Muz(un) Cumhuriyetine Giris: Uganda ( 1)

Minibüs asfaltın bittiği yere kadar gidiyor, sürücü toprak yolun hemen başındaki binayı gösterip “Gümrük” diyor. Ruanda-Uganda sınırındayım. Ruanda gümrük binasına giriyorum, içeride kimse yok. Dışarıya çıkıyorum. Binanın yanında sundurmanın altında sohbet eden gruba pasaportumu uzaktan gösteriyorum.

İki kişi kalkıyor, ayaklarını sürüyerek  arkamdan  geliyorlar. Öğle keyiflerini bozmaya değecek bir şey aradıkları için olsa gerek, çıkış  işlemlerimi uzattıkça uzatıyorlar. Pasaportun incelenmedik sayfası kalmıyor, ahret sorularına başlıyor. Soracak soruları kalmayınca yine baştan başlıyorlar. Bende onlarda aynı cevaplardan sıkılıyoruz, sonunda çıkış damgasını basıyorlar. Bitişik binadaki Uganda gümrüğüne giriyorum. İşlemleri hızla hallediyorlar, vizemi kapıda alıyorum. Artık Uganda’dayım.


Sınıra en yakın kasaba 20 kilometre mesafede. Gümrük sahasında, şoförleri ağacın altında uyuklayan iki dökük araba dışında, araç yok. Yanlarına gidip ücretlerini soruyorum. Birisi yerinden bile kalkmıyor, mayışmış. Diğerinin ilk söylediği fiyatın yarısına anlaşıyoruz. Ruanda’nın düzgün asfalt yolları arkamızda, Uganda’nın yamru yumru toprak yolları önümüzde yola çıkıyoruz. Amortisörleri ruhunu çoktan teslim etmiş olan arabada çukurlardan geçerken iki kez kafamı tavana vurduktan sonra koltuğa iyice gömülüyorum. Meğer şoförler demin sıcaktan değil bu yolda tavana kafa atmaktan mayışıyorlarmış. Yarım saatten biraz uzun bir sürede Kisoro şehrine varıyoruz. Kisoro, ana caddesinin üzerinde beş-altı küçük  bakkal dükkanı dışında ilgi çekici bir özelliği olmayan bir sınır şehri.


Otobüs terminalinde sadece bir minibüs var. Günde sadece bir otobüs seferi varmış, onu da kaçırmışım. 14 kişilik oturma yeri olan arabaya 22 kişi binip yola çıkıyoruz. Kapıya yakın oturan herkesin kucağında başka bir yolcu daha oturuyor. Kimseden ne bir ses, ne bir itiraz. Yol gerçekten çok kötü. Birinin bu sırrı şoföre söylemesi şart çünkü hiç haberi yokmuş gibi. Çukurlarla dolu yolda otoyolda gibiymiş gibi sürüyor. Bu sadece bana ters geliyor, yine kimsede ses yok. Araba hoplayıp zıpladıkça kucaktakilerin kafası ilk önce tavana çarpıyor, oradan aldıkları hızla kucağına oturdukları insanların bacaklarını pastırmaya çeviriyorlar. Minibüs hızlandıkça tabanda, cam ve kapı  kenarlarında daha önce gözükmeyen delikler ortaya çıkıyor  araba toz doluyor. Arkamdaki cama uzanıp açıyorum. Önümdekinin kucağındaki adam geri dönüp bana bir şey demeden kapatıyor. Biraz sonra içerisi iyice toza bulanıyor. Kimsede yine ses yok. Camı açıyorum, bu sefer başkası bir şey demeden kapatıyor. İçerisi toz, ter, çürük meyve, lastik ve tezeğin dayanılmaz bir karışımı kokuyor. Kimseden ses yok. Ben de bir terslik mi var yoksa yanlışlıkla dilsizler okulu arabasına mi bindim? Açın camı toz çıksın, rahat rahat gidelim. Yine camı açmak için uzanıyorum. Yanımdaki şişman hanım bundan hoşlanmadığını  bana doğru bütün azametiyle yaslanarak belli ediyor. Tamam, tamam. Açmayacağım camları tost olmaktansa boğularak ölürüm.


Büyükbaş hayvanların geniş gruplar halinde yayıldığı geniş otlakların arasındaki yollarda kurşun hızıyla yol alıyoruz. Göllerin kenarından, derelerin üstünden geçiyoruz. Oldukça dağlık, ağaçlı, sulak ve güzel manzaralı bir bölge. Bu bölge boşuna ‘Afrika’nın İsviçre’si’ unvanını almamış. Sıcaklığı, yolların durumunu ve yarı çıplak gezen Ugandalıları saymazsak gerçekten benziyor. Yolda bir yolcu binmek için el sallıyor. Şoför içeriye bakıp daha fazla kimseyi sıkıştıramayacağına kanaat getirdiğinden dolayı yeni yolcuyu mümkün olan tek yere; minibüsün tavanına alıyor.  Artık çukurlara girdiğimizde tavana içeriden çarpan kafa seslerine  bir de tavana yukarıdan çarpan sesler ekleniyor. Arabada hareket edecek en ufak bir alan  yok. Ayaklarım karıncalanıyor. Üzerime çıkan hanımı korkusundan elimi dahi oynatmıyorum. Havasızlıktan midem bulanıyor. Hani kusacak olsam yere düşmez, diğer yolcularla aramdan su sızmıyor; öyle bir  birlik beraberlik halindeyiz ki sormayın gitsin. Arabayı durdursam tüpten çıkan diş macunu hesabı aynı yere sıkışamam herhalde. Yapacak bir şey yok, ben de diğerlerine uyup susuyorum. Virajlar azalıp yol alçalmaya başlayınca yolun sağı solu muz ağaçlarıyla doluyor. Tepeler göz alabildiğine muz fidanı ile kaplı. Olduğundan çok uzun gelen üç saatin sonunda minibüs Kabale’ye varıyor. Kabale’den  bir minibüse daha binip sekiz saat sonra başkent Kampala’ya varabilirim. Ya da sabahı bekleyip otobüsle gidebilirim. Bu yolculuk üstüne sabahı beklemeye karar veriyorum. En yakındaki otele yerleşip doğru banyoya dalıyorum. Minibüse giren tozdan her tarafım kiremit rengine donmuş. İç çamaşırlarım bile kiremit rengi.  Yıkanacağım ama duşun borusu delinmiş ve çalışmıyor, sadece küvet var. Küvetinde tıkacı yok. Ee, nasıl yıkanacağım? Su şişesinin ağzını kesip maşrapa yapıyorum. Üzerimdeki ısrarcı toz benden ayrılmamakta ne kadar dirensene uzun bir banyo sonunda vedalaşıyoruz.  Biraz dinlendikten sonra, Kampala otobüs biletimi terminalden alıyorum. Şirketteki görevli sabah altıda otelin önünden beni alacaklarını söylediğinde nedense güvenemiyorum.

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*