MOSTAR

           

Bir nehrin rengi bu kadar mı güzel, suyu
bu kadar mı bol olur? Saraybosna’dan Mostar’a doğru dağlık bir arazide,
enfes doğa mazaraları seyrederek otobüsle yol alıyoruz. Üç saate yakın
sürecek yolculuğumuz. Otobüs bir hayli  eski püskü. Sevdalinka havaları
dinliyoruz. Ama Neretva nehrinin zümrüt yeşili hep ağır basıyor. Bir iki
yerden daha kollar ekleniyor. Daraldığı yerlerde ”burada ne güzel
rafting yapılır” dedirtecek   çavlanlar oluşuyor. Daraldığı yerlerde
diyorum, çünkü nehir bazen  ” yoksa burası bir göl mü?” dedirtecek
kadar genişliyor.

 ”Yeşil gözler, yeşil gözler 

Neretva yeşili gözler.”

Yolculuğun sonuna yaklaşıp Neretva’nın bir kıvrımını daha dönünce
Mostar Köprüsü’nü göreceğimi sanarak, hayal kırıklığı yaşıyorum. Google
haritaları inişi çıkışı, dağı ovayı da göstermiyor ki, avucunun içi gibi
biliyorum sandığın köprüyü de göresin. Mareşal Tito Caddesi’nde
terminalde inip, valizlerle bir kilometrelik yolu yakın sayıp, Mostar
Köprüsüne beş dakika meafedeki küçük otelimize yerleşiyoruz. Hatta otel
değil, otel havasında pansiyonumuza yerleşiyoruz. Çok yeni ve çok temiz.
Hamile genç otel sahibemizin adı Leyla. Kendisini tanıtıyor, bilgi
veriyor, sonra da dış kapının anahtarını uzatıyor. Yurt dışında ilk defa
dış kapı anahtarına da sahip olduğumuz bir yerde kalacağız.

 

”Mostar kışa erken giriyor. 

Coca-cola tabelası kalktı.

  Dondurmacı üç gündür kapalı. 

Leyla açık.

  Kahvem torpilli. İki lokum,

  Yanında, Duble Rakiya.”

 Saraybosna’da olduğu gibi, Mostar’da da İstanbul’da olmayan (belki
Sultanahmet’teki Arasta biraz) çok iyi korunmuş bir Osmanlı çarşısı var.
Bütün gezilecek yerler, Mostar Köprüsü’nün birbirine bağladığı,
insanların yürüye yürüye adeta cilaladığı, taş döşeli bir cadde üzerinde
sıralanıyor. Hediyelik eşya dükkanları, restoranlar, birkaç cami ve 
müze. Ve bir taş. Üzerinde ”DON’T FORGET” yazan bir taş. ”Unutma”
diyor sadece, o kadar. Zaten  başını kaldırıp, karşıdaki Hum tepesinin
zirvesine bakınca ve doksanlı yılların başlarında izlediysen haberleri,
sen de unutmuyorsun, hatırlıyorsun, şimdi kocaman bir hac dikili olan
tepeden, keskin nışancıların Mostar’a, Hırvat tanklarının köprüye 
ettiklerini.

 

 ”Galata Köprüsü  yaralandı. 

Yer değiştirdi. 

Çürümeye terk edildi.

 Mostar KöprüsüÖldürüldü

Küllerinden yeniden doğurdular yenisini.”

 

İşte bu caddede biz de ritüele bırakıyoruz kendimizi. Kalabalığa
karışıyoruz. Yol bizi Mostar’ın Köprüsü’ne götürüyor. Hiç yakından
gördünüz mü bilmem, köprünün döşeme taşlarını, ilginçtir. Bir adımdan
biraz da daha geniş aralıklarla dişler vardır, enlemesine. Cilalı gibi
pırıl pırıl yanar,  bej rengi  taşlar. Bu satırlar Türkiye’de yaşayan
bir Bosnalı’dan :

 

”Köprünün taşları çok özel, bana söylendiğine göre ki bende çeşitli
kaynaklardan öyle duymuştum, köprü savaş sırasında yıkıldıktan sonra
onarılırken ilk yapımında kullanılan taş ocağından tekrar taş
getirilmiş. Öyle bir taş ki üzerinde kaymanız için kar ve buz olmasına
gerek yok normal yürürken de her an kayabilirsiniz mermer gibi ( ben
uzun seneler önce aralarındaki yükseltilere rağmen birkaç kez kaymıştım
da 🙂 arkamdaki gençler Boşnakça, benim Mostar’lı olmadığımla ilgili
espri yapıp gülmüşlerdi)”

 

 Köprüye yaklaştığımızda balıkadam kıyafetii giymiş bir genç, başından
aşağı bir pet suyu boşaltıyor. Sonra da tam köprünün ortasında
korkuluklara çıkıyor. Yıllar önce seyrettiğim bir filmi hatırlıyorum.
Savaş sonrası çekilmiş, ama savaştan önceki yılları anlatan. Yılın
şampiyonunun seçildiği köprüden atlama yarışlarında, Hırvat’ın Boşnak’ın
dost olduğu yılları.

 

 ”İngilizler.

  Birinci kadın ‘Aaah, köprü buradaymış’

  İkinci kadın ‘O da nasıl oldu’ 

Köprüden geçenler Amerikalılar,

  Göz göze gelince (mesela benle) ince tebessüm

  Türkler,  

           dik bakış. 

Çoğunluk 

             Göz kaçırmak.

  Mostarlılar   

           Kendi alemlerinde.”

 

Günümüzde turistik bir olay artık köprüden atlamak. Genç biraz
oyalanıyor atlamadan önce, kalabalık toplanıyor köprü üstünde ve
etrafında. Seyirciyi yeterli görünce bırakıyor kendini, yirmidört
metreden, çivileme. Akıntı biraz sürüklüyor, sonra kıyısına çıkıyor, 
soğuk suyunu daha sonra benim de hissedeceğim Neretva’nın.

 

 ”Dükkan sahiplerine göre en çok para bırakan Türkler.

  En çok, en büyük, en pahalı fotoğraf makineleri Türklerde.

  En çok birbirlerinin fotoğrafını çeken Türkler. 

Dalıcılara en az para verenler de. 

Türk grubu Ermin’in atlamasını bekliyor 

Ermin köprünün ucunda.

  Atladı atlayacak.

  Heyecan doruk noktasında.”

 

 Güneş sarıdan turuncuya dönerken Köski Mehmet Paşa Camisi’nin Mostar
Köprüsü’ne bakan bahçesindeyiz. Köprünün en güzel fotoğrafları buradan
çekiliyor. Alıyoruz arka fonumuza bir Dünya Kültür Mirasını, Mostar
hatırasını da çektiriyoruz. Artık sıra karnımızı doyurmakta. Bosna’da bu
konuda fazlasıyla şanslıyız, eğer vejeteryan değilsek. Ama bence o
”cevapi” dedikleri köftelerden yemek için, vejeteryanlığa kısa bir ara
bile verilebilir.

 

 

” ‘Mostar denince önce aklıma ışık gelir’ demiş  

Drina Köprüsü’nün yazarı Ivo Andriç”


 Saraybosna’da iki öğün köfte yiyince, Mostar’da  tercihimizi Bosna
mutfağından farklı lezzetlere bırakıyor, yer olarak da Şadırvan
Restoran’ı tercih ediyoruz. Begova (bey) çorbası, sahan dolması, polenta
ve elmalı bir tatlı olan tufahija. Yemekler de, servisi yapan sevimli,
çalışkan, neşeli garson da Mostar’da keyifli hatıralar bırakıyor.

Sabah
kuşu ben, altıda yine safarideyim. Önce akşam önünden geçerken bahçesinde oniki onüç yaşlarındaki
kızların sıra halinde  çimlerin üzerinde perende attıkları bahçede
gözüme ilişen taşları inceliyorum. Plakette  taşların  Mostar
Köprüsü’nün orijial taşları olduğu yazıyor. Sonra Şadırvan Restoran’ın
yanından aşağı doğru uzayan yolu takip ediyorum. Mostar köprüsünün
prototipiyle karşılaşıyorum. Köprü hakkında bilgi veren yazı
tabelasının  başında, kasketli ellerini arkasında bağlamış, yaşlı bir
bey var. Dalgın dalgın bir köprüye, bir yazıya bakıyor. Sonra elleri
yine arkasında bağlı, köprüden karşıya geçiyor. Bu köprü gürül gürül
akarak Neretva’ya katılan küçük bir derenin üzerinde.

 

 ”Neretva adı İlliryalılar’dan gelme. Güçlü demekmiş.”

 Evlerin arasından Neretva’nın kıyısına iniyorum. Su hızla akıyor,
yemyeşil, tertemiz. Birkaç ördek var yüzen. Sola, yukarıya doğru
baktığımda, farklı bir açıdan Mostar Köprüsü. ”Bu fotoğrafı nereden
çekmişler acaba?” diye beni düşündüren yerdeyim. Suya doğru inen üç
basamaktan, su seviyesinin üzerinde olanına  iniyorum. Kaç poz çektiğimi
bilmiyorum ama, başımı aşağıya indirdiğimde ayaklarım suyun içinde 
olduğunu görüyorum. Karlı dağların suyu, buz gibi yapmış Neretva’yı.

 

 ‘‘Nehre girdim

  Su berrak 

Su soğuk 

Akıntı götürebilirdi

  Lağım kokuyor olabilir mi?”

 

Şehrin kuzeyini gezmek için Mostar Köprüsünü geçip, Mareşal Tito
Caddesi’ne çıkıyorum. Sağa doğru yol boyunca ilerliyorum. İkisinin
büyüklük ve gösterişinden,  savaştan önce bir kamu binası olduğu belli
olan, duvarları kurşun delikleriyle dolu binaların önünden geçiyorum.
Gördüğüm, otuzlu kırklı yaşların üzerindeki her kadın ”ne kötü günler
yaşamıştır” diye düşünmeme sebep oluyor. Savaşın izlerini taşıyan
binaların önündeki durakta, iki genç kız otobüs bekliyor. Bir onlara, bir
deliklere bakmaktan kendimi alamıyorum.

 

 Daha ileriye yürüdüğümde çok büyük bir mezarlıkla karşılaşıyorum.
Mezar taşlarındaki doğum tarihleri farklı olsa da ölüm tarihleri
neredeyse hep aynı. Savaşlara, savaşlara sebep olan politikacılara ve
onları yöneten silah üreticilerine bir kez daha  lanet okuyorum.
Ülkesini göz göre göre bölenlere, savaşa sürükleyenlere, bundan menfaati
olanlara, onlara kananlara, inananlara da.

 

 ”Mostar’da

 Her gün

Dört mevsim.

  Ruh, sevdalinka, 

Tarih, yara,

  Köprü, ayna.

  Barış Mostar Manifestosu’nda.”

 

 

NOT : İtalik yazılar, yola çıkmadan okuduğum Gündüz Vassaf’ın
MOSTARİ-Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü kitabından. (Mostari, Boşnakça’da
köprü bekçisine denirmiş)

1 Yorum

  • arkutbay dedi ki:

    Bir resim bütün bir yazıya nasıl yetiyor değil mi ? Ben hayatımda hiçbir köprü görmedim ki her bakışımda gözlerimi alamadan binbir çeşit hayallere dalayım . Galata köprüsünü unutan da , Mostar’ı yeniden yapan da , ucube bir köprüyü altın boynuza konduran da bizleriz , bu nasıl çalışan bir kafa yapısıdır anlamadım . Gündüz Vassaf ile uzun yıllar önce , farklı bir galakside ”Cehenneme Övgü” ile tanışmıştım , yine döktürmüş anlaşılan . Ama sizin anlatım tarzınızla birleşince daha da güzel olmuş . Ellerinize sağlık , çok teşekkür ederim .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*