MISIR 2004

2004 yılı Haziranın da belki de yapılamayacak tek şey , derecelerin patladığı sıcakta Mısır’a gitmeye kalkışmaktı. Ama o kadar ucuzdu ki insanın “gitme” duygusunu yenmesi imkansızdı. 99 usd’ye , uçak , 7 gece 8 gün , yarım pansiyon ,Sharm El Sheik‘de 4 yıldızlı bir tatil köyünde kalacağız. Yok böyle bir şey!!! Taksitle hemde .. e artık adama enayi derler.

Güneş yağları , şapka , gözlük , yanık kremleri ,palet ,ördekli can simidi … eh sanırım bavul tamamdı 1 hafta öncesinden.. Fakat oda ne Eminönü’nde bir patlama olur . Genel bir panik havası sarmıştır Türk halkını.. Turdan aradılar . “Herkes iptal etti”dediler. İlla gitmek isterseniz sizi Mısır Havayolları ile yollarız dediler . Allah aşkına bavul yapmak bir şey degil ama o boşaltması ?? Gitmediğim seyahatin bavulunu boşaltmak ?? 🙂 komik olmayın tabiî ki hayır …
Çocukluk arkadaşım ile azimliyiz. Havalimanına gittik. 6-7 yaşlarında kızları olan bir Akif abi ve eşi ile rehbersiz Kahire’ye hareket ettik.
Asıl güzellik bundan sonra başladı . Uçak bir yere indi . Uçaktan indik birden Wwoouuww bir sıcak hava dalgası. Olamaz. Saunadan farksız bir hava. Nefes almaya başladığımda burası neresiymiş ? aa Kahire havalimanı imiş. Nasıl yani ? bu kadar turistik , tarihi , göz önünde bir başkent olarak bu nasıl bir yer . 

Geliş- gidiş beraber, bavullar vize kontrolun hemen ardında, grileşmiş beyaz bir üniforma içinde duvara yaslanmış ,
atleti görünen göbeğini kaşıyan ,sigara içen bir polis ve hatta ben tahta kafes içinde birkaç tavuk gördüğümü iddia ediyorum. Kafasına göre adamlara geç diyor ,istediklerini bekletiyorlar vs vs.. Bizi harika yeşil gözleri olan bir yerel rehber karşıladı.Sharm El Sheik aktarması için bir uçağa daha bindik. Ama ben uçtuğumuzdan emin degildim. Sanırım alçak sürünme dedikleri bu olsa gerek.
Şükür dedik Mısır’ın en güzel yerlerinden birine. Sina Yarımadası ile Kızıldenize uzanan bir çöl düşünün. 60’lı yıllarda Israil burayı işgal edince ,uzunca bir süre Mısır ile İsrail arasında savaşa sebep
olmuş bir bölge.İsrail’in işgaline Camp David antlaşması ile 1979 yılında son verilmiş. Denize kıyısı olan bu çöl birden değerlenmiş, güzelleşmiş,yatırımlara açılmış ve şimdilerin en popüler turizm şehirlerinden biri olmuş. Sahil şeridinde lüks oteller , tatil köyleri , eğlence merkezleri , kumarhaneler ve alışveriş mekanları ile dolu. Fakat yolun çöl tarafı ise sessiz karanlık ve sadece güneşin altında parlayan , inanılmaz güzellikte kum. İki farklı yer. Deniz tarafındaki o insan , ışık , eğlence ve karmaşa otoban ile ıssız çölden ayrılmış .


Akif abi ve eşi Adapazarı’ndan gelmiş eğlenceli bir çift, otelimize vardık. Otel degil harika bir tatil köyü. O ana kadar Mısır’lıların büyük bir kısmının biraz fazlaca samimi ( biz ona yılışık diyoruz ) öğrenmiş bulunuyoruz. Normalden fazla sert konuşmak , gülümsememek ve hatta kaşları çatık olmak gerektiği konusunda hem fikir olduk diğer çift ile. Check in yaptık odamıza çıktık .



















Amanın oda ne odamızın kapısının kilidi yok. Hoppala.. hemen odamızı değişelim dedik .Boş oda yok.E yanı??? O gece odanın kapısının ardına dolabı çekip,önüne bavulları yığdık ve resmen nöbetleşe uyuduk.
Güneş , deniz, kum ve kitap.. işte kavuşulmak istenen son nokta. Mavinin mavisi , yeşilin yeşili , insanın ayaklarını gıdıklayan incelik kumlar , bileklerine kadar gelen suda kaçışan minik yengeçler, incecik rengarenk balıklar, insan suda yürümeye korkuyor birine zarar vericem diye. O aksam oradaki tur sahibimiz bize bir araba yollamış.Mısır’lı bir genç açmış müziği , sizi merkeze götüreceğim tur sahibi Türk ve merkezde restoranı var . Az kişisiniz diye yemeğe davet ediyor orada diyor. Selamun kavlen…. yav Allahın çölü , kimkime dumduma olacak şey değil . yok biz gelmiyelim dedik. Ama Akif abi ve eşi gidiyor diye gittik. Hakan Bey Mısır’daki tur organizasyonun sahibi,aynı zamanda restoranı var. Eşi ve dünya tatlısı kızı ile bizi karşıladı. İnanılmaz güzellikte deniz ürünlerinden oluşan ve muhabbetin tadına doyulmaz bir yemek yedik. Denizden hafiften bir esintide çıktı. Kapkara çöle yansıyan fenerlerin ışıkları ile kafama kazınmış harika bir gece idi.

Alışveriş, dalış, motorla gezmek,hele ki pazarlık etmek çok eğlenceli. Mısırlı gençler turizm yaşamına hemen alışmışlar . birden Akdeniz sahillerinde yarım yamalak İngilizce,almanca ile çalışan , doğudan gelmiş türk gençlerine benzettim. Uyum sağlamaya çalışmaya , çalışıyorlar. Magazanın birinde yanlışlıkla tezgahtarın eline dokundum.Elektrik çarpmış gibi çekti. Megerse abdesti bozulur diye sinirlenmiş. Dışarıdan bakan biri olsa çocuğu yedik , üstüne atladık sanırlar.:)
2.gün bu kadar dinlenmenin bünyeme zarar verdiği anlaşıldı. Tembellik bana göre olmadığı için alengirli bir şeyler için , tatil köyün servisi ile merkeze dolaşmaya bir iki hatıra alıp halka karışmaya karar verdik.













Otobüs ile ilerlerken gözlerimiz kocaman GASINO yazısına takıldı. Aynı anda birbirimize baktığımızı ve suratımıza pis bir gülümseme yerleşti. Hemen şöförün yanına uzadım. Akşam kaçta son dönüş bizi bu gasino’nun önünden alırmısın pazarlığına giriştim. Sakın geç kalmayın, kalırsınız çölün ortasında diye sıkı sıkı tembihledi şöför ama onu dinlemiyorduk bile.

Gazino , tam gazino , ışıltılı , şık , mücevherlerle süslü bayanlar , pahalı arabalar ve biz parmak arası terlik , şortlu iki zibidi . Tam filmlik bir görüntümüz vardı. Kapıdan girişte 2 bedava “tek kollu” jetonu verdiler. Pasaport numaralarımızı da verdik heyecanla içeri daldık. Yüksek işlemeli tavan , sağda tek kollu makinaların hemen ardında bir sahnede her dilde şarkı söyleyen gayet feminen bir mısırlı şarkı söyluyor, solda blackjack , rulet masaları, ileride bar ve vezneler ,ortada salınan turistler, grup halinde gezinen turlar, vs vs ..Jetonlarla şarkıcıya tempo tutup , alkışla gaz verip eğleniyordum. Burcu’da tek kollu makinada oynayan genç bir adamın yanındaki makinaya tünedi ve 2 jetonu yutturdu. Adam gidince “bu makinada oynasana “ dedi. Ve O iki jeton bize 2 kova jeton olarak döndü. Sonrası gerçek bir çılgınlığa döndü. Kazanıyor , kaybediyor ama sermayeye dokunmuyorduk. Makinaları ve oyunları anlamaya çalışan şaşkınlar olarak ,mutemadiyen gülüyor ,eğleniyorduk. Ertesi akşamı sabırsızlıkla bekleyerek gazinonun önünde son otobüsü kaçırmamak için beklemeğe çıktık. Otobüs ile otele doğru karanlığın içinden geçerek ilerlerken , zifiri karanlığın içinde titrek bir ışık dikkatimizi çekti. Çölde titrek bir ışık ve bir gölge. Abartılı hikaye yazmak için bundan daha iyisini bulamazdık gece vakti. Işığa yaklaştıkca bir adamın oldukca derin bir çukur kazdığını gördük . Gözlerimizin tabak kadar olduğuna yemin edebilirim .Otele kadar senaryo yazıp , güldük ama bir o kadarda korktuğumuzu söylemeliyim. Ertesi gün plaja gittik.

Kızıl denizin güzelliğini anlatmaya kalkıp yetersiz kelimelerde hayallerinizi baltalamak istemiyorum. Berrak ve havanın sıcağına inat serin bir deniz , aklın alamıyacağı renkte ve şekilde,avucunuzda tutmaya kıyamayacağınız narinlikte balıklarla yüzmek, yurt dışına çıkışı kesinlikle yasak olan mercanların arasında görmeyi umduğunuz deniz canlıları ile inanılmaz bir tecrube idi. Tekne ile açıldığımızda kimsenin aklı, kendi adını söylebilir durumda degildi.
Akşamı “gazino yolcusu kalmasınnnn” diye daha şık ve havalı şekilde dayandık gazinonun kapısına. Ne yapalım ne oynayalım diye düşünürken ,45-5o yaşlarında oldukça şık gri takımlı ,pembe saten kravat / mendil , bolca parfüm , tarak geçmez saçlar briyantinli arkaya taranmış ve yüzde çapkınca bir bakışla biri ,ani bir kol hareketi ile arkadaşımın sigarasını yakmak üzere atakda bulundu. Şoku atlatınca bir iki nazik kelime söyledik. Bir ihtiyacınız olursa buralardayım filan laflarını cımbızla çekip aldık aradan.. Ya kaba tabirle zampara , yada çok yardımsever biri idi .. Aklımda hababam sınıfında en hızlı çakmak çakan bedenci ile kimyacı skeci geldiği için , adama bozuntuya vermeden makinalara ilerledik. Büyük bir makinanın ardına geçip gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar güldük. O akşam boyunca adamı her gördüğümüzde aynı şiddetle güldük. O akşam biraz kaybettik biraz kazandık derken. Kazandığımız sirada kumar yaşamımıza son vermeye karar verdik. Gittik jetonlarımızı 2. bir tatil parası olarak tahsil ettik. Ceplerimiz dolu , kahkahalı ve acemi sansı kumarbazlar olarak otelimize geri döndük.


O gecenin sabahında erkenden tur yetkilisini arayıp , Kahire aktarma biletimizin 1 gün erkene çekilip Kahire’de kalmak , orayı da gezmek istediğimizi söyledik.
Komik denilecek bir rakama biletleri değiştirip Kahire’ye gittik. Beyaz klimalı bir minivan , bir şöför ve ingilizce konuştuğunu sanan bir rehber ile karşılandık. Türkmenistan’lı ,ilahiyat fakültesinde okuyan 19-20 yaşlarında Ali diye bir rehberle anlaştık. Önce bavulları 1 gece kalacağımız 5 yıldızlı bir otele bıraktık (kumar paramız varya , havaya girdik). Kahire müzesinde ilk defa halka açılmayan mumyaların sergilenmesine başlanmıştı. İnanılmaz bir bilet ve müzeye giriş kuyruğu vardı. Rehberi yolladık bizi kaynak yapsın aradan alsın diye . Adam gitti gelmez . Yüzü düşük geldi. Onca sırayı beklemeden , aradan sıvışmak için rüşvet vereceği açıkcası. Ne kadar istiyorlar diye korkarak sordum. 10 usd diyince , kumar parası böyle yenir işte diyerek gülüştük. 10 usd avanta vererek ,VIP girişten müzeye girmeyi başardık. Sanat tarihi dersinde gördüğüm eserleri canlı görmek, böylesi güçlü ve ihtişamlı bir medeniyet karşısında büyülenmemek imkansızdı. O dönemin büyük düşüncelerin, ileri fikirlerin , bu dönem teknolojisi ile karşılaşmaması kader mi ?


Müzeden hiç ayrılmak istemediğim doğru ama Kahire’de gezilecek , görülecek o kadar çok şey var ki.. Ali parfüm evlerinden bahsetti. Tüm lüks parfümlerin özlerinin olduğu, çeşitli hastalara iyi gelen yağlar , kendi özel parfümünüzü yaptırabileceğiz , şık dükkanların olduğu bir yere gittik. Dükkan dışarıdan bakıldığında alelade bir yere benziyordu ama içine girince , bambaşka bir dünyaya girmiş gibi olduk.Tam tepemizde parlayan güneşten sonra dükkana girince önce kör efekti gibi hiçbir şey göremedik. Gözlerimiz alışmaya başlayınca ,dışarıya inat içerisinin oldukça loş olduğunu farkettik. Dükkan en az 200 m2 civarındaydı. Hiç duvar yoktu .Tavan sütunlarla desteklenmişti ve sütunlarda parfüm şişeleri loş ışıkla aydınlatılmıştı. Duvarlarda rengarenk , binlerce şekilde ve boyda minik şişeler , tavandan sarkan yağdanlıklar, rafların aralarında arapça yazılar ,desenler , metal , ahşap kakmalı değerli oldukları anlaşılan desenler , dükkanın tamamını kaplayan arap desenleri ile halı, sütunların arasına müşterilerin oturması için alçak sedirler , sedirlerin önlerinde siniler ve ikramlıklar için ince boyunlu sürahiler, minik bardaklar ve o tarifi imkansız kokular. Adı Fatma (şaşırmış numarası yapın), başı kapalı , sempatik bir mısırlı kız bize yardımcı oldu.
Her parfümün adı var. Gece ateşi, lotus , sarmaşıkların aşkı ,gecenin zehri, aşk çiçeği, vs vs .. Yada dizleriniz mi ağrıyor , siyatiğiniz mi var? başınız mı ağrıyor, ağrıyan yere sürmek üzere hazırlanmış yağlar var. Çok güzel 2 şişe ile bir 10‘ar ml den 2 parfüm alıp çıktım. Sonrası durak Mısır’ın olmazsa olmazı olan papirüs yapımını görmekti. Rehberimiz Ali daha önce para kazanmak için bu işi yapmış. Bizi eski çalıştığı yere götürdü. Papirüs yapımını uygulamalı anlattı. E tabi satış olursa oda komisyonunu almalıydı. Ben papirüsden haz etmediğim için bir şey almadım. İzlemek görmek yeterliydi benim için. Uğursuzluğundan mı diyeceksiniz bilmiyorum 🙂 belkide bilinç altı.





Sonrası .. sonrası Piramitler ..










Kumar parası ile kiraladığımız klimalı minivan ile soğuk içeceklerimizle dışarıdaki sıcağa aldırış etmeden Kahire’nin hemen dışında kalan piramitlere doğru yol aldık. Selaaddin Eyyubi camisini görünce dayanamadım. Selaaddin Eyyubi çok sevilen , saygı duyulan bir devlet adamı, lider , komutan ve din adamı onlar için . Mısırlıların belki de en sevdiğim yanı tüm tarihi eserleri özenle korumaları ve değer vermeleri . Camiden gururla bahsetmeleri çok ilginçti. Nil üzerinden geçip piramitlere doğru giderken , birden şehrin çok içindeymiş gibi devasa yapı karsınızda beliriyor. Arabalar , tur otobüsleri bir noktadan sonra piramitlerin olduğu alana alınmıyor. Ziyaret ettiğimiz Gize piramitleri ( keops, kefren , mikerinos ). Piramitleri uzaylılar yapmış gibi geyik laflar etmeyeceğim. Her nasılsa her biriniz çeşitli hikayeler duymuşsunuzdur. O kayaları nasıl getirmişler nasıl bir teknoloji filan fişman. Ben gördüklerimi anlatacağım sadece…


3 tane boy boy piramit , bir tanesinin önünde 3 küçük piramit daha .Keops yaklaşık 139 metre yüksekliğinde , diğer bir adı
Khufu imiş. Önündeki mini piramitler ise karısı, kız kardeşi ve annesi için yapılmış mezarlar. Kefren 145 metre civarında ve özelliği üzerindeki kaplamanın en tepede hala bir miktar kalması. Çünkü özellikle merdiven şeklinde degil düz sayılabilecek şekilde dışının kaplanmış olan piramitler zamanla dış etkenlerle tahribata uğramış. Kral Mikerinos ise en küçük piramiti kendi için ,babası için Kefren piramidinin ardından mezarı olarak yaptırmış. Tam öğle sıcağı , güneş teninizden işliyor, iliklerinize kadar yakıyor. Pek çok japon turist arıcılık yapar gibi eldivenler, şemsiyeler , yüzleri gözleri kapalı ilginç başlıklarla dolaşıyorlar.Onları gördükçe bize afaganlar basıyordu. Kaç galon su içtik anımsamıyorum. Keops’un uzaktan merdiven gibi görünen yaklaştıkça boyum kadar olan kayaların üzerinde yürüyenleri görünce bende yaparım inancı ile hevesle atıldım. Ama mezar girişine kadar çıktığımda piramidin içine seslenip bana da bir yer açın yatıcam, geberdim diyesim geldi. O sıcakta tepeye çıkmayı amaçlayanlara el mi sallayım ? kol mu sallayım bilemedim. Piramidin mezar girişi turistlere kapalı ama girişten içeri akmaya izin veriyorlar. Boynumu uzatıp içeriye doğru uzandım ve böylesi tatlı, üşütmeden boynuma yayılan serinlikle şaşırdım. Daha derinlerin buz gibi olduğuna kanaat getirdim.
Piramidin üzerinde güneşin ters kaldığı bu devasa merdivenlere oturduk. Biraz efsanelerden bahsederek , biraz nasıl yapmışlar geyiği ederek ,gelene gidene baktık. Keops’un karısı , kardeşi ve annesi için yapılan minik mezarlarıda ziyaret ettik . Elhamı okuduk , duamızı ettik ve sfenks’e gitmek üzere hazırlandık. Sfenks’in adı Büyük Gize piramidi diye geçiyor. Mısır , yunan , anadolu hemen her medeniyette sfenks
kavramı var.









Bedeni ve kafası farklı iki canlının heykeli diyebiliriz sanırım. İnsan başı , kuş başı veya güç timsali herhangi bir hayvanın başı ile aslan bedeni ile bazı medeniyetler de bekçi , koruyucu , gözeten , bazılarında şeytansı yaratık , bazılarında tanrısallaştırılmak istenen kralı temsil eder. Panik yok. Tarihi ve anlamı derin mevzularla bu yazılar bitmez biliyorum ama her şey den biraz bahsetmek niyetindeyim.. Bizim ziyaret ettiğimiz sfenks’imiz ise oturmuş bir aslan bedeninde bir insan başı . Önde koruduğu tapınak var ve Tanrı Ra’yı , Güneşi her sabah görebilmek için doğuya doğru durur konumda(bunu sevdim). Japon turistlerin şemsiyelerinin gölgesinden nasipleniriz umudu ile sfenksin etrafında turladık. Resimler çektik. Onu
bunu çekiştirdik. Tipik türk turist durumları ile bu muhteşem yapıların, üzerimizde bıraktığı anlaşılmaz etki ile açlıktan kazınan midemizi doyurmak üzere Kahire’nin içine geri döndük. Nil nehri üzerinde ki bir teknede yemek yiyeceğimiz düşüncesi birden mezarlardan daha çekici gelmişti. İnsanoğlu ne nankör. Hevesimizi alınca koca sanat , medeniyet ve hayranlık birden bir tabak yemeğe harcandı gitti.







Nil’in bulanık suyu üzerinde oldukça büyük ve lüks bir tekne / restorant da açık büfe şeklinde kuvvetli bir yemek yedik ve kendimizi Kahire’nin en meşhur çarsısına attık.
Khan el halil, bildiğimiz kapalı çarşının 30 yıl öncesi diyebileceğiniz bir yer. Daracık geçiş yolları, kimi üstü kapalı , kimi branda ile örtülü, kimi minik avlusunda yer sergisinde bir şeyler satan, lüks dükkanları ve ıvır zıvırları ile bir curcuna hali hakim. Salı pazarında arapça bağıran insanlar var sanki. Ali bir şey beğenirseniz belli etmeyin , çok pazarlık edebilirsiniz diye sıkı sıkı bizi tembihledi. Değişik otlar, çaylar , baharat kokuları arasında vitrini gümüşlerle süslü bir dükkan gözümüze çarptı. Vitrin camını eriten bakışlarımla üzerinde arapça yazan bir yüzüğe kitlenmiştim. Minik ama bir o kadarda sevimli dükkandan içeri girdik. İçerideki adam bizi kocaman bir gülümseme ile karşıladı .Zavallı kim bilir aklından neler geçirmişti. Ali ben konuşayım, siz karışmayın diye arapça bizim bir kaç şey görmek istediğimizi söyledi. Yüzükten bahsetmeden ona bakım , buna bakalım , bu ne , kaç lira .. Ali soruyor. Artık dayanamadım beğendiğim 2 yüzüğü sordum. Tanesine 35 usd diyince hemen suratımızı astık. “ Aaa çokmuş gidelim” diyince adam birden bağırarak , peltek bir Türkçe ile “ Sen Türksün !?!” , “evet ben türküm“ dedim . Adam bir sevinçle elini göğsüne vurarak “benim büyükbaba türk , benim büyük baba türk“ dedi heyecanla. E dayanamadım bende “sizin hepinizin büyükbabası Türk“ deyiverdim . Varol Osmanlı, sen misin inim inim inleten , titreten 7 cihanı .. “Ali sen çekil artık , artık biz konuşuruz” dedik.. gelsin çaylar .. 3 yüzüğe 35 usd verip çıktık dükkandan. Maddi değeri olmayan bu yüzükleri çok severek kullanıyorum. Çarsıda biraz daha dolaştıktan sonra ezan sesleri aksam oldu gidin artık der gibiydi. Sanki artık işiniz kalmadı gidin demek gibi gelmişti. Gün bitti. Sabahına İstanbul dönüşü için hazırlanmak üzere otelimize döndük.


Her seyahatten dönüşümde İstanbul semaları görününce , gezdiğim ,gittiğim ,eğlendiğim her şeyden daha güzel olduğunu düşünmeden edemiyorum. Artık vatandaydık. Devasa piramit taşları olmasa da seviyordum her taşını toprağını … Amanın oda ne .. seyahatin macera kısmı bitmemiş. Mısır havayollarına ait tarifeli sefer ucağı , kendini kuş sanmış, Atatürk havalimanına pike yapmaya karar vermiş. Pistin biraz dışında durduğumuzda aklımda ki , lügatımda ki tüm iyi niyet dolu cümleleri sıraladım. Ve Mısır turunu bu şekilde tamamladım:)

12 yorum

  • midyat dedi ki:

    çok akıcı yazılmış bir gezi yazısı. teşekkür ederim.

  • NEŞE dedi ki:

    Çok da istekli çıkmadığınız gezi nasıl harika bir tatile dönüşmüş…Çok da güzel aktardınız bize,kumar şansınız hep devam etsin desem mi acaba ?

  • FigenLetaconnoux dedi ki:

    Misir’i yüzümde kocaman bir gülümsemeyle gezdim sayenizde.

  • Zeynep dedi ki:

    isteksiz çıkılan bir gezinin harika ve keyifli geçmesi bu olsa gerek bu keyifli yazınız için elllerinize sağlık

  • mugeyidogan dedi ki:

    İçtenliğiniz ve esprili anlatımınız çok hoş, yazılarınızın devamını bekliyorum. Hoşgeldiniz binrota’ ya

  • Suzandan dedi ki:

    nazik yorumlarınız için teşekkür ederim.
    Çok sıkıcı olmaması için pek çok anı ve bilgiyi özetleyip, es geçmek zorunda kalıyorum.

  • ozcan dag dedi ki:

    Keyifle okudum,paylaştığınız için teşekkürler.

  • SHERRY dedi ki:

    NEŞELİ, AKICI, SICAK, KEYİFLİ VE HAREKETLİ BİR YAZI OLMUŞ.. OKURKEN HİÇ SIKILMIYORSUN ..DİĞER GEZİLERİNİ DE PAYLAŞMANI SABIRSIZLIKLA BEKLİYORUM 🙂

  • deryas dedi ki:

    Çok keyif alarak okudum yazınızı.Anlatımızın çok güzel.teşekkürler

  • maliho dedi ki:

    “Tekne ile açıldığımızda kimsenin aklı, kendi adını söylebilir durumda degildi.”

    “Ama mezar girişine kadar çıktığımda piramidin içine seslenip bana da bir yer açın yatıcam, geberdim diyesim geldi”

    “Vitrin camını eriten bakışlarımla üzerinde arapça yazan bir yüzüğe kitlenmiştim.”

    Çok sevdim bu cümlelerinizi, çok güldüm 🙂

  • justinian dedi ki:

    Okuduğum en akıcı, samimi ve esprili gezi yazılarından biri… Mizah anlayışına bayıldım. Teşekkürler 🙂

  • sozubek dedi ki:

    çok eğlenceli ve akıcı bir anlatım teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*