Mütevazı cennet: Kardif

Bu defaki rotam, Büyük Britanya adasının en mütevazı ülkesi Galler’in başkenti Kardif’i gösteriyor. Aslında ilginçtir, Kardif’in (İngilizcesi Cardiff) hiçbir kaynakta Türkçesine rastlayamadım. Kötü hava şartlarına rağmen, ileride gezdiğim en keyifli şehirlerden biri olarak hatırlayacağım Kardif için fırsat bu fırsat deyip okunuşundan bir türetme yaparak gelecek nesillere bir katkım (!) olsun istedim.

Londra’dan sabah erken saatlerde kalkan otobüsümüzle 3.5 saatte Kardif’e ulaşıyorum. Aslında uzaklık topu topu 220 kilometre ki bizim kamikaze orijinli şoförlerimiz için böyle güzel ve açık bir yolda sürenin en kötümser tahminle 2 saatle sınırlı kalması lazım. Londra’dan Kardif’e üç büyük otobüs firması çalışıyor: Benim bu yolculukta tercih ettiğim Megabus, meşhur National Express ve yerel firma Cardiff Bus… Hizmet kaliteleri bizim otobüs firmalarını aratacak cinsten. Ancak ne var ki trenle karşılaştırınca çok hesaplı kalıyor. Hatta ‘Erken rezervasyonla Kardif 1 Pound’ yazan billboard’lara bile rastlamıştım önceki günlerde. Tabii zamanım dar olduğu için bu 1 Pound gerçeğini keşfetme imkanım olmadı ama eminim bu kadar lafı uzattığım için ne kadar ödediğimi merak ediyorsunuzdur. Onca yol için gidiş-geliş verdiğim para hepsi hepsi 15 Pound. (34YTL) Neyse, şehrin sokaklarına dalma vakti geldi…

Kardif son derece temiz caddeleri, tarihi dokuyu teknoloji ile kaynaştıran modern şehircilik anlayışıyla konuklarını hemen etkilemeyi başaran bir şehir. Her şey o kadar düzenli ve sakin ki bir süre sonra rahatsız olmaya bile başlayabilirsiniz. Binalar düzenli, ulaşım sistemi düzenli, parklar düzenli hatta insanlar bile belli bir ritimde mi gidiyor ne?

Otobüsümüz tarihi kalenin hemen önünde durdu. Kardif’in gerçek anlamda bir şehir haline gelmesi 100 yıllık geçmişe dayanmasına rağmen kalenin iki bin yıllık yaşı önünde saygıyla eğilmemek mümkün değil. Roma İmparatorluğu zamanında inşa edilen kalenin modern çağa kadarki öyküsünü kale içinde yapılan sunumlarda safha safha öğrenebilirsiniz. Kalenin dış duvarlarına tüm ülkelerin bayrakları asılmış. Gözlerim doğal olarak bizimkini aradı. Ben buna gurbet sendromu diyorum. Yurt dışında ülkenizle ilgili bir iz bulur, haber duyarsınız da mutlu olursunuz ya öyle işte. Kimi zaman bir havludaki ‘made in Turkey’ yazısı, kimi zaman oturduğunuz pub’da izlediğiniz milli takımın maçı.



Fazla uzun bir yolculuk olmadığı için yorgun hissetmiyorum kendimi. İlk iş olarak adet olduğu üzere güzel bir yemek yedim. Vücudumu hiçbir zaman hiçbir koşulda enerjisiz bırakmam. Aç kalmak, bedenimi halsiz bıraktığı gibi konsantrasyonumu alt üst ediyor. Londra’da gönlüme göre bir Kardif rehberi bulamamıştım. Yemekten sonraki ilk iş olarak Turizm Enformasyon Bürosu’nu sora sora buluyorum. O kadar ince eleyip sık dokudum ki gören de Kardif’e yerleşeceğimi sanır. Bu arada harita işi de tamam.

Şehri gezmeye başladım. Çok ince bir yağmur da var ama ne gam. İskoçya ile karşılaştırılınca hava mükemmel sayılır.  İskoçya, Birleşik Krallığın outdoor sporları başkentiyse de Galler’i yabana atmamak lazım. Burada da birbirinden güzel doğal güzellikler gizli. Bunun en güzel kanıtı şehir merkezindeki bir birinden bol seçenek sunan outdoor mağazaları. Epey bir süre birinden çıktım diğerine girdim.

Şehir merkezi çok ufak. Ben yine çemberi genişlete genişlete arka sokaklara dalıyorum. Bir ara çok uzaklarda olmayan hostel’ıma da gittim eşyalarımı bırakmak için. Fotoğraflarından göründüğünden çok daha güzel. Nömand isimli hostel’i, yolunuz Kardif’e düşerse gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hatta daha iddialı bir ifadeyle hayatımda kaldığım en güzel hostel olarak bile tanımlayabilirim. Mevsimden olsa gerek, sakin bir görüntüsü var. Fiyatı da gayet cazip. Her ne kadar kibrit kutusu kadar olsa da ‘single’ odama 19 Pound gibi uygun bir para verdim.


 

Hostelden çıkıp tekrar şehir merkezine yürüyorum. Hava da kararmak üzere. Sokaklarda ışıklı süsleme sanatının en güzel örnekleri. Karnaval alanı gibi. İstanbul’da Bağdat ve İstiklal Caddeleri böyle ışıklandırılır bazı dönemler. Ama üzülerek itiraf edeyim ki bizimkiler burada ara sokaklarınkilerin  bile yanında sönük kalıyor.

Şehri gezerken en dikkatimi çeken Galce tabelalar oldu. Oldukça farklı, sesli harflerin çok sınırlı olduğu bir dil. Ülkenin ikinci resmi dili. Şu an Galler’de yaşayan dört insandan birinin bu dili kullandığı biliniyor. Yine halkın %35’inin soy isminin orijinal Galce olduğu belirtiliyor. Özetle Galliler, dillerine ve kültürlerine sahip çıkmada oldukça muhafazakar. Londra’dayken İngiliz arkadaşım Paul uyarmıştı bizi de pek sevmezler diye. Bir paralellik olsa gerek! Bütün bunları şunun için söylüyorum. Kitaplar size Galler’in ayrı bir ülke olduğunu söyler ama o bilgiyi ete kemiğe bürümek o kültürün içine kısa süreli de olsa yaşamakla mümkün oluyor ancak. Sokaklardaki her adımımda bunu biraz daha hissediyorum.


 

Galler, İngilizler’in bundan 30-40 yıl önceki cazibe merkezlerinden biri. Doğa yürüyüşleri için, kamp yapmak için cennet köşelere sahip. İngiliz arkadaşlarımın dediğine göre İngilizler refah seviyeleri arttıkça, özellikle 80’lerden sonra, tatil için yurtdışını tercih eder olmuş. Bu da Galler de dahil adadaki Plymouth, Torquay gibi bir çok tatil merkezinin popülaritesini yitirmesine neden olmuş.

Akşam yemeğini de hallettikten sonra 8 gibi hostel’e döndüm. Tahmin ettiğimden kalabalık. Televizyon odasında biraz takılıp yorgun bedenimi dinlendirmek biraz da kitap okumak için odama çıkıyorum. Yarınki plan Kardif Koyu’na gitmek. Okyanusu bu defa -daha önce iki kez tekrarlandığının aksine- Avrupa kıtasına doğru değil, Amerika’ya doğru görmek için sabırsızlanıyorum. Okyanusu görünce bir dilek dileyeceğim.

***

Hostel’ın fiyatına kahvaltı dahildi. Hani kahvaltı dediysem aklınıza ballı börekli, zeytinli sucuklu köy kahvaltısı gelmesin. Reçel, tost ekmeği, tereyağı üçlemesini kastediyorum. Buna da şükür deyip yedim yiyeceğimi. Ha, bu arada mutfak doldu taştı deyim yerindeyse. Bu kadar insan nereden çıktı şaşıp kalıyorum. Çoğu yeni yüzler. Hostel’ları genelde sırt çantalı turistler kullanır ama Galler’de durum biraz farklı. Müşterin çoğunu hafta sonu için küçük bir kafa dinle kaçamağı olarak gören İngilizler oluşturuyor.


 

Ayaklarımın yine çekeceği var benden bugün. Şehir merkezinden okyanusa kadar mesafe pek de azımsanacak gibi değil galiba. Elimdeki harita sadece şehir merkezini gösterdiği için yolum tam kestirmek mümkün olmuyor. Hatta resepsiyondaki görevli trenle gitmem konusunda ısrar etti. Hatta yürüyüş esnasında birkaç Galli de aynı tavsiyede bulununca içime bir şüphe düşmedi dersem yalan olur. Sora sora, karıştıra karıştıra doğru yolu buluyorum. Dediklerine göre şimdiki uzun ana caddenin bitiminde okyanusu görecekmişim. Bundan sonrası tam bir keyif fotoğraf çeke çeke ilerliyorum.

Yolumun hemen üzerinde 74 bin kişilik, görkemli Milenyum Stadyumu… Bütün nüfusu 3 milyon olan bir ülke için bu kapasite biraz lüks gibi geldi gözüme Hem büyük maçlar hem de konserler için kullanılıyor. İkinci önemli yapı Galler Milenyum Merkezi… Molayı da burada veriyorum. Sevgililerin önünde fotoğraf çektirdiği, uluslar arası bale, opera ve müzikallerinin sunulduğu etkileyici bir yapı. Ana kapının hemen girişinde geçici, küçük bir konser alanı yaratılmış. Sahnede klasik müzik dinletisi. Hemen kıvrılıp oturuyorum. Gözlerimi kapatıp bir süre müziğe kendimi teslim ediyorum. Şu an şehrin zihnimde yarattığı dinginliği bundan daha fazla tamamlayacak bir  müzik hayal edemezdim. Sanırım sonuna yetişmişim 15 dakika içinde bitiverdi.


Kısa bir yürüyüşle Kardif koyuna nihayet varıyorum. İtiraf edeyim, tahmin ettiğim gibi değil. Bunu olumlu anlamda söylüyorum. Ben daha soğuk bir yer bekliyordum ama meğerse şehrin en hareketli yerlerinden birine gelmişim farkında olmadan. Bir birinden şık mağazalar, İtalya’dan Türk mutfağına bin bir çeşit lezzet vaat eden lokantalar, beş yıldızlı bir hotel, içinden cıvıl cıvıl çocuk sesleri yükselen Techniquest Bilim Müzesi, Doktor Kim Müzesi limanın sürprizlerinden sadece bir kaçı. Özellikle bu son müzeye dikkat çekmek istiyorum. Bir dönem Türkiye’de de gösterilen, ben değil ama yaşı yetenlerin hatırlayacağı Doktor Kim filminin bir çok bölümü Kardif’te çekilmiş. İşte o prodüksiyondan kalan aksesuarlar, kostümler şimdi bu müzede sergileniyor.

Bir şeyler atıştırıp yat limanın karşısındaki parkta oturdum bir süre. Okyanus havanın tüm kasvetine rağmen harika görünüyor. Beni heyecanlandıracak kadar büyük hem de çok büyük. 40’lı yaşlar hayalimi gerçek kılmayı diledim uzaklarda ve kıyada gelişi güzel dizilmiş yelkenlilere bakarak. Umarım ki Atlas Okyanusunu tekne ile geçme hayalimi bir gün gerçekleştiririm.


Ooo, vakit almış başını gidiyor. Otobüsüm 5’te. Şehir merkezin hemen girişindeki otobüs terminaline kadar yürüyorum. Elimdeki harita terminalin yerini çok net göstermesine karşın bulmak kolay olmuyor. O sokaktan dönüyorum, bu caddeden geçiyorum, iki üç kişiye soruyorum yok yok. Gerçi bir saatten fazla zamanın var hala ama yine de 15 dakikadır aynı çemberde dolaşmak canımı sıktı. Mesele sonra anlaşılıyor. Terminal yazınca siz ne anlarsınız? Bizdeki gibi otobüs firmalarının olduğu, önünde şehirler arası otobüslerin sıralandığı, nispeten çevresi kapalı bir kompleks değil mi? Meğerse ben terminal dedikleri yerin önünden geçermişim deminden beri de haberim yokmuş. 74 bin kişilik stad yapan bir şehrin otobüs terminali bizim İstanbul’da semt şehir içi otobüs garajlarından neredeyse daha küçük. Hani İstanbul’da Mecideyeköy, Bakırköy otobüs duraklarını bilir misiniz, hah, işte öyle! İkinci sürpriz de bizim Megabus otobüslerinin buradan değil de, dün sabah varış noktamız olan kalenin önünden kalktığını öğrenmekle yaşıyorum. Otobüsler kesinlikle trenlerin gölgesinde kalmış.

Aslında dürüstçe söylemek gerekirse o kadar da şaşırmaya hakkım yok. Durumumu, fosil yakıtla çalışan araçlarla yaşamaya alışmış, otobüsleri tek toplu taşıma aracı olarak gören, gördürülen bir toplumun bireyi olarak trenin temel ve çağdaş ulaşım aracı olarak kabul etmiş bir toplumun reflekslerine uyum sorunu olarak özetleyebiliriz kısaca. Onlar trene dışındaki bir alternatifi iyileştirme, modernize etme konusunda görünen o ki çok istekli değiller. Ki bence de doğrusu bu. O nedenledir ki bu akşam olduğu gibi yol arkadaşlarımın sayısı dikkati çekecek kadar az.

Kardif, yaz aylarında doğal güzelliklerini cömertçe sunan bir şehir. Ancak bu demek değil ki hafta sonum istediğim gibi geçmedi. Bilakis umduğumdan fazlasını buldum. Kapalı, zaman zaman da kasvetli hava şehre hüzünlü bir çekicilik katmış. Bir daha ne zaman gelirim, muhtemelen çok çok uzun yılar sonra ama güler yüzlü insanların yaşadığı bu güzel şehrin anısı hafızamda her zaman sıcak kalacak.

14 yorum

  • abidindemir dedi ki:

    Keyif alarak okuduğum bir yazı. Hep söylüyorum ama tekrar edeyim. seyahat yazılarında esas ana unsur yazıdır. Resim onu tamamlar adeta süsü olur. Yazının resmi tamamladığı şeylere seyahat yazısı değil seyahat resimleri demek daha doğru olur diye düşünüyorum.bu halde de yazı resmin süsüdür. İşte bu yazınız tam bir seyahat yazısı. Fotoğraflar ise süsü olmuş

  • tütü dedi ki:

    Güzel bir hafta sonu turu,güzel anlatım,güzel fotğraflar(özellikle kütüphane rafı şeklinde reklam panosu).Teşekkürler ..

  • tandemege dedi ki:

    merhaba zevkle okudum yazınızı ben Londradan trenle gitmiştim tek fark bu galiba benimde en beğendiğim yer koy ve tekneler olmuştu…

    selamlar Antalya^dan

  • abt_smyrna dedi ki:

    Fotoğraflar ve anlatım kusursuz teşekkürler.

  • oymakas dedi ki:

    Cardiff`i yıllar önce karanlık bir kış günü aşırı yağmur altında iliklerime kadar ıslanarak gezmiştim. Ama yine de çok hoşuma gitmişti. Sayenizde unuttuğum yerleri tekrar hatırladım.

  • EYLÜLADA dedi ki:

    Son derece keyifli bir geziye dair aynı keyiflikte, dolu dolu, lezzetli bir yazı… Ufkunuza sağlık İhsan Bey…

  • rome_o dedi ki:

    ingiltereyi çok sık ziyaret ederim ama hiç londra dışına çıkmadım.. kendine has soğukluğu vardır ingiliz şehir ve kasabaların ama cardiff sempatik bir yere benziyor..belki bir dahaki sefere cardiffe de giderim .. harika bir yazı olmuş ingiltereyi seninle gezdik sayılır ..

  • enise dedi ki:

    Sevgili İhsan çok lezzetli anlatımınız var.Keyif aldım.Enerjin ve coşkun hiç bitmesin..

  • hburcu dedi ki:

    Gayet keyifli bir gezi yazısı olmuş. Fotoğraflarda çok güzel. Ellerinize sağlık. Paylaştığınız için teşekkürler.

  • ihsanonder dedi ki:

    Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim…

  • BÜLTER dedi ki:

    Britanya yazılarını hep çok sevmişimdir. Siz de çok güzel kaleme almışsınız. Hiç gitmediğim bu coğrafyayı görme fırsatı bulmaya çalışacağım 2010 yılında.

  • eceak dedi ki:

    Yazınızı zevkle okudum. Umarım birgün benim de yolum oralara düşer:)

  • poetrey dedi ki:

    Anlatım tarzınız da fotoğraflarınız da çok güzel elinize sağlık.

    Sağlıcakla…

  • NEŞE dedi ki:

    Sizden okuyuncaya kadar Kardif benim gözümde bir sanayi şehriydi,gitmeye,görmeye pek de istek duymamıştım.Güzel anılarınızla gidilmeye değeceğini öğrendim,teşekkürler ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*