kez de biraz ilerideki Azize Meryem Ortodoks Kilisesi’ne (Kisha Shen Mëria) girdim. Burası
biraz daha iyi durumdaydı. Taş sütunlu bir revaktan girilen kilisede, altın
varaklı, bol işlemeli bir ikonastasis vardı. Şöyle bir turlayıp buradan da
ayrıldım. Sokak aralarında biraz dolanarak kalenin yan kapılarından birinden
ana caddeye çıktım. 

Kale içinde eski bir
Osmanlı mahallesi bulmayı bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir.

Tekrar çarşıya döndüğümde pazarın kurulmuş olduğunu gördüm.
Giyim kuşam, sebze meyve, açık tütün ve enva-i çeşit eşyanın sergilendiği
tezgahların kapladığı sokaklardan geçerek tipik Balkan mimarisine sahip bir
binadaki Etnografya Müzesi’ne (Muzeu
Etnografik) geldim. Ancak ne talihsizliktir ki müze kapalıydı. Genelde müzeler
pazartesi günleri kapalı olur ama Elbasan gibi bir yerde, pazar günü kimsenin
müzeyi ziyaret etmeyeceğini hükmetmiş olmalılar. 

Ben de merkezin biraz kenarında kalan Nazireshe Camii’ni
aramaya karar verdim. Fotoğrafını çektiğim haritaya göre cami, şehrin biraz
daha aşağı kısmında kalıyordu. Sokaklarda ilerlerken sadece merkezde değil, neredeyse
bütün ana caddelerde işportacıların tezgahlarını kurduklarını gördüm. Herkes,
özellikle de kadınlar pazar sabahı tezgahların önünü doldurmuşlardı. İyice
merkezden uzaklaşınca, önünde erkeklerin toplandığı kahvehane gibi bir yere
yanaşıp camiyi sordum. Adamlar cami deyince gülüştüler. Çok mu abes bir şey
sordum derken adamlara dikkatlice bakınca ellerinde bahis kuponları olduğunu,
mekanın da bir tür bahis salonu gibi bir yer olduğunu fark ettim. Mekanın
çalışanı olan bir adam bana yardım etmeye çalıştı ama görünüşe bakılırsa pek
bilgili değildi, üstelik İngilizce de bilmiyordu. Kaldırımda oturan, pek de
sağlam ayakkabıya benzemeyen bir kadınla bir erkeğe beni camiye götürmelerini
söyledi. Ben gerek yok dedim, oturan adam da bağıra çağıra bir şeyler söyledi.
Zaten tanımadığım insanların peşine takılıp gitmeye niyetim yoktu. Sonunda
yardımcı olmaya çalışan adam “İtalyanca biliyor musun” diye sorunca “si, si,
sen anlat ben anlarım” dedim. “Destra, sinistra” bir şeyler söyledi, fazla
uzatmadan teşekkür edip ayrıldım.

Nazireshe Camii
ibadete açık olmasına rağmen oldukça harap görünüyor.
 

Gerçekten de adamın dediği gibi sağ, sol yapınca, biraz da
haritanın yardımıyla Nazireshe Camii’ni
(Xhamie Nazireshë) komünist dönemden kaldığı her halinden belli büyük ve
bakımsız apartman bloklarının yanında buldum. 17. yüzyıldan kalma cami, tepesi
yıkık minaresiyle, kiremitlerinin arasından fırlamış otlarla söylenenin aksine
hiç de restorasyon görmüşe benzemiyordu. Sanki üstüne yıkılacakmış gibi duran
yanındaki tuhaf apartmanın baskısı altında ezik bir görüntüsü vardı caminin.
Buralarda pek yaygın olmayan bir şekilde bir kadının adı verilmişti. Daha
zarif, daha bakımlı bir cami beklerdim. Üstüne üstlük buranın da kapısı
kapalıydı. Bahçesine bile giremedim. Elbasan benim için tam bir hayal
kırıklığına dönüşüyordu. Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’nın
doğduğu şehir olan Elbasan’da daha görkemli yapılar bulmayı bekliyordum.

Fazla vakit kaybetmeden gerisin geri şehir merkezine döndüm.
Bu arada Tiran’a giden minibüslerin kalktığı yeri de buldum ancak şehirden
ayrılmadan önce yapmam gereken bir şey daha vardı. Hatta buraya gelişimin en
önemli sebebi buydu: Elbasan tava yemek! 

O gün Elbasan’ın
neredeyse tüm sokakları pazar yerine dönmüştü.

Elimde doğru dürüst bir rehber olmadığı için düzgün lokanta
neresidir bilmiyordum. Qemal Stafa Bulvarı’na çıkan sokak üzerinde 16.
yüzyıldan kalma Osmanlı hamamı vardı. Şimdi bar ya da gece kulübü gibi bir yere
dönüştürülmüştü. Pek gözüm tutmadı. Tekrar kalenin önüne çıktığımda turist
bürosunun açılmış olduğu gördüm. Ne yazık ki içeride benim işime yarar bir
harita ya da düzgün bir broşür yoktu. Daha doğrusu olana da para vermek
istemedim çünkü zaten göreceğimi görmüştüm. Görevli kıza elbasan tava
yiyebileceğim neresi olduğunu sordum. Kalenin yan sokağındaki, surlara bitişik
Real Skarpis Lokantası’nı tavsiye etti. 

Lokantayı bulmak zor olmadı, ancak görünüşe göre fazlasıyla
lüks bir yerdi. Teras kısmında birkaç kişi oturuyordu ama yemek yemiyorlardı.
Lokanta kısmı ise bomboştu ve kimsenin benimle ilgilendiği yoktu. Ben de başka
bir yer bakmak için tekrar çarşının içine döndüm. Çarşı içindeki açık bir
lokanta davetkar görünmüyordu. Daha önce önünden geçerken kalabalık olduğunu
gördüğüm pastaneye girdim, ama garson yemek olmadığını söyledi. Ben de sonunda
pes edip çarşı içindeki lokantaya döndüm. İçeride pek kimse yoktu ama en
azından pahalı bir yere benzemiyordu. Ayağındaki terlikleri fırs fırs sürüyerek
yanıma gelen genç garson, müşteri geldiğine pek memnun olmuşa benzemiyordu.
Elbasan tava var mı diye sorunca, bezgin bir şekilde yoğurtlu tava var dedi.
Sanırım aynı şeyden bahsediyorduk. “Olur” deyip kenardaki bir masaya oturdum.
Bir şişe de su söyledim ama garson – muhtemelen lokantanın sahibini oğlu,
yeğeni filandı – açık bir bardak su getirince kapalı şişe istediğimi belirttim.
Anlaşılan çok külfetli bir iş istemiştim. Bardağı geri götürüp yine fırs fırs
lokantadan çıkıp bir yerlerden şişe su bulup getirdi. Az sonra güveç içinde,
üstü bol yağlı Elbasan tava olduğunu umduğum yemek geldi. Kızarmış yoğurt ve
yağ tabakasının altında irice bir parça et vardı. Lezzeti fena değildi, geçen
akşamki fergese kadar ağır da gelmemişti. Afiyetle yiyordum, ta ki henüz
dokunmadığım kısımda benden önce yemeğimin tadına bakma gafletine düşmüş küçük bir
böceği fark edinceye kadar. Ne yapabilirdim ki? Bezgin garsona laf anlatmanın
imkanı yoktu, yarıladığım yemeği geri gönderecek de değildim. Kaşığımla o kısmı
böcekle beraber kenara ayırıp yemeğe devam ettim. Böceğe rağmen hesap uygun
geldi (400 Lek).

Elbasan tavanın
memleketinde hayal kırıklığı! Görüntü idare eder ama sürprizler çıkabilir.
 

Göreceğimi görüp, yiyeceğimi yedikten sonra fazla
oyalanmadan furgon durağına gittim ve kalkan ilk furgonla Elbasan’ı terk ettim.
Araç paslı, kirli endüstri tesislerini geride bırakıp, kıvrıla kıvrıla dağa
tırmanırken renksiz ve ruhsuz bulduğum Elbasan gezisinin Arnavutluk
seyahatindeki en gereksiz rotalardan biri olduğunu düşünüyordum. Tek avuntum
yol boyunca seyrettiğim dağ manzaralarıydı.

Not: Arnavutluk seyahatimin tamamını blogumdaki “Kafası Karışık Kartalın Yuvası, Arnavutluk” adlı yazımda okuyabilirsiniz.
http://sinanbali.blogspot.com/2012/12/kafasi-karisik-kartalin-yuvasi.html

3 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Nazireshe camiinde girişte sökülüp kaldırılan üçgen alınlıklı bir son cemaat yerinin varlığı ne kadar belirgin…Kasaba genel görünümü ile bakımsız bir havada ,yanılıyormuyum Sinan? Teşekkürler..

  • bora arasan dedi ki:

    Halbuki ana yoldan bakarken kahverengi levhaları ile oldukça albenisi vardır şehrin…

  • Corto_Turco dedi ki:

    Son cemaat yeri konusunda haklısınız. Ben de siz söyleyince fark ettim. Elbasan’a kasaba demek doğru mu bilemiyorum. Arnavutluk’un 3. büyük şehri. Aslında alan olarak bayağı da büyük ama görüntü itibariyle kasabayı andırıyor. Belki daha düzgün kısımları da vardır ama ben görmedim. İşkodra’daki restorasyon çalışmaları buraya uğramamış ki restore edilecek pek bir şey de kalmamış.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*