MISIR GÜNCESİ (Kahire & İskenderiye)


MISIR GÜNCESİ

 

19/12/2007 – 18:00 suları..Havaalanı Yolunda..

     Kahretsin!! Yüzümü kestim yine..Tam da sakalı saçına karışmış insanlarla geçireceğimi düşündüğüm dört günlük bir tatil öncesi, tam da havaalanına gitmek üzereyken!! Niyetim bir kısmını Mısır’da bir kısmını İstanbul’da tamamlayacağım bir video kaydı için, çekim sırasında sakalımın kaç günlük olduğunu bilmek istememdi, beceremedik bu telaşede. Ve şimdi havaalanına giden bir taksi içindeyim fakat ilk durağım havaalanı değil, bir berber salonu. Kurban bayramından önceki son gün, berberlerin aceleyle saç kestikleri son saatler, içerisi insan dolu, herkes yol soracak bir turist edasıyla içeri giren bana çeviriyor bakışlarını, taksi şoförü gerekli açıklamayı yaptıktan sonra, kanamayı durdurmak için birşeyler sürüyorlar cildime ve soğuktan gerilen derimi yumuşatmak için biraz krem. Derken ver elini Sabiha Gökçen..

      Bir grup Moldova, Türkmenistan yolcusuyla buluşuyorum kapıda, içeri girmek için iri cüsseleri kadar iri olan bavullarının arasından geçmeye çalışıyorum, nihayet içerideyim artık.Havalimanına benden önce varan arkadaşlarım, henüz yolda olan arkadaşların  getireceği börek çöreği beklerken ben yaklaşıyorum masaya, evimin yakın olmasının verdiği rahatlıkla rahatça akşam yemeğimi yemiş olarak 🙂

      Sohbetti, fotoğraftı, aldığımız Mısır’a ait kitaplardı, bulduğumuz notlardı derken biletleri alma bavulları verme saati geliyor, bir iki saat rötarla da olsa.Tur operatörünün yanına gidiyoruz parça parça, bir arkadaş biletini alıyor, derken biri daha, sonra kendi ismimi duyuyorum “Melih Süsleyen”. “Evet benim”…Bana bileti vermeden önce aynı zarf içindeki diğer bilete bakıyor ve ismi okuyor “Katya Mihaylova”…”Tanıyor musunuz”. Ve arkadaşlarımın uzun uzun gülmesine neden olan cevabım gecikmeden geliyor, yüzümde tatlı bir gülümsemeyle “Yoo tanımıyorum ama tanışırız”J ve alıyorum iki bileti de..”Kim bu arkadaş, bileti neden bende, Türkçe bilir mi, acaba hangi ülkeden?” gibi soruları düşünecektim ki, birden bir şaşkınlık! Meğer gruptaki arkadaşlardan Kerime’nin Bulgar pasaportundaki ismiymiş..Neyse en azından aynı dili konuşuyoruz 🙂

      Saat 22,30, uçağa giden bir otobüsün içindeyiz, oysa ilk bildirilen ertelenmiş uçuş saati 22:15 idi. Uçak mürettabatı kapıda karşılıyor bizi beklendiği şekilde ve ilk mısır insanı ile karşılaşmamız, esmer ten, renkli gözler..

      “Şükrü” kaptanımızın ismi, uçağımız bir A320. Şükrü kaptan enteresan bir aksanla İngilizce konuşmaya başlıyor, o kadar enteresan ki bir ara kelimeleri birbirinden ayıramaz hale geliyorum, bu halimin farkındayım ama umursamıyorum, konuştuğu dil yavaş yavaş İtalyancaya benzemeye başlıyor beynimde..Kendime geliyorum yanımdaki adamın felaket senaryoları ile. Cam kenarında oturan eşine uçağın 79 yapımı olduğunu, Allah yardım ederse tek parça halinde ulaşacağımızı söylüyor varacağımız yere.Bu çiftin, sağımki koridorun diğer tarafındaki aile ile tanışık olduğu belli, çünkü yanımdaki adam, diğer tarafta oturan küçük kız çocuğunu tedirgin etmeye, aklınca şakalar yapmaya çalışıyor uçak havalanmak üzereyken..Uçuş kartında bulamadım uçağın 79 model olduğunu…Bulamadım ama baktım..Küçük kızı bilmem ama en azından beni tedirgin ettin koca çocuk!

      Planlanan uçuş süresi 1 saat 45 dakika ve orada geçireceğimiz dört gün için tahmini hava durumu :

20/12/2007 – %50 yağmur olasılığı var, 11C – 15C

21/12/2007 – Az bulutlu, 9C – 18C

22/12/2007 – Az bulutlu, 9C – 19C

23/12/2007 – Az bulutlu, 9C – 20C

     Yol arkadaşlarım Sümbül, Engin, Şükran, Kerime, Güvenç, Neslihan, Nurseli ve Tunç. Hoş Tunç ilk akşam bizimle takılmaması gerektiğini idrak edip uzaklaşacak bizden ve 8 kişi devam edeceğiz yolculuğumuza

    Uçağın tekerlekleri 20/12/2007 sabahı saat 01,00 sularında  yere değiyor ve Mısırdayız..

 

20/12/2007 – 01:00 suları..Mısır Havaalanı Pasaport Kontrolü ve Otele Geçiş

   Türk pasaportu ile seyahat etmenin avantaj olduğu nadir ülkelerden biri sanırım Mısır,grupta Bulgar pasaportu ile seyahat eden iki arkadaşın yaşadığı sıkıntıları gördükçe, ilk kez Türk pasaportu ile seyahat ettiğime fazlasıyla sevinir oluyorum.Tabi tartışılır, Türk olmak mı, müslüman olmak mı veya müslüman olduğu bilinen bir ülkeden gelmek mi?

   Pasaport işlemlerinden sonra havalimanından çıkıyoruz, İstanbul’dan sonra sıcak denebilecek bir hava, tüm grubu otellere dağıtacak olan tur otobüslerinin yanına varıyoruz, listelerden isimlerimizi bulmaya çalışıyorlar. Cairo otelde kalacağımız bilgisi var, bir otobüse binip yol almaya başlıyoruz Kahire sokaklarında. Türkçe konuşan bir rehberimiz var ama sürekli olarak “ee, şey nasıl diyim” diyerek başlıyor cümleye ve birçok yerde takılıyor, daha sonradan öğreniyorum ki Azeri kendisi, konuşmasındaki hem Türkçe bilmek, hem bilmemek bundan kaynaklanıyor anlaşılan.

    Yolda hava durumundan bahsedince yağmuru soruyor bir yolcu, kaldı ki notlarım hala aklımda ve seyahatin ilk gününün yağmurlu olma ihtimali. Cevap geliyor gecikmeden “ee, şey…nasıl diyim ben..ee mesela yağmur yağsa gülerim ben” 🙂 Tüm otobüs gülüyoruz, meğer senede belli zamanlar yağmur yağarmış, o mevsimde değilmişiz, zaten yağdığı zaman da 5-10 dakika yağar bitermiş.

     Cairo otele varıyoruz, ellerimizde bavullar. Bir arkadaş pasaportları toplayıp resepsiyona veriyor giriş işlemlerinin yapılabilmesi için. Gecenin o saatinde ilk ikramla karşılaşıyoruz, ufak bardaklarda bir tepsi portakal suyu..Ne de güzel gider bu yorgunluk üstüne diye düşünmeye başlıyorum ki, ilk yudumu içmemle tüm fikrim değişiyor! İçine fazla fazla şeker koyulmuş, portakal suyundan ziyade hazır toz halindeki içeceklerden bu. “Votka ile iyi olurdu” diye iyi yanından bakmaya çalışıyorum duruma, ama ne yazık ki yanımda votka yok!

     Pasaportlar geri geldi, biz aslında başka otelde kalıyormuşuz “Maadi Otel”. Maadi aynı zamanda bulunduğumuz bölgenin ismi, ama nedense bu ismi arap şivesiyle söylemezseniz hiçbir taksi şoförü anlamıyor, kaldı ki dediğim gibi bahsettiğimiz sadece bir otel değil bir bölge adı…şiveli söylenmediği zaman anlaşılmaması komik!

    Cairo otelin bir arka kapısı var, oradan geçersek daha kolayca ulaşabileceğiz otelimize ama kapı kilitli, açılması için birine haber veriyorlar. Rehberler arasında geçen ilginç bir konuşmaya şahit oluyorum

         Azeri Rehber : “Anatharı bulmaya gittiler”

         Türk Rehber : “ Ne zaman gelecekler”

         Azeri Rehber : “Beş dakikaya burdalar”

         Türk Rehber : “Tamam, ama Mısır 5 dakikası olmasın”

Azeri rehber gülüyor ama tam ne olduğunu anlayamıyorum..Zaten anlamak istediğimden de emin miyim bilemiyorum saat 2 yi çoktan geçmiş, bir iş günü ardından havaalanında gecikmeli kalkan bir uçağı bekleyiş, iki saatlik bir yolculuk, havaalanı otel transferi, oteller arasında gezinti derken yoruldum iyice..Bu mısır dakikası konusunu son gün tur otobüsüne yetişmek için heyecanlı bir bekleyiş anında öğreneceğim.

 

Saat 03,00 sularında odamıza varıyoruz nihayet. 12.kat 1207 nolu odadayız şimdi. Tahmin ettiğimden düzgün ve temiz bir oda, güzel bir banyosu var, sıcak suyu, küveti, saç kurutma makinası, mini barı, dolabı, özel kasası..Gece nasıl görünüyor acaba şehir? Oldukça yüksekte sayılırız, güzel olsagerek.Pencereye yöneliyorum hem şehre bakmak, hem de biraz temiz hava almak için, elimi cama uzatıyorum, o da ne ??? Camın kolu elimde kalıyor..Hadi hayırlısı..

 

Uykumdan ilk uyanışım 06,30 sularında bir kaza sesi ile oluyor, uykulu gözlerle cama yürüyorum ,ön kısmı ciddi hasar görmüş bir araba, bekleyen insanlar..Trafikte yaşayacağımız daha da enteresan durumlardan habersiz uyumaya devam ediyorum yatağıma dönüp.

– Otel Odasından Şehrin Görünüşü –


20/12/2007 – İlk Gün – Piramit Ziyareti&Papirüs Alışverişi

    Sabah 08,30  uyanıyoruz, kahvaltı ardından bu tür turlarda görmeye alışık olduğum bir uygulama olan “panoramik şehir turu” programına katılıyoruz 9 arkadaş. Türkiye’de kurban bayramının ilk günü olmasına rağmen, Mısır bir gün önce başladı bunu kutlamaya, haliyle bayramın ikinci gününü yaşıyoruz, ilk günü ne Türkiye’de ne Mısır’da yaşamadan..Sokaklarda kesilen hayvan görüntüleri arıyor gözlerim ama bulamıyorum. Panoramik şehir turları üstünkörü yapılan gezilerdir, otobüsle geçerken şöyle bir gösterilen tüm mekanlara illaki bir daha gidilir, ücreti ayrıca ödenmiş başka yerel turlarla. Panoramik şehir turunda, seyahatin diğer günleri için farklı turları pazarlama gayretini görürsünüz…Vee derken başlıyor bu çalışmalara rehberimiz 🙂

    Piramitlere gidilecekmiş, adam başı ederi 25.-Euro..Sanırım biz bu geziyi ulaşım da dahil adam başı 10-15 Euroya mal edebiliriz, hem birilerine bağımlı da olmayız. Aramızda konuşup karar veriyoruz ve tur rehberi beklemediği bir istekle karşılaşıyor o an “duralım burada”. Ne otele geldik ne de piramitlere yakınız, otobüsteki diğer yolcuların şaşkın başıkları arasında 8 kişi otobüsten iniyoruz kendimiz devam etmek üzere, bir arkadaş otobüste kalıyor sadece.

    Ne yönü biliyoruz ne tam olarak nerede olduğumuzu ne de piramitlere olan uzaklığımızı ve nasıl gideceğimizi..Ve ilk taksi pazarlığını yapıyor Engin ve Güvenç. Derdini İngilizce olarak anlatmakta sıkıntı çekmeyen üç kişiyiz grupta, ben bir taksiye biniyorum diğer arkadaşlar diğer takside, önlü arkalı yol alıyoruz, istikamet Giza Piramitleri..

 

       – Otobüsten inip ne yapacağımızı bilmez halde kaldığımız an,taksi pazarlığı –

       Piramitler hep çölün ortasındaydı hayalimde, tam da detaylı düşünmemiştim hiç yanlarına nasıl gidilir diye ama kesin olarak hayal etmediğim birşeydi asfalt bir yolla dünyanın en büyük piramidinin yanıbaşına kadar taksiyle gideceğim, hiç hayal etmeyeceğim birşeydi piramidin arkasında kendine ait bir otoparkın olacağı. Mısır’da yaşadığım ilk ve belki de en büyük dumur halidir bu. Taksiden inip, bölgeye giriş biletlerimizi alıp, piramitlerin arasına atıyoruz kendimizi, müsade edilen yere kadar tırmanıyoruz koca koca taşlar üzerinde. Ben Lonely Planet kitabından diğer arkadaşlar DK yayınlarının Mısır kitabından bilgileri aktarıyoruz birbirimize okuyarak, sonra biraz daha çöle bulaşıyor ayaklarımız diğer piramidin yanına giderken ve yanımızda her daim bir deve ve sahibi, binmek isteyip istemediğimizi soran, binmek istemesek de fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizi anlamak isteyen.

         Taksinin iç görünüşü, danteller, örtüler, çalışmayan taksimetre ve bir karış toz –


 
– İlk takside : Arkadaşlar ve ben.. –

 

     Mısırda dakikaların evrensel algılanışının farklı olması gibi, bazı kelimelerin de anlamları farklı olsa gerek. Normal şartlarda “deveye binmek ister misin” veya “fotoğraf çektirmek ister misin” sorusuna verilen “belki sonra” cevabının anlamı kibarca “hayır”dır. Ama sen misin bunu diyen, sanki bunu “biraz sonra” anlar gibi durup dururken takip etmeye başlıyor bizi her satıcı. Güvenç her seferinde “cevap vermeyin, muhatap olmayın” dese de, insani birşey sorulan soruya cevap vermek ve mümkün olduğunca kırmadan kibar bir şekilde reddetmek. Dayanamayıp cevap vermek zorunda kaldığım bir konuşma örneği:

         Hello

         Ben suskun..

         Whats your name?

         Hobaa… sus Melih, devam yürümeye

         Sir, whats your name?

         İşte tüm olayın koptuğu an…Ahmet (melih ismini anlamasını beklemektense daha bilindik bir isim, hem bir Türk hem bir Mısırlı için..Ahmet)

         Heey, my name is Mahmut, where are you from?

         From Turkey

         Ooo…Yavaaaş yavaaaş

         Yavaş yavaş??

         Yavaaaş Yavaaş Hasan şaaş, do you want to get on camel?

         No thanks

         Don’t you want it?

         La Şükran (bir de Arapça denemek lazım belki J )

         Maybe later?

         Hımm maybe later

Ve takip etmeye başlıyor deve sahibi. Yeni bir soru geliyor, tüm diğerlerinin sorduğu gibi

         Do you want to take photo?

         No, thanks

         No money, you can take

         No

         No money, free

Ve ikna çabaları bu şekilde uzar gider..

Bir seferinde yaptığım “bizler fakir turistiz, hepimiz öğrenciyiz” açıklaması işe yarıyor, keşke daha önce aklıma gelseydi, gerçi bu sefer de birkaç sigara vermiştik deve sahibine peşimizi bırakması için 🙂

 – Deve sahiplerinden kurtulduğumuz bir an..-

 

Güneş bir görünüyor bir kayboluyor bulutların arasında, piramitlerin üzerinden fenerle yaratılmış bir ışık parçası gibi geçiyor. Pırıl pırıl bir gökyüzü olmasındansa tercihimdir böyle bulutlu bir hava, fotoğraf için süper..Birçok kare çekiyorum, derken çantalarımızdaki yiyecekleri çıkartıp yiyoruz çölün ortasında, bir yandan dinlenirken. Ama kimsede su yok..Çikolata var, bisküvi var, değişik markalarda birçok sakız var ama su yok. Çölün ortasında susuz da kalıyoruz nihayet. Ve İstanbul’da kalan arkadaşları andığımız bir doğaçlama oynamaya başlıyoruz, kamera kayıtta..

         Piramitler üzerinde fener gibi dolaşan güneş ve görsel şölen –

 

Dinlenmek yeter bu kadar, insanların otoyol ile ulaştıkları bir tepe var yukarıda, hedefimiz oraya varmak biran evvel ve tepeden bakmak piramitlere. Güvenç bir orada bir burada, bazen onlarca metre uzakta bizden, istediği fotoğrafları çekebilmek için koşturuyor. Nihayet tepeye varıyoruz, etrafta yerel kıyafetleri ile yanınızda poz vermeye talip (tabi para karşılığında) araplar, hediyelik eşya satıcıları. Vee yine gözünü seveyim Türkiye’den gelmenin..Paran mı yok, üzerine almayı mı unuttun, Mısır Pounduna çevirmeyi mi unuttun? Hiç dert etme, çünkü burada YTL ile alışveriş yapabilirsin 🙂 Daha sonra El Halili çarşısında da rastalayacağım ve şaşkınlık uyandıran bir durum, başka bir ülkede kendi paranla alışveriş yapabilmek.

– Tepeden piramitlere bakış.. –

 

Birkaç kare fotoğraf çektikten sonra, deve turuna katılmak istiyoruz. Güzel de bir pazarlık yapıyoruz 8 kişi için, notlarımda yanlışlık yoksa adam başı 25 Pound veriyoruz,  oldukça makul bir fiyat olduğu aklımda. İlk kez deveye biniyorum, hayvan sanki yamuk duruyor, bırak fotoğraf çekmeyi, düşmeden doğru durabilmek için zorluyorum kendimi. Arkamdaki arkadaşın durumu da hemen hemen benimle aynı. Acaba devenin sol tarafına koyulan çanta mı ağır geldi? Veya yol mu çok yamuk ? Yoksa bu deve mi yamuk ?:) Bir şekilde yere paralel devam ediyoruz.

 

4 deve ile yol alıyoruz, iki tane deve sürücümüz var, 10 yaşlarında iki çocuk. Sigara içiyorlar, biz fotoğraf çekmek istediğimizde her ne kadar ellerindeki sigarayı saklamak isteseler de..Develer bazen birbirine çarpıyor, ayaklarımız develerin arasına sıkışıyor, güle oynaya yol alıyoruz çölde, solda piramitler ve başgösteren kum fırtınası, istikamet varış noktamızda bizi bekleyen Sfenks..O da ne! Hava iyice karardı..Ve yüzümüze vuran yağmur damlaları..Azeri rehber olsaydı da gülseydi..Rüzgarla birlikte sol yanımızdan sağlam yağmur yiyoruz bitiş noktasına varana kadar, ama rehberin dediği gibi 10 dk kadar sürüyor yağmur. Deveden inip yolumuza devam edeceğiz ki, deve sürücüleri çocuklar bahşiş için peşimize takılıyor, bahşiş arapçada da aynı şekilde telafuz edilen, aynı anlama gelen bir kelime. Çocuklar verdiğim miktarı az bulup burun kıvırsalar da, bakıyorlar ki ben yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyorum, bulduklarına razı oluyorlar.

 

– Deve yolculuğundan … – (Güvenç&Kerime)

 

Sfenksin yanında Mısır’daki ilk alışverişimi yapıyorum, papirüsten mamül kitap ayıraçları, onlu paket halinde ederi 10 Pound,çekilen fotoğrafların ardından iyice acıktığmızı hissediyoruz ve bildik bir restoranın içindeyiz tahmin edemeyeceğimiz bir manzara ile. Büyük piramit manzaralı bir Pizza Hut restoranındayız, farklı farklı sipariş ettiğimiz pizzaları yiyoruz.Restoran çalışanı istersek teras katını bizim için ayırabileceğini, her gece farklı bir dilde hikayelerin de anlatıldığı ışıklı piramit gösterilerini para vermeden buradan izleyebileceğimizi söylüyor.Oysa bizim piramitleri gece de görmek gibi bir niyetimiz yok. Daha sonra bu gösteriyi izleyen bir arkadaşın hayal kırılkığı yaşadığını söylemesi üzerine doğru bir karar verdiğimizi anlıyorum. Arkadaşımın hayalinde pahalı bir lazer gösterisi izlemek varmış, oysa ki piramitlerin üzerine tutulan, önlerine koyulan renkli camlarla renkleri değiştirilen ışıklardan ibaret bir gösteri bu.

– Piramit manzaralı Pizza Hut..Çölde miyiz gerçekten ?? –

 

Yemek sonrası etrafta bir papirüs dükkanı bulup, papirüs yapımını görmek istiyoruz. Peşimize hemen iki taksici takılıyor, o civardaki papirüs dükkanlarının pahalı olduğunu, bizi otelimize götürebileceklerini ve yol üstünde daha ucuz papirüs dükkanlarına uğrayabileceğimizi söylüyorlar. Dönüşte tekrar onlarla döneceğimize söz verip bizi bırakmalarını sağlıyoruz. Tabi usulen isimlerini soruyoruz dönüşte buluşmak üzere, aklımdan çıkması zor iki isim, daha doğrusu ikisi bir arada olunca hatırlamakta hiç sıkıntı çekmeyeceğim iki isim, tatilden geleli epey zaman geçmesine ve bu anı yazana kadar hiç düşünmemiş olmama rağmen hala dün gibi aklımdalar, Muhammet ve Ali..

 

Biraz daha yerel halkın içine karışıyoruz turist grubundan uzaklaşıp, giysiler değişiyor, binalar değişiyor. Ekmek fırınında ekmek bekleyen ve fotoğrafının çekilmesini istemeyen insanlar, bir yanda parkta oynarken bize gülümseyen çocuklar, diğer yanda hayvan pazarında müşteri bulmaya çalışan satıcılar. Derken kendimizi bir papirüs dükkanında buluyoruz, niyetimiz şöyle bir etrafa bakmak ve herşeyden çok papirüs üretimini dinlemek, izlemek. Satıcı hemen hazır kurulu olan “anlatma tezgahı”nda olayı anlatıyor, nasıl kesildiğini, nasıl birleştirip preslendiğini, kaç gün bekletilirse hangi renk kağıdın elde edildiğini..Derken etrafta dolaşmaya başlıyoruz, ne yalan söyleyim aklımda hiç buradan papirüs alıp dönmek falan yok, zaten birçoğu rahmetli dedemin zamanında sattığı papirüslerden, hep bildik figürler, bildik renkler, arasam İstanbul’daki evde hala üç beş tane çerçevelenmemiş papirüs vardır kesin, haliyle hiç yük edemem kendime..Derken bir de bakıyorum ki dükkandan en sağlam alışverişi yapan ben oluyorum 🙂 Çok farklı olduğunu düşündüğüm bir parça dikkatimi çekiyor, sonra kardeşime ve sevdiğim birkaç arkadaşa hediye almak istiyorum, tabi parça sayısı arttıkça indirim vaadi, onu izleyen yeni alımlar derken, bir kısmını kredi kartı ile ödemek zorunda kalacağım sağlam bir alışveriş yapıyorum. Hatta bu alışverişim, gezi dönüşünde arkadaşlarımın birinin notlarında “Melih’in alışverişleri” şeklinde anılmama neden olacak 🙂

 

Otele Dönüş ve Taksi Yolculuklarına Dair..

Dükkandan çıkınca bizim aramamıza gerek kalmadan Muhammet ve Ali buluyor bizi, istikamet Maadi Otel, ederi araç başına 30 Pound. Zaten yapılan taksi pazarlıkları sonucunda kafamızda bir pazarlık fiyatı da oturuyor. Otelden şehir merkezi 20, Giza gibi uzak bir yer için 30, ara yerler için de 25 Pound uygundur. Bu fiyatlardan o kadar eminiz ki adam 20 yerine 30 istediği zaman “sen bilirsin” diyerek yol veriyoruz şoföre, halbuki konusunu yaptığımız tutar altı üstü 1 YTL. Gittikçe daha sert pazarlık yapar oluyoruz, deyim yerindeyse “çingene pazarlığı” yapıyoruz. Neden sonra farkediyoruz, zaten altı üstü 1YTL için kıyasıya pazarlık yaptığmızın, kendimizden sıkılır oluyoruz bir parça, her daim kuruş hesabı yapıyor olmamızdan dolayı..

 

Evet güzergah otel, fakat anlaşılan iki farklı Maadi bölgesi var, biri yeni biri eski. Benim bulunduğum arabadaki arkadaşlardan biri otelin broşürünü çıkartıyor (hay aklınla bin yaşa, süper bir deneyim, mutlaka bilmediğin bir şehirdeysen bu broşürlerden yanına almak lazım, çünkü büyük bir şehirde her taksici gideceğin yeri bilmek zorunda değil, ama broşürün arkasındaki krokiden vs bir şekilde buluyorlar). Bizim şoför nereye gideceğini anlıyor ama bunu diğer arabaya anlatması lazım, korna çalıyor, sonra benim yandaki camı açıp, ortalama 100 km hızla giderken diğer taksiye çarpma mesafesinde yaklaşıyor, arapça bağırmaya başlıyor, bizim tek anladığımız artık hangi şiveyle söylenmesi gerektiğini iyice bellediğimiz bir kelime “Maadi”. Bayram dolayısıyla yollarda kontrol yok, tam bir keşmekeş, lunaparktaki çarpışan araba bölümü halt etmiş. Zaten taksilerin birçoğunda yanlardaki dikiz aynası yok, olanlar kırık veya içeri katlanmış durumda, aracın içindeki aynayı da kullandıklarını pek göremezsiniz, anlayacağınız herkes sadece önüne bakıyor, arkadan gelenle ilgilenen yok. Sanırım biri Mısırlı sürücülere sadece şunu öğretmiş “arkadan çarpan suçludur” 🙂

 

– Kullanılmayan araba aynaları –

 

Arabalar muhtemelen 40-50 sene önce Türkiye’de kullanılan arabalar, ilk bakışta Murat 124 leri andırıyor, fakat dikkatlice baktığınızda bunların Şahin marka araçlar olduğunu görüyorsunuz. Ama eminim ki Türkiye’de eski model araba kullanıldıysa da hiçbir dönemde bu kadar döküntü ve pis halde araç kullananılmamıştır. Arabaların içi bir karış toz, gece yapılan yolculuklarda mutlaka direksiyonun altında yanan bir lamba görmek mümkün, bu pisliğe rağmen çoğunun içinde torpido gözlerinin üzerine serilmiş danteller de var. Ön sağ koltuğa ait cam eğer yukarı doğru çıkmakta zorlanıyorsa, yani kol bir yerde takılıyorsa, camı elinizle düzeltip tekrar kolu çevirmeye devam etmeniz lazım. Üç farklı takside de aynı şeyi yaşayınca artık “cam niye kapanmıyor” diye sormadan, bildik hareketleri tekrarlayarak camı kapattık hep. Çok nazik taksi şoförleri de var, çok kurnaz olanları da, bindiğimiz bir taksi bahsettiğim ön sağ camı kapatamadığımızı gördü, biz “önemli değil devam et” desek de (çünkü diğer arabayı kaybetmememiz gerekiyordu), sağa çekti, yerinden inip öteki tarafa geçti ve camı tarif ettiğim gibi kapatıp yola devam etti, zaten o taksiden öğrendik camı nasıl kapatmamız gerektiğini.

    Eğer bir taksi şoförü anlaştığınız bedel üzerine ayrıca sizden bahşiş isterse şaşırmayın 🙂 Ücretini ödedim bahşiş neden diye soracak olursanız muhtemelen kaç çocuğu olduğundan bahsedecek ve çocuk başına kaba bir hesapla istediği bahşiş miktarının adını da koyacaktır!

 

 

Mısır’da İlk Gece

    Gündüzün yorgunluğunu attıktan sonra  iki taksi kiralayıp şehir merkezine iniyoruz. Yolda bizim taksi camını kapatmak için durduğundan, indiğimiz yerde diğer arkadaşlarla buluşmamız epey zor oluyor. Cep telefonları bazen çalışıyor bazen çalışmıyor. Bayram günlerini yaşayan Kahire sokakları insan seli, uzaktan gördüklerimizin arkadaşlarımız olup olmadığını anlamakta zorlanıyoruz, derken buluyoruz birbirimizi ve büyük caddelerdeki insan seline bırakıyoruz kendimizi, nereye gittiğimizden ne yapmak istediğimizden habersiz, şehrin ritmini yakalamak uğruna..

    Birkaç restoran, onlarca giyim mağazası ile dolu uzunca bir cadde, insanlardan yükselen uğultularla yürüyoruz, cadde trafiğe kapalı bir halde gelmiş, yine de arada zar zor yol almaya çalışan arabalar var. Gruptaki kız arkadaşları aramıza alıp yürümeye devam ediyoruz. Bir sinema salonu önünde insanlar hıncahınç içeri girmeye çalışıyorlar, dışarıda polis var, bir güvenlik alanı oluşturmuşlar. Bir film yıldızı gelecek diye tahmin ediyoruz, biraz duraklıyoruz ama gelen giden yok. Bu izdihamın nedenini birkaç gün sonra yapacağım İskenderiye – Kahire tren yolculuğu sırasında öğreneceğim, şimdilik insan kalabalığı içinde yürümeye devam ediyoruz, bazen paralel caddelere geçiyoruz, ta ki bir yerel kahve ile karşılaşana dek.

     Ahşap işlemeleri ile dikkati çeken, müşterilerinin bir kısmının tavla oynadığı, bir kısmının nargile içtiği yerel bir kahve burası. Evet tam da aradığımız şey bu, turistlerden çok yerel hakla içiçe olmak. Yürümekten yorulmuşuz epey, çantaları koyup sandalye sayısını ayarlamaya çalışıyoruz, o da ne! Gruptakilerden bir soru geliyor. Enteresan insan Tunç..

Tunç : Ciddi değilsiniz değil mi?

Ben : Neyle ilgili ?

Tunç : Burada oturmayı düşünmüyoruz değil mi ?

Ben : Birşey demiyorum sadece gülüyorum..Çünkü bu hepimiz için o kadar doğal birşey ki, düşünülmesi gerekmeden doğru olduğunu bildiğimiz birşey, nasıl ki giden bir arabadan atlamamak için bunun üzerine uzun uzun düşünüp “hımm atlamamalıyım” demezseniz, oraya oturmak da bizim için o kadar sorgulanmadan yapılacak birşey, sanırım Tunç için değil J Ama o ısrarlı

Tunç : Ben oylama yapalım derim

Arkadaşlarla gözgöze geliyorum, gülümsüyorum..Ama anlıyorum ki gülümsemem yeterli bir cevap olmayacak yine

Ben : İstersen oylayalım ama “oturmayalım”ı oylayacak tek kişi sensin

Tunç suskun, bozuk, kızgın ama belki de binlerce ipini koparmış insanın kendilerini deli  gibi sokaklara attığı Kahire gecesinden tedirgin yanımızda kalıyor. Ne yiyor ne içiyor, rahatsızlığını anlatan bir yüz ifadesiyle oturuyor sadece. Ama kimin umrumda

“tea…with menta please..”

“and three waterpipe..”

Mısır’da insanların çayı nane yaprağı ile içtiğini duymuştum, detayları bilmemekle birlikte sanki nane yaprağı sürekli ağızda duracak gibi hayal etmiştim, meğer bardağın içine atılıyormuş J Arkadaşların bir kısmı kahve söylemişti, gelen bardaklarda daha önce ne içildiğini tahmin etmeye çalıştık üzerindeki ciddi içecek kalıntılarından J Hiçbirşey umrumda değil o an, bir bardak çay, varsın bardak çok da temiz olmasın, ölmem ya ! Ve büyük bir kısmını tek başıma tükettiğim elma tütünlü nargile..

Etrafımızda üç beş ufak çocuk var, bizimle ilgililer, kahvede oturan diğer gençler gibi. Gençlerin dikkatini çeken belki yanımızdaki kız arkadaşlar, çünkü bizim gruptaki kız arkadaşlardan başka kız yok kahvenin içinde, ufaklıkların dikkatini çekense belki konuşma isteği, tanışma çabası.

Ufaklık : Whats your name

Ben : Melih, and yours?

Ufaklık : Muhammet

   Thats all J tüm sohbet bundan ibaret, ama bir kere değil iki kere değil, defalarca aynı soru aynı cevaplar ve cevabımın ardından gülüşmeler..Ve kahve sahibi gelip çocuklara bizi rahatsız etmemesini söylüyor, yani en azından böyle dediğini düşünüyorum.

 

– Sürekli olarak ismimizi sorup duran ve gülüşen ufaklıklar –

 

    Yandaki masada oturan gençler süt rengi birşey içiyorlar, ne olduğunu soruyorum. Tabi belki daha önce dil bilip bilmediklerini sormak gerekirdi. Ama pratik bir çözüm buluyorlar bardağı uzatarak. Önce kokusuna bakıyorum, birşey ifade etmiyor. Arkadaşlarım yüzüme bakıyor bir cevap bekleyen gözlerle ve bardaktan bir yudum alıyorum J Sahlep benzeri bir içecek, ne olduğunu halen tam anlayabilmiş değilim ve bardağı geri veriyorum.

     İade-i ikramda bulunmak lazım..ne var yanımda..Hımmm rokko..Enteresan olabilir, şekerin kutusunu gördüklerinde anlam veremiyorlar, bir tane alıp dilimin üzerine koyuyorum ve kutuyu uzatıyorum, içlerinden biri benim yaptığımı tekrar edip kutuyu geri veriyor. Derken ağzının içinde yayılan nane tadıyla derin derin nefes almaya başlıyor, arkadaşları kıkırdamaya başlıyorlar anlamadığımız arapça şakalar eşliğinde. “Tut bakalım genç, sen de başkalarını şaşırt, nane aromalı bu şekerle” fırlatıyorum o masaya doğru kutunun tamamını.. Nargileye devam, nane aroması gitse de naneli çay yudumlamaya devam, kalan geceyi yaşamaya devam…

 

 

– İlk gece oturduğumuz yerel kahve, naneli çaylar, nargile ve meraklı bakışlar –

 

    Deniz kıyısına doğru yöneliyoruz, bir üstegeçidin altından geçmemiz gerekiyor, ama ne mümkün, bir arabanın size çarpması işten bile değil. Sonradan anlıyorum ki, bayrama, başı boşluğa, bayram coşkusuna dair bir delilik bu araba kullanışlar, bu karşıdan karşıya geçerken “kesin araba çarpar” korkusu..Güvenç ile birlikte birden yola atlıyorum, diğer arkadaşlar da ikişer üçer atıp kendilerini çılgın arabaların arasına karşıya geçiyoruz. Ve sahildeyiz, saat gece yarısına yaklaşıyor, sokaklar halen hıncahınç dolu. Sahil biraz serin bu saatte. Ne yapacağımıza karar vermek biraz etrafı izlemek için demir parmaklıkların önünde duruyoruz. Nil nehrinin üzerinde yüzer restoranlar görünüyor ışıl ışıl, hemen aşağımızdaki kıyıda da bangır bangır arapça müzik çalan tur tekneleri, çıkan sesin kalitesizliği Eminönündeki boğaz turu yapan teknelerden yükselen cinsten, tekneler de üç aşağı beş yukarı benzer tekneler..Bu serin havada, bu gürültüde Nil nehrinde bir gezinti mi? Ben almayım!

    Birkaç arkadaş mısır tezgahının yanında, birkaç mısır alma niyetindeyiz ama bir tane yiyince diğer arkadaşları uyarıyoruz, çok kuru bunlar tat tuz yok almayın diye. Nereye gittiğimizden habersiz bir köprünün üzerinde buluyoruz kendimizi karşıya geçmeye çalışırken. Köprünün ortasında bir araba durmuş, yolun kenarında bir kalabalık, bugün evlenen bir çift şehri dolaşıyorlar, çok tanıdık bir tablo. Kerime ile ben de yanlarına geçip bir anı fotoğrafı çektiriyoruz, bir daha hiç görmeyeceğimiz gelin ve damat ile, hayırlı olsun diyelim gecenin bir vakti..

     Karşı kıyıya geçince, sanki dünya değişiyor. Sokaklar daha temiz, bahçeler parklar bakımlı, arabaların markaları değişmiş, ondan da öte hepsinin aynası var ve sağlam J Zengin bir muhiti Mısır’ın Zamalek..Daha fazla yürümek istemiyorum artık, oyun bozanlık yapmak istemesem de artık otele dönesim var. Bir gayret biraz daha yürüyoruz, derken bir taksi durdurup biniyoruz, diğer arkadaşlar arkadan geliyorlar.

     Fotoğraf kulübü gezilerinde olduğu gibi birimizin odasında toplanıyoruz dönünce, maksat biraz içmek, biraz sohbet, günün kritiğini yapmak, yarını planlamak. Derken Engin ve Güvenç de geliyor, tüm gece boyunca sorduğumuz kimseden cevap bile alamadığımız içkileri bulmuşlar taksi şoförünün yardımı ile, Mısır birasının tadına bakıyorum…Dediğim gibi biraz sohbet, biraz kritik ve yarını planlamaya çalışıyoruz, artık iyice yorulduk, vakit uyku vakti artık..

 

21/12/2007 – İkinci Gün Sabah..Ve Yollar Ayrılır..

Kahire Müzesi

     “Bu kadar yolu müze gezmeye mi geldik” gibi enteresan bir soruya cevabımız “iyi de bahsettiğin Kahire müzesi, başka ne zaman ziyaret edebilirsin?” şeklinde oluyor. Ortak bir çözüm bulamayınca akşam saat 17 de İslami Kahirede  bulunan Al-Huseyin camii önünde buluşmak üzere arkadaşlarımızın bir kısmıdan ayrılıyoruz. Bir kısım şehri turlayıp fotoğraf çekmeye devam ediyor, ben ve birkaç arkadaşım önce Kahire Müzesine gitmeyi planlıyoruz, ardından da Dahshur’daki kırmızı piramite.

      Seyahat kitaplarında ve daha önce Mısır’a giden bir arkadaşın anılarında okumuş olmama rağmen, bu tuzağa hep düşmek üzereyken buluyorum kendimi. Kahire Müzesinin karşısındayız, arada büyükçe bir cadde var. İki arkadaşım karşıya geçiyor, biz üç kişi diğer taraftayız. Bir satıcı geliyor yanımıza müzeye gittiğimizi anlayınca, o günün ibadet günü olduğunu müzenin kapalı olduğunu söylüyor. Düşünüyorum, bugün hakikaten Cuma..Ama namaz vakti değil, hem kaldı ki öyle olsa bile müze kapalı olur mu, hadi olsa da tüm gün mü kapalı olur. Ve satıcının beklenen cümlesi geliyor “burda bir dükkanım var bugün %50 indirimli satışlar var oraya götüreyim sizi”.Karşıda bizi bekleyen arkadaşlarımı işaret ederek başımdan savmaya çalışıyorum, ama adam inatçı “Sen benimle gel, arkadaşların da benimle geldiğini görünce gelecektir” diyor, bir can havli ile yola atıyorum kendimi, ama yine de adama cevap verme gayreti içindeyim “Önce onlarla konuşmam lazım…”

      Karşıya geçtiğimizde, müze bahçesine yaklaşıyoruz. Bırakın tatil nedeniyle kapalı olmasını, burası kutsal bir mekan gibi ziyaret edilen bir müze, bahçeye giren ve ayrılan tur otobüslerinin haddi hesabı yok

      Bir gezi kitabında (Lonely Planet kitabında da aynı detay var sanırım) müzeye girerken kamera ve fotoğraf makinalarının emanet edildiği biryerden bahsediyordu, bu bölümü buluyorum, ayrı ayrı para vermemek için arkadaşlardaki tüm makinaları benim sırt çantası şeklindeki fotoğraf çantama koyuyoruz, neyse ki bu bölümde çalışan kişi kapalı çanta içinde makinayı içeri sokabileceğim konusunda beni uyarıyor da, boşuna para ödemekten kurtuluyoruz, sadece fazladan kamera ve fotoğraf makinası taşımış oluyorum müze gezisi boyunca, hepsi bu J

           

– Kahire müzesi bahçesinden..-

 

      Bahçede yakalandığımız 3 dk süren yağmurun ardından müzeye giriyoruz.Müze tam da kitaplarda çizilen planlarda olduğu gibi, elimizdeki kaynak çok detaylı değil, hollerden bölümlerden bahsediyor ama orada bulunan eserlere ait detaylı hikayeler yok. Ben dışarı çıkıyorum bir rehber ile anlaşmak için, şu an hatırlayamadığım çok astronomik bir fiyatla karşılaşıyorum. Kaldı ki rehberin ve bizlerin ingilizceye ne kadar hakim olduğumuz da tartışılır, haliyle vazgeçiyoruz. İçerde bizlerle birlikte gezen turist kafilelerinin rehberlerine kulak kabartıp, anladığım kadarını arkadaşlarıma tercüme ediyorum. Tabi burda benim pozisyonum biraz komik, herkes heykele bakıp rehberi dinlerken, ben tek kulağımı rehbere dönüp (içerdeki diğer rehberlerin ve insanların konuşması ile karışmaması için) dinliyorum, haliyle hem konuyla ilgili hem de hikayesi anlatılan heykelle ilgisiz bir duruşum var J Bir ara Türkçe konuşan bir rehbere rastladığımızı zannediyoruz, aman ne mutluyuz..Ama mutluluk kısa sürüyor, anlıyorum ki teyzem taşların önlerine koyulan yazıları tercüme etmekten ve kendince “aa bak ne güzel yapmışlar değil mi” şeklinde yorum yapmaktan bir adım öteye geçemiyor J

     Holler ve katlar arasında gezinirken Tutankamun’un eşyalarının sergilendiği bölüme geliyoruz, o hepimizin bildiği Mısır ile özdeşleşmiş altın maskın önünde buluyorum kendimi, aramızda sadece camdan bir muhafaza var, ilk kez bir müzede bu kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum, iyki de bugünkü programa müzeyi dahil etmişiz diyorum, sırf bu heyecanı tatmak için bile değerdi bence. Hernekadar turdan ayrılıp kendi rotanızı çizseniz de Kahire müzesi için tavsiyem sizin dilinizi konuşan bir rehber ile gezmeniz, eminim çok daha anlamlı olacaktır

 

Dahshur Yolunda

     Otelde yapılan kahvaltılar sırasında turda bulunan diğer yolcularla sohbet etme fırsatımız oluyor, onlar bir gün önce tur şirketi ile nerelere gittiklerini anlatıyorlar, aynı şekilde biz de onlara. Bu tür gezilerde farklı yerleri gören insanlardan fikir almak zaman kazanmak açısından avantajlı, belki de aklınıza bile gelmeyecek yerler hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Kahvaltı sırasında Alehandro ve kız arkadaşı Özge ile sohbet ediyoruz, bize Sakkara turu sırasında Dahshur bölgesinde bulunan piramitlere gittiklerini söylüyorlar, bundan da öte buradaki kırmızı piramidin içine girilebiliyormuş.Tam da aradığımız şey!

      Kahire müzesinden çıkınca taksi aramaya başlıyoruz. Bir taksici kesiyor önümüzü, her zaman olduğu gibi kıyasıya bir pazarlık.5 kişi olduğumuzdan adamın aracının standart taksilerden büyük olması hoşuma gitse de, bu pazarlığı duyan birkaç yurdum insanı bizi caydırmaya çalışıyor “çok pahalı..boşverin bunlara para kazandırmanın anlamı yok, biraz daha pazarlık yapın” diyerek. O hırsla biraz daha pazarlık yapıyoruz, ama yine konuştuğumuz 3-5 Ytl. Bu adamla yol almaya karar veriyoruz. Gidip geleceğimiz mesafe ortalama 1,5 saatlik bir yol. Kahire şehir merkezinden epey uzaklaşacağız.

       Taksiye biner binmez ön panelde bulunan Hz İsa figürleri dikkatimi çekiyor. Mısırda yaşayan Kıpti denen bir grup var, bunlar hristiyan. Anlaşılan şoförümüz de bu grubun bir üyesi. Zaten konuşmanın bir yerinde ben taksi şoförlerinin oyunlarından söz açınca “Onlar yapaaar, ben yapmam, ben Kıptiyim” diye başlıyor lafa.

       Yol boyunca aklımıza takılan, cevabını bulabileceğimiz birkaç soru soruyoruz şoföre. Mesela  Kahire merkezde birçok binanın çatısının olmadığını farketmiştim, bunu soruyoruz şoföre ve anlıyoruz ki, çatısı olan ev bitmiş ev demek, bu da daha fazla vergi demek, bu yüzden insanlar çatıyı hiçbir zaman bitirip kapatmıyorlar, orada inşaat demirleri boy gösteriyor sürekli olarak.

– Yol boyunca hurma bahçeleri –

 

       Şehir merkezinden uzaklaştıkça yerel yaşam izleri ve fakirlik gözümüze çarpmaya başlıyor. Kahire merkezde İstanbuldaki gibi giyinen birçok erkek olmasına rağmen, buralarda herkes yerel kıyafetlerle dolaşıyor, merkezde tek tük de olsa başı açık kadın görebilmenize rağmen bu bölgede sanırım imkansız. Hafifçe akan bir ırmağın yanından ilerliyoruz yolun elverdiği hızımızla, diğer yanımızda da hurma bahçeleri..

             

– Dashur yolunda yerel kıyafetler –

 

        Gideceğimiz yer asker denetiminden yeni çıkan bir bölge, sanırım bu yüzden çok popüler değil. Giriş biletlerimizi alıp içeri giriyoruz, taksi ile Kırmızı Piramit olarak adlandırılan piramidin önüne kadar gidiyoruz, bizden başka 2 ya da 3 araba daha var. İnince yerel kolluk kuvvetleri karşılıyor bizi, ingilizce bilmiyorlar. Biri elindeki EuroCenti gösteriyor, çok geçmeden para istediğini anlıyorum. Ben de madem EuroCent diyerek, 10Ykr veriyorum kendisine J Ve başlıyoruz merdivenleri tırmanmaya..

– Melih kırmızı piramidin önünde –


      
Piramidin içine 45derece eğimle inen yolun ağzına usulen bir kapı koymuşlar ve kapıda bir bekçi var, biletlerimizi veriyoruz, kendinden geçmiş vaziyette gülümseyip hoşgeldiniz diyor. Güneşten midir, tek başına saatlerdir orada olmasından mı bilinmez adam bir garip, bizim tahminimiz ise daha çok kafasının güzel olduğu yönünde J

       Beş kişilik grubun en arkasında piramidin kalbine doğru inmeye başlıyorum. Eğimli yolun yükseltisi tahminen 1 metre civarında, iki büklüm vaziyette sırtımda bir çantayla inmek oldukça güç olmaya başlıyor. Normalde bu yol ile içeri girip çıkmak mümkün olmayacağından belirli aralıklarla tahtalar çakıp bir çeşit merdiven yapmışlar. Yolu yarıladık sanırım, klostrofobim olmamasına rağmen kendimi hiç olmadığı kadar sıkışmış hissetmeye başlıyorum, büyük bir taş yığınının ortalarındayız şimdi ve piramidin taban noktasına doğru ilerliyoruz, fay hattı var mıdır Mısır’da? Ya kapıdaki keş nöbetçi kapıyı kapatırsa?

      Bir süre sonra piramidin tabanına varıyoruz. Büyük boş bir oda, kafamı havaya kaldırdığımda piramidin tepe noktasına doğru yükselen yapıyı görüyorum, eğer bir inşaat mühendisi olsaydım muhtemelen hayran kalacaktım, oysa benim tek düşündüğüm şimdilik nefes alabilmek. İçerisi havasız, olan hava da sanki aylardır kalıp tazeliğini yitirmiş bir hava kütlesi. Üzerimdeki montu da çıkartıp thsirt ile kaldıyorum kısa bir süre içinde, içerisi havasız olduğu kadar bunaltıcı şekilde sıcak. Odanın diğer tarafındaki merdivenle bir üst kada çıkıp birbirine bağlı üç odaya da bakıyoruz, bunlar alçak tünellerle birbirine bağlanmış boş odalar. En son girdiğimiz oda iyice sauna kıvamında,hızlı adımlarla dönmeye başlıyoruz. Başımda içeride belki lazım olur diye taktığım kafa fenerim, sırtımda fotoğraf çantam ve iyiden iyiye ıslanmaya yüz tutmuş tshirtüm. Sözümona içeride fotoğraf çekmek yasak, ama bırakın fotoğraf çekmeyi isterseniz kısa metraj bir film bile çekebilirsiniz, ne bir görevli ne de bizden başka turist var içeride, tabi nefes almak gibi bir sorun olunca fotoğraf sevdamızdan vazgeçip yukarı tırmanmaya başlıyoruz. Yukarı tırmanış aşağıda geçirdiğim bunaltıcı birkaç dakika nedeniyle olması gerektiğinden de güç bir hal alıyor


 
– Piramidin içindeyiz artık –

 

      Neyse ki yukarıdan gelen kimse yok, çünkü yanyana iki kişinin geçmesine imkan tanımayacak kadar dar bir yokuş çıkıyorum, sırtımdaki çanta geçidin tavanına değdikçe dizlerimi biraz daha kırıp yere yaklaşıyor, bir adım atarak bir sonraki merdiven çubuğuna tutunmaya çalışıyorum. Gittikçe zor bir hal almaya başlıyor bu yolculuk, basamakları saymaya başladım dönüşte, 50..51..52..Daha var..ama neyse ki yolun bir sonu da var…80..81..82.. Çanta tavana sürtmeye devam ediyor, umarım yırtılmamıştır…95…96…Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı, biran evvel temiz hava ile buluşmam lazım, yanımda alerjik astım durumlarım için ilaç var ama bu sanki başka birşey. Birkaç arkadaş çıkışa ulaştılar bile.107..108..Yoksa peşlerinden koşar adım gitmek yerine yavaş mı yürüseydim..119…vee 120…Artık dışardayım..Piramitten dışarı ilk adımı attığımda yüzümden süzülen ter damlaları da burnumun en uç noktasından toprağa düşüyor..Kafamı sağ tarafa çeviriyorum, keş görevli yarım yamalak ingilizcesi ile günde 5 sefer burayı inip çıktığını anlatmaya çalışıyor, bense nefes almaya..

       Rengim beyaza yakın, çantamı arkadaşlara verip piramidin eğimli yüzüne veriyorum sırtımı..Tamam birazdan nefes almam düzelecek..Ama başka bir gariplik var, midem bulanmaya başladı..Arkadaşlar çaktırmıyorlar ama tedirginler..İki ispanyol geliyor, bir anne kız, içeride ne olduğunu soruyorlar, ben kesik kesik cümlelerimle boş bir oda olduğunu iniş ve çıkışın kendilerini zorlayacağını söylüyorum, çünkü kızın boyu 1,80 civarında..Annesi kıza ispanyolca birşey söylüyor kapıyı işaret ederek. Sanırım benim, birlikte aşağı inerken diğer arkadaşlarımın düşündüğü şeyi düşünüyor “burada kalıp bekleyim ki kapı kapanmasın”. Kadın dışarıda, kızı içeri giriyor, gözümle mide bulantısının devamında kullanmak için uygun bir yer arıyorum. Piramidin üzerinde istifra eden biri, enteresan olurdu sanırım J Aşağı bakıyorum tek tük iki üç araba var, aşağı insem bile yakın bir sağlık merkezine gitmek ne kadar zaman alır kimbilir..Şükran’ın Polo şekeri yetişiyor imdadıma. Naneli şeker..Hızlı bir şekilde kendime gelmeye başlıyorum, bu arada İspanyol kız da 8-10 basamak indikten sonra cesaret edemeyip geri dönüyor. Piramidin üzerinden aşağı inmeye başlıyoruz, bacaklarımda bir tuhaflık var, sanki adım attıkça boşalacak gibi. Yorulduk diyoruz, çünkü hepimiz (bir kişi hariç) aynı durumda. Aşağıda biraz sohbet edip turist anne kız ile hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra kiraladığımız taksiye biniyoruz. Bölgede gidilebilecek bir (yada yanlış hatırlamıyorsam iki) piramit daha var, oraya gitmek isteyip istemediğimizi soruyor. Hepimiz bitik bir haldeyiz, ben kendime yeni gelmişim. Yeni bir piramit mi?? Kalsın..Yola devam edelim..

 

       Dönüş yolunda, çöl üzerinde birkaç palmiye ağacı görünce duruyoruz. Bildiğimiz çöl kumuna bulaşmak, arkadaki piramit silüetleri ile palmileyer altında fotoğraf çektirmek için iniyoruz. Arkadaşlarımın uzaklaşmasını bekliyorum fotoğraflarını çekmek için. Ben de bir süre palmiyelerin altında vakit geçiriyorum, kuma uzanıp çöldeki piramitlerin fotoğraflarını çekiyorum. Ve artık dönüş yolundayız, istikamet El Hüseyin Camii önü.


 
– Dönüş yolunda çöle bulaştığım an –

 

El Haliliye İlk Varış

      Eminönü meydanını andıran biryerdeyiz. Tam karşımızda Al-Huseyin camii, ortada bir meydan, sol tarafta ardı ardına sıralanmış yiyecek yerleri ve bunların bitiminde başlayan hediyelik eşya cenneti bir pazar. Kapalı çarşının çok dar sokaklardan ibaret bir şekli gibi. Burada da Türk olduğumuzu öğrenince veya bazen öğrenmeden tahmin ederek, satıcılar başlıyor seslenmeye “Yavaaş yavaaş, Hasan Şaş”.

      Bu popüler tekerlemenin sebebi ise 2002 Dünya kupasında Hasan Şaş’ın Brezilya’ya attığı gol. Mısırlılar da Türkiyeyi destekliyorlar maçta doğal olarak ve spikerin anonsu bu tekerleme şeklini alıyor. (Ben bir turist rehberinin anlattığı bu hikayeyi Türkiye’ye döndükten sonra araştırdığımda başka bir olayla da karşılaştım, merak edenler, arama motoruna bu tekerlemeyi yazıp internet üzerinden kontrol edebilirler ben yazmayım burda şimdi ) J

        Yarım saat veya bir saat var diğer arkadaşlarla meydanda buluşmaya, etrafa göz atalım diyoruz ve belki biraz alışveriş. Kalabalıkta önlü arkalı yürürken iki arkadaş kalıyoruz, diğerleri kayıp!Nasıl olsa buluşma yeri belli, heyecan yapmaya gerek yok diyerek devam ediyoruz bizi dükkanlarına çekmek isteyen satıcıların buyur etmeleri arasında. Kısa bir süre sonra onlarca değişik çeşit hediyelik eşya bulunan bir dükkanda buluyoruz kendimizi. Kimlere ne alayım diye düşünüp, bir liste yapıyorum kafamda ve ayırmaya başlıyorum alacaklarımı. Sümbül de bir yandan şu kadar pound kaç ytl yapıyor diye hesap yapıyor, bu para birimiyle yatıp kalkıyoruz iki gündür haliyle bazen pahalı mı ucuz mu bu kavramı yitirdiğimiz oluyor tamamen. Derken gözüm birkaç büyük parçaya takılıyor, satıcının da ilgisi ve indirim önerileri artıyor böylece. Uzunca bir süreden sonra karar veriyorum fakat ücretin bir kısmını Usd olarak ödemem gerek, bu arada tezgahtar patronunu çağırıyor. Arkadaşlarla buluşma vakti gelmiş meğer, Sümbül yanımdan ayrılıp meydana doğru yol alıyor, benim aklımda da en geç beş dakika sonra dükkandan çıkmak var ama nerde!! Patron geliyor onunla pazarlık, söylenen toplam tutarın bir kısmını Pound olarak ödedikten sonra kalan kısmın Usd ye çevrilmesi. Nedense pirinç ayıklar gibi pür dikkat hesap yapıyorlar, halbuki kağıt kalemi çıkarttım, neyin ne olduğunu belirttim, yapılan işlem de çarpma ve çıkartma, kurda da mutabık kalmışız, ama bir türlü bitmiyor hesap işi. Neyse tam hesap işi bitti derken çocuk elinde benim beğendiğim parça ile fırlayıp gidiyor, patronu açıklamaya çalışıyor “diğer dükkandan poşet alacak”. Biraz sonra geri geliyor tezgahtar poşet bulamadığını söylüyor. Ben işkilleniyorum, elindeki bibloyu incelemeye başlıyorum, değiştirdi mi acaba bunu diye, pek fark yok gibi. Sürekli yemin ediyor değiştirmediğine dair, hala da anlayamadım ama bir gariplik var gibiydi o anki koşturmacada, neyse günahı boynuna artık, geçmiş gün J

       Tabi işkillendim ya bir kere, para üstü olarak verdikleri Usdye güvenmiyorum, tedirgin olduğumdan muhtemelen, para bana kağıt hissi veriyor.Yanımda yeterince Pound olmasına rağmen, fazla Pound kalmadığını alışveriş için para bozdurmam gerektiğini söylüyorum, niyetim verdikleri Usd yi yine kendilerine bozdurmak. Tezgahtar bana döviz bürosunu tarif ediyor, ama burada heryer birbirine o kadar benziyor ki, anlattığı tariften bulamayacağımı biliyorum, kaldı ki o an baskın olan düşünce “bu para kesin sahtedir beni kafasından atmaya çalışıyor”. Mümkünse onun da benimle gelmesini istiyorum, kabul ediyor teklifimi. Bu hernekadar bir iyiniyet gösterisi olsa da hala tedirginim. Yürüyoruz..hızlandık iyice..Nerede diyorum büro? Şurada diyor ve yürümeye devam ediyoruz, arkadaşlarımın beklediğini de bildiğimden sanki onlarca dakika geçiyor gibi hissetmeye başlıyorum yürürken. Neyse ki pasaj içinde bir döviz bürosuna geliyoruz, çocuk dışarıda bekliyor, benim tedirginliğim hat safhada. Parayı uzatıyorum…Ve Pound karşılığını alıyorum..Sorun yokmuş, ucuz atlattık. Pasajdan çıkınca çocuk kabaca tarif ediyor yolu, yani tarifi de “şurdan sola dön ve direkt devam et”. Kendisi ikinci dükkanlarına gitmek zorunda olduğundan benimle gelemiyor. Tarifi basit bulduğumdan, dediği gibi yürümeye başlıyorum sola dönüyorum ve yürümeye devam ediyorum. Tahminimce artık meydana çıkmam lazım. Yan sokağa geçiyorum, yok..Meydana benzer bir yere çıksam rahatlayacağım, daracık sokaklar üstüme üstüme gelmeye başlıyor, bir paralel sokağa geçiyorum..Yok yok! Eyvah kayboldum!! Otele dönerim sorun değil ama insanları bekletmiş olmaktan dolayı son derece huzursuzum, bu huzursuzluğa şimdi kaybolmuş olma endişesi de ekleniyor. Derken ingilizce bilmeyen bir arap grup ile karşılaşıyorum, 20 li yaşlarda iki üç erkek ve iki kız, el kol hareketleri ile anlaşıyoruz ve meydana çıkıyorum birdenbire..Neyse ki arkadaşlarım da beni bırakıp gitmemişler. Şimdi istikamet yemek yiyecek bir yer bulmak. Tabi “herkesin” yemek yiyeceği bir yer J

– Khan El-Khalil restoranından –

 

      Çarşı içinde lüks denebilecek bir restoran buluyoruz, girişinde metal dedektörü ile arama yapılıyor, gerek iç dizaynından gerekse elimizdeki turistik kitaplardan anladığımız kadarıyla kalburüstü biryer, gelen Mısırlılar da giyimlerine bakılırsa varlıklı ailelerin mensupları. Khan El-Khalil restorandayız şimdi.Bildik birşey söylüyorum şiş kebap&kofta. Bir yandan günün yorgunluğunu atarken üzerimizden, bir yandan şehrin farklı yerlerinde yaptıklarımızı anlatıyoruz birbirimize.Hala yiyecek birşey gelmedi,buraya gelmeden önce hizmetin çok yavaş olduğunu duymuştum ama en azından çorba isteyen arkadaşların çorbaları gelebilirdi, bu kadar mı yavaş? Evet sanırım o kadar yavaş ki ciddi bir süre bekledikten sonra garsona “yiyecekleri başka bir dünyadan mı getiriyorsunuz” diye sormak zorunda kalıyorum, arap garson da başında fesi,boynunda papyonu, tüm kibarlığı ile rezervasyon yapılan masaların siparişleri ile ilgilenmek zorunda olduklarından bir gecikme olduğundan bahsediyor.

– Arap garsonla gelmeyen yemek üzerine konuşmamız –

 

Daha önce Mısıra gelen bir arkadaşımın anlattığı hikayeyi anımsıyorum, neyse ki böyle birşey olmadı. Hikaye şöyle;

Turist : 1 cola lütfen

Garson : Tabi efendim

…5 dk geçer

Turist : 1 cola istemiştim

Garson : Tabi efendim hemen geliyor

…5 dk daha geçer

Turist : Bakar mısın benim 1 cola vardı

Garson : Şimdi geliyor efendim

   Ve cola gelir…Ama 3 şişe J

    Bir de not, Mısırda soda içmek isterseniz aklınızda olsun water ve mineral water su olarak algılanıyor, water with gas demeniz gerekecek, hatta yine de size getirilen şişeye dikkat edin, anlayarak mı veriyorlar yoksa bu olmadı demek diğeri mantığı ile mi doğru cevabı buluyorlar tam çözemedim ben J

 

Islami Kahire’de Nargile Keyfi

     Yemeğimiz bitti, hava kararmaya başladı iyiden iyiye. Dükkanlar arasından geçerek meydana çıkıyoruz, nargile ve çay içmek için biryerler bakınıyoruz, birçok turist dolu nargile evinin yanından geçiyoruz ama hala aradığımız yeri bulamadık. Meydandan biraz uzaklaşınca yerel bir kahve buluyoruz, sevgili Tunç neyse ki yanımızda değilsin, buraya imkanı yok oturmazdınJ Müşterilerin birkaçı domino oynuyor, her masada bir yada iki nargile var. Siparişimizi verip yayılıyoruz mekana. İşletme sahibi domino getiriyor, nasıl oynayacağımızı izah ediyor, kavrayıp kendi aramızda oynamaya başladığımızda da ileriden takip edip bir hata yaparsak müdahele ediyor. Aldığım nargileden sadece ben içiyorum, başka ortağım yok. Dökülen domino taşlarını kurguladığım şekilde yakalayabilmek için uzunca bir süre denemeler yapıyorum ve sonunda istediğim fotoğrafı yakalıyorum. Bir ara gruptan iki arkadaş bir internet sitesi vasıtasıyla tanıştıkları Mısırlı kızlarla buluşmak için yanımızdan ayrılıyorlar, daha sonra beraber dönüyorlar, kızlar bir merhaba diyip kaçıyorlar, kızlar için buralarda gece geç saatlere kadar dışarıda kalmak çok kabul edilebilir bir şey değil anlaşılan. Kafam dumanlı, arkadaşların durdurduğu iki taksiye doğru yürüyorum, pazarlığa bulaşmak istemiyorum, atıyorum taksinin koltuğuna kendimi, istikamet Ma aadi otel..

– Nargile ve domino –

 

     Her günün sonunda olduğu gibi birinin odasında toplanıp ekstra yiyecek içecek tüketimi ile sohbet ediyoruz ve ertesi gün İskenderiyeye gitmek üzere güne noktayı koyuyoruz.

– Gecenin sonu..iki taksi durdurulur, otele dönülür –

 

22/12/2007 – İskenderiye Yolunda

    Biryerlere geç kalmak en sevmediğim durumlardan biridir, kaldı ki eğer buna ben değil de başka birisi sebep oluyorsa hepten katlanılmaz bir hal alır benim için. İskenderiye’ye trenle gitmeye karar vermiştik bir gece öncesinden, tren saati de belliydi. Sabah kalkıp kahvaltımı yaptım, fakat hala odalarından inmeyen arkadaşlar var, gerilmeye başladım bile J Derken teker teker döküldüler odalardan. Ne kadar yol gideceğimizi, bayramın son günü trafiğin nasıl olduğunu bilmiyorum, gerçi bu treni kaçırsak da bir sonraki trenle gidebiliriz ama arada iki saate yakın fark var hatırladığım kadarıyla.

     Nihayet atıyoruz kendimizi otelden, o üç beş kuruş için yapılan taksi pazarlıkları da beynimde saatlerce sürüyor sanki, neyse ki bir taksinin içinde tren istasyonuna doğru yol alıyoruz. Vakit iyice daraldı. Tren istasyonuna vardığımızda normalde taksinin ileriden biryerden U dönüşü yapması gerektiğini anlıyoruz, zaman olmadığından taksiden inip caddeyi yürüyerek geçiyoruz. Koşa koşa Engin bilet ofisine gidiyor, ve güzel bir cevapla karşılaşıyoruz “bilet yok!!” İnsanlar istasyonda hızlı adımlarla biryerden biryere gidiyorlar, biletin ne zaman alınması gerektiğini de öğrenemiyoruz. Tren içinde bilet alabilir miyiz diye soruyoruz, yine çok anlaşılır bir cevap yok, sanırım bir görevli bunu onaylamış olacak ki, doğru olduğunu düşündüğümüz trene doğru koşmaya başlıyoruz. Fakat bir sorun var!!Bacaklarım gitmiyor!!! Piramit yolculuğumuzdan beri dört arkadaş kaldırımdan inip çıkarken merdiven inerken ciddi derecede zorlanıyoruz, bacaklarımın ağrısını unutup birden koşmaya çalışıyorum, ama sadece çalışıyorum, çünkü tarif edilemez bir acı var bacaklarımda. Arkadaşlar tazı gibi koşmaya devam ediyorlar ben de binbir güçlükle, ayaklarımla tuhaf dairesel hareketler çizerek hızlı bir şekilde ilerlemeye çalışıyorum,derken geri dönüyor arkadaşlar.Koştukları yanlış trenmiş! Binmek zorunda olduğumuz tren öteki uçtaki peronda, benim için ciddi bir işkence halini alıyor bu yetişmeye çalışmak hadisesi. Bilsem ki arkadaşlarla İskenderiye’de buluşabileceğim, kalır bir sonraki trenle giderim, acı herşeyden vazgeçirecek kadar kuvvetli çünkü..Ahlar vahlar arasında bir vagona kendimi attığımı hatırlıyorum, vagonda bizim gruptan başka iki üç kişi var. Hani biletler satılmıştı ya, yoktu ya, heralde bilet sahipleri son dakikada da olsa gelip yerlerine otururlar, hem bizi oturduğumuz yerden kaldırırlar mı acaba?

      Derken biletçi geliyor, biletlerimizin olmadığını söyleyip trende satın alıyoruz. Normal fiyata göre 5 veya 10 Pound pahalı bilet. Kahire – İskenderiye için  trende alınan biletin ederi 35 Pound. Cam kenarına kurulup Neslihan’dan aldığım mp3 playerdan dinlediğim müzik eşliğinde bir hikaye yazmaya başlıyorum Kahireye dair, arkadaşlarımın bir kısmı İskenderiye’yi çalışıyor, bir kısmı çoktan uyumuş bile..Epeyce bir yol almamıza rağmen vagon hala boş, tek tük birkaç kişi biniyor. Bu da Mısır’a özgü bir oyun olsagerek J

– İskenderiye treni içinden, kimi uyumuş, kimi İskenderiye’yi çalışıyor..-

 

       Nihayet İskenderiye’ye varıyoruz. Buranın havası kahireden farklı, tren istasyonunda bunu hissetmeye başlıyorsunuz. İstasyonun karşısındaki anıtın önüne gidip yönümüzü tayin etmeye çalışıyoruz, yine çocuklar sarıyor etrafımızı, bildikleri tek tük kelimeler ve birkaç soru ile diyalog kurmaya çalışıyorlar bizimle. Niyetimiz sahile inmek, ordan sonra da muhtemel gezilmesi gereken yerlere gitmek, haritadan bulduğum ve direkt olarak sahile indiğini tahmin ettiğim caddeyi soruyorum küçük çocuğa, eli ile işaret ediyor, tam da tahmin ettiğim yerde. Haydi ekip, vuralım kendimizi sahile..

        Yolda bir büfede mola verip bol bol meyve suyu içiyoruz, bardaklardan tedirgin olan arkadaşlar suyunu içmektense meyveyi yemeye karar veriyor, yürüye yürüye sahile kadar iniyoruz. Burada taksiler daha lüks, insanlar sanki biraz daha rahat, bu farklılığın nedeni daha çok bir sahil şehri olması sanırım

– Mola verdiğimiz büfeden..-

 

      Sahilde bir parça dinlenip gelen geçen insanlara bakıyoruz, arada birkaçı vizörüme takılıyor, İskenderiye limanı içinde gezi yapan büyük sandallar var sağlı sollu, bunlar da müşteri bulma, buldukları müşteriyi ıslanmadan denize düşmeden sandala alma kaygısında. Bir faytoncu geliyor yanımıza iki saatlik bir tur için bize bir fiyat veriyor, biraz pazarlıkla makul bir seviyeye çekiyoruz fiyatı, zaten şehri gezmek için ya bir taksi tutmamız gerek ya da fayton kiralamamız, yürüyerek bir günde gezmek için nisbeten büyük bir şehir! Tesadüf budur ya Şükran’ın iki sene önce İskenderiye’ye geldiğinde onları gezdiren faytoncu bu, adı İbrahim.Kalabalık olduğumuz için hemen ikinci bir fayton ayarlıyor, artık İskenderiye limanında önlü arkalı iki fayton halinde yol alıyoruz, hava güneşli olmasına rağmen avrupai mimarisi ile dikkat çeken binaların gölgeleri düşüyor üzerimize, gölgede biraz serince bugün İskenderiye sahili. İbrahim’in yanına kuruluyorum, üç arkadaşım arkadaki koltuğa yayılmış kah arkadan gelen faytonu ve arkadaşları kah yoldan geçenleri kameraya kaydediyor, fotoğraflarını çekiyorlar. İbrahim bir binanın önünden geçerken bilgi veriyor “french school”..”greek consulate”. Çok karmaşık cümleler beklemiyoruz kendisinden, kısaca olayı özetliyor İbrahim her seferinde.

        “Here…many turkish…” Hmm burası Türk mahallesi falan mı acaba diye düşünmeye başlıyorum ki ekliyor “Befooore” J..Bunun farklı versiyonlarını duydum yolculuk boyunca “Here..many french”….”Befoore”.. Her seferinde anlayıp anlamadığımı teyit ediyor, ilk başta ne diyor diye düşünmüştüm birkaç saniye de olsa bu soru kelimesini, daha sonraki günlerde aramızda bir espriye dönüştü İbrahim abinin soru şekli “Angıstat?” Yes ibrahim angıstat J


 
– İbrahimin faytonundaki yolcular –

 

     İlk önce bahçesinde çocuklar için salıncakların kurulduğu bir cami önünde duruyoruz, ilk kez fotoğraf için bu kadar malzemeyi birarada görüyorum ve adeta kendimden geçiyorum, aynı şekilde Güvenç de caminin içinde fotoğraf çekmeye kaptırıyor kendini, bizi bekleyen arkadaşları tamamen unutuyoruz bir süreliğine, yüzünü boyatan çocuklar, fotoğraf karesine girmek istemeyen çocukların yüzünü boyayan büyükler, çocuklarının dijital ekranda yüzünü gören anne babaların şaşkın bakışları ve çığlıkları, el yordamı ile çalıştırılan mekanik lunapark oyuncaklarına binmek için sıra bekleyen minikler, bir elinde sigara, salıncakları sallayan genç çocuk..Daha çok kalınır burda, daha çok fotoğraf çekilir ya..Gitmek lazım, aradaşlar bekler, bir de İbrahim..

– Cami bahçesinde yüz boyayan kadınlar ve yüzleri boyanan çocuklar –

 

      İkinci durağımız İskenderiye kalesi, kalenin önünde bir rıhtım var, insanlar yol boyunca yayılmış oturuyorlar, tatlılar yiyecekler satan seyyar tezgahlar var bir kısmını çocukların işlettiği, bazıları dalgaların çarpıp birkaç saliseliğine de olsa beyaz fon yarattığı kayalık bölgede balık tutmaya çalışıyor. Burada da çocuklar vazgeçilmez takipçilerimiz, hepsi kendi fotoğraflarını çekmemezi istiyorlar.Birdaha, birdaha..ve birdaha..

– İskenderiye kalesi çevresinde seyyar satıcılar –

 

       Bundan sonraki durağımız eski Roma antik tiyatrosu. İbrahim her ne kadar “photo free inside” dese de anlıyoruz ki fotoğraf makinası ücrete tabi, çok da cezbetmemiş olacak ki kimseyi şöyle bir etrafa bakıp çıkıyoruz, tam karşımızda İbrahim bir kahvede masayı hazırlamış, biz de oturunca ne içeceğimizi soruyor. Oturup uzun uzun sohbet ediyoruz, kah kendi aramızda kah anlaşabildiğimiz kadarıyla İbrahimle, kah kahvedeki insanlarla.

    Tura başlayalı iki saati çoktan geçti, Mısırdaki cin taksi şoförleri ve satıcıları aklıma geldiğinden tedirgin oluyorum bir parça acaba ne isteyecek bu adam diye, ama genel kanı aynı yönde “neyse veririz boşveeer” ne de olsa güzel geçiyor gün, arasak bulamayacağımız bir hizmet sunuyor faytonu ile İbrahim bizlere. Yolda yemek yemek için bildiği biryer olup olmadığını soruyoruz, bizi balık yemeye götürecek İbrahim. Dediğine göre adam başı bir balıktan 8kg balık almamız yeterli olacak, söylediği fiyat da çok komik bir rakam, ortalama adam başı 20 pound gibi. Bu işte bir yanlışlık olsagerek diye düşünüyorum, çünkü hep bir hinlik bekliyor bir yanım, sevmiş olsam da İbrahim amcadan. Yolda bir hediyelik eşya dükkanıda duruyoruz, hernekadar “yok birşey almayacağız, direkt balık restoranına” gidelim desek de, İbrahim ısrarcı “belki bayanlar bakmak ister”. Hiç de turistik olmayan, arada kalmış bir dükkandayız şimdi, belli ki İbrahim ve benzeri arkadaşları olmasa bu dükkana turist gelme ihtimali çok zayıf. İçeri girince hernekadar birşey almayacağız desek de dayanamayıp üç beş parça hediyelik eşya alıyoruz İbrahimin tahmin ettiği üzere ve balık restoranı konusundaki endişelerim artamaya başlıyor.


 
– İbrahim abi ve Güvenç –

 

    İskenderiye limanının bir paralel sokağında bir balık restoranına götürüyor bizi, kendi aralarında arapça birşeyler konuşuyorlar, tam oturacak gibiyiz derken yandaki restorana geçiyoruz birden. Anlaşılan derdi bizi rahat ettirmek, bir bölümü bize ayırıyorlar, sadece büyük bir masa var ve etrafında biz. Restoranın diğer bölümlerine ve diğer restoranlara gelen giden insan sayısı çok fazla, ciddi bir sirkülasyon var. Arkadaşlarımız oturduktan sonra üç kişi balık seçmeye gidiyoruz. Ben balıktan anlamam Engin ve Güvenç’e güveniyorum, ama ne yazık ki onların da balık kültürleri benimki ile hemen hemen aynı J Herkes için birer balık alıyoruz, İbrahime de soruyoruz sen ne istersin diye, önce kibarca “yok, gerek yok” dese de, “olmaz ama al” deyince, hızlı bir şekilde seçiyor kendisi ve arkadaşı için iki balık. Anlıyoruz ki biz de kendimize doğru balıkları seçmişiz, ibrahimin seçtiklerine bakılırsa J

      Sonra menüye bir kilo karides bir kilo da kalamar ekliyoruz, sofraya pilavlar, salatalar geliyor, battı balık yan gider, yiyelim dostlar bir daha mı geleceğiz İskenderiye’ye, bir daha mı gözgöze kalacağız jumbo karideslerle! Sanırım karidesin yarısından fazlasını ben yedim, çünkü pişmiş şekilde gelse de ayıklama işi size düşüyor, arkadaşların bir kısmı dokunmak istemediklerinden, bir kısmı fiziksel olarak uzak olduklarından fazla ilgilenmiyorlar, he hee en sevdiğim..Karidessss…

        Yemek bitiyor dışarı çıkıyoruz, gelsin çaylar gitsin kahveler..Hava karardı artık, sohbet koyulaştı, güzel bir İskenderiye akşamını güzel insanlarla yaşamaktan hoşnutum..

     Ayrılma vakti geliyor restorandan ve merak edilen hesap. İbrahim’in evde yemeğe beklediğini beklediğimiz ailesi için de balık alıp paket yaptırıyoruz. Toplam 13 adet büyük balık+1 kg kalamar + 1kg karides + salatalar+pilavlar+kahveler ve çaylar için ödediğimiz toplam tutar 320 Pound, adam başı 40 Pound. Yaklaşık tutarı adambaşı 10 YTL civarı!! Balık yemeğe İskenderiye’ye gitmek lazım sanırım J

      Trene dönmeden önce görmek istediğimiz bir yer daha var, İskenderiye Kütüphanesi. Çok para harcayarak yeniden yapılan, tarihi İskenderiye kütüphanesinin ihtişamını aratmayacak büyüklükte bir yapı. Birkaç arkadaş 10 Pound karşılığında içeri giriyor ve büyülenmiş olarak çıkıyorlar. Kütüphanenin kapanma saatine çok yakın olduğundan içini gezmektense dışında fotoğraf çekmek daha cazip geliyor bana. Kütüphaneden çıkan arkadaşlarla buluşup faytonun yanına gidiyoruz. Tüm gün için İbrahime 150.-Usd veriyoruz. Bizi istasyona kadar bırakıyor.

– İskenderiye kütüphanesi dışarıdan görünüş –

 

     Dönüşte de bilet yok tabi, ama biz tren içinde alacağımızı bildiğimizden içimiz rahat. Fakat tatilin son günü olmasından ve akşam saati olmasından dolayı vagonlar dolu, oturacak yer yok gibi. En ön vagonda başka bir turist kafilesini görüyoruz, bu vagonda yer de var, oturuyoruz hemen birazdan kalkacağımızı bilmeden. Bilet kontrolü yapan görevli gelip burada oturamayacağımızı söylüyor, oturan gruba soruyoruz nasıl bileti aldıklarını “istasyon şefi ayarladı burayı bize” diyorlar. İstasyon şefini bulup konuşacak vakit yok, tren kalkmak üzere. Arkadaşlar adamla “anlaşmaya”çalışıyorlar fakat nafile, bize gösterdiği diğer bir vagona geçip ikili üçlü gruplar halinde oturuyoruz.

     Bir önümde kızların çoğunlukta olduğu Mısırlı bir öğrenci grubu var, kızların başları açık, tahminimce üniversite öğrencileri. Yanımda da henüz konuşmaya başlamadığım başka bir mısırlı genç. Sohbete nasıl başladık hatırlamıyorum dedemin adı ile aynı isme sahip olan Atıf ile, bunu öğrenince bana takılıyor “ben senin dedenim” diye J Geldiğimiz yerden, Mısırda gördüğümüz yerlerden konuşuyoruz, kafamda iki soru var sormak için birincisi ilk gece gördüğümüz sinema izdihamı. Sorunun cevabını verirken elindeki gazetenin sayfalarını karıştırıyor ve bir röportaj gösteriyor, yazılarını anlamadığım fakat fotoğraflarını afişlerde gördüğüm. Meğer yeni bir Mısır yapımı film gösterime girmiş, izdihamın nedeni buymuş, yani bedava film gösterimi gibi bir durum sözkonusu değil! Soruyorum genelde de böyle talep olup olmadığını, genellikle insanların yeni filmlere ilgi gösterdiklerini bayram ve tatil olması nedeniyle bu ilginin nisbeten artmış olduğunu söylüyor.

      İkinci sorum ise erkeklerin bir kısmının alınlarında gördüğümüz bir noktayı andıran, koyulaşmış ten rengi. Atıf da diğer Mısırlıların verdiği cevabı veriyor. İbadetle ilgili bir durum olduğunu, günde beş kez secdeye değen alnın bu noktasının rengini değiştidiğini söylüyor. Alnın yere değdiği yerde başka bir parça, sert bir cisim olup olmadığını soruyorum, bu kısmın da seccadenin diğer kısımları gibi olduğu cevabını alıyorum. Nedense bu cevap beni halen tatmin etmiş değil, hiç mi senelerce namaz kılan kimse görmedim?? Cilt dokusu, güneşin etkisi mi desem acaba?

      Macar arkadaşların bana şaşkınlıkla sordukları “4 kadınla evlenebiliyor musunuz” sorusunu yöneltiyorum bu soruya muhatap kalmış biri olarak Atıf’a. Mısır’da bunun resmi olarak mümkün olduğu söylüyor ve bizim ülkemizdeki durumu soruyor.Türkiyedeki resmi ve fiili uygulamadan bahsediyorum, netice olarak ikimiz de aynı konuda hemfikir kalıyoruz, “Ne kadar çok kadın o kadar çok problem” J Bir tane yeter J

      Tren Ramses İstasyonuna varıyor sonunda, dönüş yarım saat daha uzun sürdü sabahki yolculuğumuza göre. Otele dönmeden dışarıda vakit geçirmek istiyoruz, bu Kahirede son gecemiz. Vagonun diğer kısmında oturan arkadaşlar Mısırlı ikiz kardeşle tanışmışlar, çocuklar söylediklerine göre bir çeşit polis, annelerini eve bıraktıktan sonra bizimle buluşup gezdierecekler, geceyi geçirecek güzel yerler bildiklerini söylüyorlar.

– Kahire tren istasyonuna varış ve ikizlerle anı fotoğrafı –

 

Mısır’da Son Gece

       Niyetimiz bize tarif edilen yüzer tekne şeklindeki restoranı bulup oturmak, Kahire sokaklarında sorup da nerede bulacağımızı bir türlü öğrenemediğimiz alkole kavuşmak, ikizler gelmeden sohbete yemeğe içmeye başlamak. Yorgun bir şekilde sokaklarda bilinçsizce yürüyoruz, sorduğumuz insanlar duymamışlar aradığımız restoranın ismini. Gece ilerliyor, trenden inip yürümeye başlayalı 1 saatten fazla oldu, ortada ne ikiz kardeşler var ne de şimdiye kadar çoktan bulmuş olmamız gereken restoran, sinirler iyice gergin. En son bir duvarın önüne diziliyoruz yorgunluğumuzu gidermek, ne yapacağımıza karar vermek için. Bu arada ikizleri arıyor Güvenç, niyetimiz “biz gidiyoruz” diyip beklemediğimizi bildirmek, maalesef çocuklar bizimle buluşmak için yola çıkmışlar bile, nerede olduğumuzu sorup bizi buluyorlar. İki taksi ile yola devam ediyoruz, çocuklardan biri bizim biri diğer arabada. Biz bir yerde iniyoruz, diğer arabadan haberimiz yok. Bir otelin önüne geliyoruz, Mısırda eğlence hayatı daha çok lüks otellerin içindeki discolarda mevcut, sokaklarda müzik dinleyip içki içilebilecek pek biryer yok. Çocuk kapıdakilerle kendi dillerinde birşeyler konuşup bize buranın kapalı olduğunu söylüyor, diğer arkadaşlarımızı soruyoruz cep telefonu ile ikizini arayıp konuşuyor, onlarla buluşacağımızı söylüyor. Gecenin bir vakti nereye gittiğimizi bilmeden önde Mısrlı bir çocuk arkada tek sıra halinde üç dört arkadaş yürüyoruz. Piramidin bacaklarımıza yaptığı hasar halen devam ediyor, kaldırım inip çıkarken vücudumuz enteresan bir şekil alıyor, penguen gibi hareket ediyoruz kimi zaman J Hatta ilerleyen dakikalarda Güvenç “bir ara baktım neredesiniz diye, tek tek komik bir şekilde kaldırım inip çıkıyordunuz” diye dalga geçti bu durumumuzla J

       Derken yeni bir yere varıyoruz, nedenini anlamadığım bir şekilde buraya da giremiyoruz, zaten içeride birilerin olduğunu gösterir pek iz de yok etrafta. Bir yandan yorgunluk, bir yandan son gecemizi sokaklarda yürüyerek geçiriyor olmak, bir yandan da Mısırlı olmasına rağmen gideceği yeri bilmeyen bir polisle olmak sinirlerimi iyice bozuyor. Nedir bu bir tür tuzak mı yoksa ? Ne kardeşi ile konuştuklarını anlıyoruz, ne de gittiğimiz mekanlardaki korumalarla! Arkadaşlarımız da yok ortada.

        Güvenç bizim şikayetlerimiz ile çocuk arasında kaldı, onu da sıkıntıya sokmak istemiyorum ama artık bu yürüyüş katlanılacak gibi değil. Seslenip öndekileri durduruyorum.

Ses tonum değişmiş, kızmışım iyice

         “Ben otele dönüyorum abi, gelen gelsin, daha fazla devam etmeyeceğim”

            Güvenç diğer arkadaşlarla buluşacağımızı söylese de benim sigortam atmış, taksi durdurup gideceğim, fakat enteresan bir caddedeyiz taksiye binmek için yolun karşı tarafına geçmemiz lazım çünkü sol şeridin yanındaki bir kaldırımdan yürüyoruz. Durumu Mısırlı çocuğa aktarıyor Güvenç, zaten ben konuşmayım çok sinirliyim J

          Mısırlı polis kardeş demesin mi “buradan taksiye binemezsiniz zaten” diye, sen misin diyen!! Karşıdan geçmekte olan bir taksiye el sallıyorum, durduruyorum adamı, hoş karşıya nasıl geçeceğimi hala bilmiyorum ama bir taksi durdu işte!  Biraz daha yola devam edip arkadaşlarla buluşmaya ikna ediyor beni Güvenç ve bir süre daha yürüyoruz.

        Bizim arkadaşlar meğer not bırakıp otele dönmüşler, eee aklın yolu bir ben dediydim baştan “dönelim artık” diye. İkizlerle vedalaşıp otele dönüyoruz. Son gecemiz böyle geçiyor, yürüyüş, bacak ağrısı ve sinir harbi içinde..Rutin bir oda toplantısı sohbet ve bunu izleyen uyku..İyi geceler Kahire, yarın gece İstanbul’da olacağız..

 

 

 

23/12/2007 – Son Gün Dr Ragıp Köyü ve Son Nargile

      Tur programının değiştiğini, öğlen otele dönmek zorunda olduğumuzu öğreniyoruz, son gün için kötü bir başlangıç! Kahvaltıda yarım günü nasıl geçirelim diye düşünürken, bir önceki gün turla gezen Tunç ile konuşuyoruz, bize içinde antik mısır yaşamının canlandırıldığı bir köy olduğundan bahsediyor. Dört kişi bahsi geçen köye gitmeye karar veriyoruz, otel güvenliğine gideceğimiz yerin ismi olan Dr Ragıp köyünü arapça olarak bir kağıda yazdırıyorum. Bugün günlerden Pazar, Mısır’da rutin bir çalışma günü, para bozdurmak için bir bankaya gidiyoruz, kadınların da erkeklerle birlikte çalışma hayatına katıldığını gözlemliyorum tabi hepsinin başları kapalı.

      Bankadan çıkınca taksi arıyor gözümüz, hemen sokağın başında bir tane var. Şimdiye kadar bindiğimiz taksilerin aksine son derece modern bir araç, klima vs her türlü konfor mevcut. Şoföre kağıdı gösteriyorum, gitmek istediğimiz yeri bildiğini söylüyor ve düşüyoruz yola. Anladığım kadarıyla kayıt dışı çalışan bir taksi, yolda trafik kontrolünü görünce tedirgin olup, benim sırt çantamı araç içinde gizlemeye çalışıyor. Bayram tatili bitip trafik polisleri çalışmaya başladığından şehre nisbeten bir düzen geldiğini söyleyebilirim artık, çarpışan araba misali giden taksiler önceki günlerde kaldı sanırım.

      Araç bir süre gittikten sonra adı “Papirüs Müzesi” olan bir papirüs dükkanı önünde duruyor, bize anlatılan kadarıyla burası olmaması lazım gitmek istediğimiz yerin, ama köyün girişinde müze gibi birşey olduğunu duyduğumu anımsıyorum. Bir de bu köyü yürüyerek değil nil üzerindeki sallar vasıtası ile gezecektik, haliyle bu “müze” nin arka tarafının nile bakıyor olması lazım. Bir yanlışlık olduğundan eminiz neredeyse ama yine de içeri giriyoruz, satıcıya durumu anlatıyorum, tahmin ettiğimiz gibi yanlış yerde olduğumuzu söylüyor, ancak yine de soruyor birşey almak isteyip istemediğimizi. Papirüs aldığımızı çok az vaktimiz olduğunu söylüyoruz, neyse ki adam dediklerimizi anlıyor ve taksi şoförü ile aramızda tercümanlık yapıyor. Taksi şoförüne bizi şehir merkezine götürmesini zamanımızın kalmadığını söylüyorum, şehir merkezi yakın olduğundan sanırım, Dr Ragıp köyüne gitmemiz için ikna konuşmalarına başlıyor, köyde dördümüz için özel bir sal ayarlayabileceğini böylece seyahatin daha kısa süreceğini ve uçağımıza yetişebileceğimizi söylüyor, dediğine göre fiyat da değişmiyormuş. Buraya bizi yanlışlıkla değil bilerek getirdiğinden emin olduğum taksi ile yola devam ediyoruz, hepimiz kızmışız ama şu saatten sonra yeni bir taksi bulmak sorun olabilir, zira zamanla ilgili bir sorunumuz var (daha doğrusu halen sorunumuz olduğunu zannediyoruz). Adamın gitmek istediğimiz yeri adı gibi bildiğini düşünüyorum çünkü yol boyunca birkaç farklı şekilde kendisine verdiğim kağıdı anlatıp geri istememe rağmen ya anlamadığını ya da kağıdı nereye koyduğunu bilmediğini söyledi, fakat hernasılsa gezi sonunda bu kağıdı bana verdi.

       Köye varıyoruz, dış görünüm itibariyle çocuklar için düzenlenmiş bir lunapark gibi. Birden “Eyvah!” diyoruz “yoksa çocuk parkına mı geldik??”. İçeri giren her turistin, her arap vatandaşın yanında bir çocuk var çünkü, dışarıdaki ikonlar, bunlarda kullanılan renkler o kadar çocuksu ki aksini düşünmek zor oluyor.

       Tur programlarına bakıp, zaman olarak bize uygun olan birini seçiyoruz. İçerisi anlaşılan çocuk parkından öte turistler için düzenlenmiş bir köy. Bir iskele üzerinde kurulu olan bekleme alanında gezinin ingilizce anlatıldığı salın gelmesini bekliyoruz, önce gelen salın dili arapça. Taksi şoförü yanımızda bitiyor hemen “hadi binsenize, yoksa yetişemeyeceksiniz” diyor, biraz da sıkkın kızgın bir hali var “hem acelemiz var hem sallanıyorsunuz” der gibi. Sert bir söylemle adamı uzaklaştırıyorum yanımızdan, arapça bilmediğimi ima ediyorum alaylı bir dille..

         Nihayet doğru tekne geldi, üzerindeki sıra sıra banklara oturup gezinin başlamasını bekliyoruz. Sal ilerlemeye başlıyor yavaşça, nehir üzerine kurulmuş heykeller var, her heykelin önüne geldiğimizde megafondan bu heykele ait detaylar anlatılıyor, kamerayı Neslihan’a verip fotoğraf çekmeye başlıyorum. Az sonra heykeller bitiyor ve antik mısır yaşamında mumya yapımı, parfüm yapımı, tahıl üretimi, avlanma gibi gündelik yaşantının tiyatral bir şekilde sergilendiği bölümler geliyor sırayla, yine her bölüme yaklaşırken megafondan sergilenen oyuna ait detaylar anlatılıyor. Gerek yerel kıyafetlerle sunumun yapılıyor olması, gerek çekinmeden fotoğraf çekebiliyor olmam, gerekse genellikle fotoğrafını çektiğim insanların kameraya bakmıyor olmaları çok hoşuma gidiyor, gerçekten yüzlerce sene öncesine gidip fotoğraf çekmek gibi bir duygu yaşıyorum.

– Antik mısır yaşamı canlandırmaları –

 

       Sal gezinin son durağına yaklaşıyor, burada isteyen ziyaretçilerin mısır kıyafetleri ile fotoğraf çektirmesi için bir stüdyo kurulmuş, kimi bu stüdyoda makyajlarının yapılmasını bekliyor, kimi bahçede birşeyler yiyip içiyor. Bir süre sonra buradan ayrılıp hediyelik eşya satışı yapılan bölüme oradan da Tutankamun mezarına gidiyoruz. Mezarın bulunduğu şekli ile bir kopyasını yapmışlar. Müzede görmüş olduğum eserleri tanıyorum artık, hangisi neredeymiş, odanın neresinde duruyormuş, tüm detaylar birden gözümüzün önünde beliriyor. Müzede çok kafamızda canlandıramamıştık bu kutuların nasıl içiçe geçtiğini, burda maket türünden bir tasvirini görmek anlamamıza yardımcı oluyor. Nihayet gezi bitiyor ve çıkıyoruz. Fırsat olsa başka bir çıkıştan çıkıp başka bir taksi ile dönmek isterdik ama biz bahçede belirir belirmez çakal taksici uyanıyor uykusundan. Park parasını da bize ödetiyor. Mısırda taksiler genellikle biryere sizi götürdüklerinde “sizi bekleyebilirim” veya “sizi istediğiniz saatte alabilirim” diye teklif ederler. Taksi bulmakla ilgili bir sıkıntı olmadığından hiçbir zaman bu teklifi düşünmemiz gerekmemişti, ama olur da taksiyi bekletmek gerekirse muhtemel otopark vs gibi ücretleri de baştan anlaşmak lazım. Çünkü “bekleme için ekstra para istemem” diyorlar hakikaten de almıyorlar ama bu otopark konusu hiç gündeme gelmiyor!

       Salın üzerinde köyü gezerken birkaç kez tur rehberimizi arayıp konuşuyoruz, seyahat dönüşünün başta planlandığı gibi akşam saatinde olduğunu teyit ediyor, farklı tarihlerde gelen iki türk gurup olduğundan ve aynı otelde kaldığımızdan bir karışıklık olmuş anlaşılan. Yarım günü kazanmanın sevinci ile şehir merkezine, El Halili meydanına gidiyoruz.

      İlk gelişimizde içimizdeki “acaba bunları yer miyim” diyen arkadaşlar olduğundan daha cici bir yer tercih etmiştik, şu an gruptaki herkes “ne olsa yerim” kıvamında J Haliyle meydanda yanyana dizili restoranlardan birine oturuyoruz. Ben bildik birşeyler olsun diye köfte söylüyorum, çorba içen var içimizde, tavuk söyleyen ve bu tavuğu mısır usulü elleriyle yiyen de J

– El Halili meydanı ve çok acıkanlar J

 

     Yine ilk gelişimizde önünden geçip gittiğimiz, elimdeki kitapta methini duyduğum bir cafeye gitmeyi öneriyorum arkadaşlara, aslında buraya gelirken yol boyunca aklımda bu cafeyi ziyaret etmek ve dönmeden bir kez daha nargile tüttürmek var. İstikamet Fishawi’s Coffee House. Son bir kez naneli çayımı ve nargilemi söylüyorum. Son kareler düşüyor fotoğraf makinamın sensörü üzerine, son nefesler nargilemden, son yudumlar naneli çayımdan..İyice keyfim yerinde, çakırkeyif olmuş bir şekilde ayrılıyorum üçyüz senelik cafeden

      Meydana çıkarken yine hediyelik eşya dükkanları arasından geçiyoruz, üzerimizde taksiye yetecek para ya var ya yok.Gözüme bir domino seti çarpıyor, cebimde bulunan Euro ile alışveriş yapıp para üstünü Pound olarak almak niyetindeyim, hem burada öğrendiğim domino oyununu da hatıra olarak taşıyabilirim sanırım. Fiyatta anlaşıyoruz, Euroyu veriyorum, para üstünü bekliyorum. Dükkandaki çocuk parayı alıp döviz bürosuna gidiyor, parayı bozdurup gelecek.Bu arada yanımdaki üç arkadaşın benim eşlerim olup olmadığı sorusu geliyor J Herkes şaşkın!

       Tezgahtara arkadaşının ne zaman geleceğini soruyorum, çünkü neredeyse zamanla yarışır bir hal alacak otele dönüşümüz. “1 dakika sonra gelir” diyor, içim tam rahatlamışken ekliyor “yanlız biliyorsun mısırın 1 dakikası sizin 5 dakikanıza eşit”!! Nasıl yani?? İlk gece otel lobisinde yapılan konuşmalar aklıma geliyor, saatime bakıp beş dakika sonra yola çıkıp otele dönüşü hesaplıyorum..Yetişiriz sanırım..En kötü ihtimalle direkt havaalanına gidebiliriz.Yolda arkadaşlarla telefonlaşıp, henüz tur otobüsünün gelmediğini öğrenince rahatlıyorum. Tam otelin önünde taksiden iniyoruz ki tur otobüsü geliyor, zamanlama harika! Son dakikasına kadar dolu dolu yaşanmış bir tatil.

       Yorgunluktan bitap düşmüş şekilde uyuklar vaziyette havaalanına kadar yolculuk, ardından iki saatlik bir uçuş ve hoşbulduk İstanbul.

– Kahire’deki son dakikalarım gibi bulanık bir foto, kah nargileden, kah fotoğraf makinesinden..-

16 yorum

  • abt_smyrna dedi ki:

    Olağanüstü bir uğraşla adım adım dakika dakika yazıya geçirdiğin belli. Ellerine sağlık. Oldukça neşeli bir gezi olmuşa benziyor. Bende benzerini yaşamak isterim: )

  • msusleyen dedi ki:

    İlgin için teşekkür ederim, bir parça o atmosferi yaşatabildiysem ne mutlu bana..Ne kadar başarılı olur bilinmez ama yolda Saraybosna ve Dubrovnik anıları var 😉

  • rome_o dedi ki:

    bir arakdaşına anlatıyor gibi bir yazı tarzın var . uzun uzun ama keyfli yazmışsın . en çok dikkatimi çeken peşin veren ve veresiye satan posterinin mısırdada olması . mısıra giden tanıdıklarım seninde bahsettiğin gibi yapışkan satıcılardan ,kirlilikten ve düzensizlikten bahsediyorlar . ne olursa olsun mısır bir gezginin görmesi gereken bir yer …aramıza hoş geldin .. diğer yazılarını bekliyoruz …

  • Binrota dedi ki:

    Binrota.com’ a ilk yazınızla hoş geldiniz. Bu paylaşımınız için teşekkür ederiz. Yeni yazılarınızda görüşmek üzere…

  • msusleyen dedi ki:

    Türkiye’de yaşayan, hele de İstanbul’da yaşamış olup Tahtakaleyi görmüş insanlar için, birçok gezi kitabında bahsedilen “kültür şoku” nu yaşamaları durumu pek sözkonusu değil
    Eğer çok ama çok titiz değilseniz, mutlaka görülmesi gereken bir yer Mısır ve İskenderiye de mutlaka görülmeli diye düşünüyorum

  • kisacaFB dedi ki:

    senin ekiple gezmek çok eğlenceli olmalı 🙂

  • MIYU dedi ki:

    sadece gezip gördüklerini değil, yaşadıklarını da çok samimi bir dille aktarmışsın. İtiraf edeyim oldukça uzun olduğ için bir solukta bitiremedim yazını ama bu kadar emek gösterip tüm izlenimlerini bizimle paylaştığın için teşekkür ederim. Ellerine sağlık!

  • msusleyen dedi ki:

    İlginiz için teşekkür ederim, uzun bir yazı olduğu için iki arada bir derede okumak sıkıntı yaratabilir, boş bir vaktinizde tamamını veya parça parça okumanızı tavsiye ederim. Aslında hikayenin başına bu notu düşmeliydim belki de :))

  • justinian dedi ki:

    Öncelikle Binrota’ya hoşgeldin sevgili dostum. Mısır seyahatinin word kopyasını bir seneden uzun bir süre önce okumuş olmama rağmen hala ne kadar eğlenceli bir seyahat yazısı olduğunu unutmamıştım. Şimdi araya örnek fotoğraflar serpiştirilince çok daha ilgi çekici olmuş. Anlattığın taksiyi gözümde canlandırmıştım ama bu kadar kötüsünü değil 🙂 Araba aynaları, deve sahibi ile zorunlu sohbet, restoranda sipariş miti (Fıkra gibi..) favorilerim 🙂 Eline sağlık Melih 😉

  • NEŞE dedi ki:

    Ben de sizinle beraber nefes nefese gezdim Mısır ı.. İskenderiye de faytoncu İbrahim günlük 150 dolarla sayenizde hayatının işini yaptı herhalde,artık bir ay boyunca evinde yan gelip yatmıştır.

  • Suzandan dedi ki:

    bende gittigimde orada ilahiyat fakultesinde okuyan azeri bir ogrenci ile anlaşmıştım rehber olarak.Ali 🙂 demek turklere azeriler rehberlik ediyor:) cok guzel yazmıssın , anılarım canlandı …

  • msusleyen dedi ki:

    Neyse ki, detaylar beynimden uçup gitmeden üşenmemiş yazmışım..Hoşunuza gitmesine sevindim

  • venividivici dedi ki:

    yazın çok güzel olmuş elerine sağlık melihcimm

  • msusleyen dedi ki:

    Beğenmene sevindim, senin gezi listen de kalabalık..Yazarsan birşeyler, biz de okuyalım Şükrancım

  • exxe dedi ki:

    yeni yorumlar sayesinde gördüm yazıyı.. çok da beğendim.. geziyormuş gibi keyif aldım.. teşekkürler…

  • msusleyen dedi ki:

    Beğenmenize sevindim, demek arada yeni yorumlarla canlandırmak lazım yazıları 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*