Marakeş / Kızıl şehirde turist olmak

”1966 yılında Marakeş’e ilk seyahatimizdi . Bahçeyi gördüğümüzde bize öyle tanıdık geldi ki her gün oraya gitmeye başladık . Aslında halka açıktı ama bomboştu . Bu bahçe doğal yapısı ile Matisse’in kullandığı renklerle bir vaha gibiydi .”

”Bahçenin satıldığını ve oraya bir otel yapılacağını duyduğumuzda bu projeyi durdurmak için elimizden geleni yaptık . Sonunda bu bahçe ve villanın sahipleri olduk . Yıllar içinde bahçeyi eski hayatına döndürdük .”

Birinci çoğul şahıs şeklinde konuşan bu kişiler  Yves Saint Laurent ve O’nun hayat arkadaşı , YSL markasının oluşumunda büyük pay sahibi Pierre Berge .

1980 yılında Marakeş’te bir otel kompleksine kurban edilecek olan Majorelle Bahçelerini satın almışlar ve bahçenin içindeki önceleri Villa Bou Saf olarak bilinen villanın adını Villa Oasis ( oasis , vaha anlamına geliyormuş ) olarak değiştirip orada yaşamaya karar vermişler .

Aslında bahçenin tarihi çok daha eskilere gidiyor . Bu bahçeyi yaratan kişi 1886-1962 yılları arasında yaşamış bir Fransız ressam , Jacques Majorelle . YSL ve Berge’nin Matisse’in renkleri dediği coşkuyu yaratan da O . Sanatçı daha sonra Majorelle mavisi olarak isimlendirilecek renkle önce stüdyosunun cephesini , sonra da kapıları , pergolaları boyamış ve bu renkle çevredeki yeşilliğin daha yoğun ve daha derin hissedilmesini sağlamış .

Majorelle , bu bahçeleri tasarlarken kendini tamamen bu işe verdiğini , kendisini büyük bir armoni içinde çalışan bir orkestra şefi gibi gördüğünü söylermiş . Bahçeleri düzenlemek için yıllarını vereceğini , ama yaşlanıp yorulduğunda da ağaçların altında dinleneceğini düşünürmüş . 40 yıllık olağanüstü bir çaba ile o kadar güzel bir bahçe oluşturmuş ki bahçeler ressamlığının önüne geçmiş ,  bugün O’nu ressam olarak çok az kişi hatırlıyor .

Sanatçı seyahat ettiği dünyanın çeşitli bölgelerinden değişik bitkileri getirip bahçede yetiştirmiş . Zamanla kendisi gibi bahçe meraklıları ile iletişime geçerek çeşitli türlerde ağaç ve bitkiyi elde etmeyi başarmış . Palmiyeler , kaktüsler , Bambu ve Hindistan cevizi ağaçları , selviler , yaseminler , beyaz nilüferler , begonviller ve daha niceleri .

Bitkilerin arasında kavisli ve boyalı duvarlar , hafif ışık ve gölge oyunları düzenlemiş . Özellikle 1937 yılından sonra bahçe büyüleyici hale gelmiş ve 1947 yılında halka açılmış .Ancak sanatçı , hayatının son dönemlerinde çeşitli nedenlerle bahçenin bazı bölümlerini satmak zorunda kalmış . Ölümünden sonra da bahçe bakımsız ve terkedilmiş bir hale düşmüş . İşte bu halini bile beğenmişler Laurent-Berge çifti bahçenin .

Akşam gün batarken – benim en sevdiğim zamanda – kuş cıvıltıları arasında çeşmelerin şırıltısı ve rüzgarda hışırdayan yapraklar ile muhteşem bir ortam olduğu söyleniyor bahçenin .

Laurent ve Berge bahçeye büyük yatırım yapmışlar . Sulama sistemleri kurulmuş , 135 olan bitki çeşidi 300’e çıkarılmış .

Majorelle’in stüdyosu halka açık bir müze haline getirilerek berberi kültürüne ait kolleksiyonlar sergilenmiş . YSL , kolleksiyonları için ilhamın Majorelle bahçelerinden geldiğini söylermiş . 1 Haziran 2008 de YSL öldüğünde külleri Villa Oasis’teki gül bahçesine dökülmüş . Tanca’dan getirilen bir Roma sütunu da O’nun adına bahçeye konmuş .

Berge , Paris’te isimlerini taşıyan bir vakıfa Majorelle Bahçelerini ve Villa Oasis’i bağışlamış . Ne diyelim , her otel yapılmak istenen bahçeye bir YSL-Berge çifti dileyelim .

Evet dostlar , güzel bir öykü ile başladık kızıl şehir Marakeş’teki turistik turumuza . Haydi bizi Faniler Meydanı’na götür dediğinizi duyuyorum ama oraya yıllar önceki bir yazıda , hem de günün koşullarından dolayı depresif bir yazıda gitmiştik , sitemizde bulabilirsiniz . Faniler Meydanı ve çarşı-pazar kaybolmaları bu yazıda yok . Bu yazı turistik yazı . Marakeş’te size sunulacak alternatiflerde sizi neler bekliyor , bunları konuşacağız bugün . Entellektüel düzeyi düşük , eğlencesi yüksek bir gezi olacak bu , haberiniz ola . Majorelle Bahçeleri , hem güzel öyküsü hem de görselliği ile bunların en iyilerinden birisiydi .

Haydi gezelim , Bahia Sarayı’nı duydunuzmu hiç ? Ben de duymamıştım , duyurdular . Güzel sokaklardan geçip biraz aralara dalıyoruz bu saray için .

Önce baharatçıların ;

Sonra yeşillikçilerin arasından geçiyoruz .

Faslı biraderlerimiz tezgah kurmaktan vazgeçip yerlere yığıvermişler rokaları , marulları , maydanozları . Birkaç bina ötede bir köşeyi ise açık hava tuvaleti olarak kullanıyorlar anlaşılan , kokusundan belli . Burada otla beslenmek cesaret gerektiriyor . Ve karşımızda bir saray .

İçerisi ile dışarısının uyumsuzluğu . Diktatörlüğün , geri kalmışlığın en önemli göstergelerinden biri benim için . Bunların küçük modellerini biz kendi hayatımızda da yapıyoruz . Köylerin , tarlaların , gecekonduların arasına gavurca isimler verdiğimiz – daha kötüsü Türkçeyi buruşturup gavurca yapıyorlar – rezidansları dikip sonra da etrafını yüksek duvarlarla çevirip bir de korumalar tuttuk mu – 3 tane apartmana koruma tutulduğuna hangi aşamada geçtik , çalışırken kaçırmışım , bilen varsa hatırlatsın – mahallenin ”kötü çocuklarından” koruyoruz kendimizi . Sanki bizi oraya zorla çağırmışlar gibi . Sonra da gururla gösteriyoruz arkadaşlarımıza 34. kattaki soldan 2. ve 3. pencere benimkisi diye . O pencerelere sabahları kumrular bile konamaz ekmek istemek için , yanlışlıkla konan olursa da havasını alır çünkü pencereler açılmaz .

Neydi şu asil yalnızlık mı diyorlar , şundan çıkıp çölde vahalar yaratmaya uğraşacağımıza her yeri vahaya çevirsek olmaz mı ? Evimizin bir odasına sığınıp kafamızı yorgana gömüp yatağım gibisi yok mu diyeceğiz ; yoksa bulutlardan , kutup ışıklarından mı yorgan yapacağız kendimize , elele kolkola . Seçim sizin . Ama doğru seçim çoktan yapıldı değil mi ? O zaman biz bakalım leyleklere .

Yahu nereden geldik gene buralara , ben basit bir turistim şimdi Marakeş’te . Bana gösterilen güzel yerlere bakıp sevineceğim , dışarısı ile empati yapmayıp mutlu olacağım . Şimdi mutluluğumu sizinle paylaşıyorum , işte çölde bir vaha , Bahia sarayı .

İspanya topraklarında , Endülüs’te gördüğümüz – Sevilla’da Alkazar , Granada’da El Hamra – gibi ama daha küçük ölçekte , daha basit bir mağribi sarayındayız . Bu tarzı sevenler için Marakeş’te güzel bir alternatif .

Bahia Sarayı , Marakeş’in eskiden Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgesinde , 19. yüzyılın sonlarında Sadrazam Ahmed bin Moussa için yapılmış . Ba Ahmed olarak tanınan bu adaşım sadrazamın cariyeleri bu sarayda kalırmış . 160 tane odası olan sarayın adı ”güzel” anlamına geliyormuş . 8 hektarlık bahçeler ile çevriliymiş ve Fas Kraliyet ailesi şehire geldiğinde halen burada kalırmış .

Alçı işleri , işlemeli ahşap tavanlar ve kapılar , renkli mozaikler türünün en güzel örneklerindenmiş .

Sarayı gezdik , karnımız acıktı , faniler meydanından mis gibi salyangoz kokuları geliyor . Bu akşam yemekte Marakeş gezilerinin olmazsa olmazı var . Döndüğünüzde gittiniz mi diye sorarlar , hayır derseniz ayıp olur sonra . Chez Ali Şova gidiyoruz , bir akşam yemeği tiyatrosuna . Dört dörtlük bir turist tuzağına , en oryantalist Avrupalı için bile tam bir hayal kırıklığına . Biz sevdik mi , boşverin , eğlenmenize bakın dostlar .

Gecenin bir vakti otobüslere doluşup gidiyoruz ünlü mekana . Rezervasyonlar yapılmış , öyle elinizi kolunuzu sallayarak gidemezsiniz . Tıklım tıklım . Zaten işin büyüsü bu , birazdan okuyacaklarınızı herkes yazıyor ama iğne atsanız yere düşmüyor , hem de Kasım ayında .

Girişte içimizde bir heyecan . Kocaman bir tesis , sanki bir saray . Dev çadırlar . Silahlı atlıların arasından yürüyoruz önce . Arkadaki otobüsler ile çok güzel görünüyorlar .

Sonra da tef çalıp oynayan teyzelerin arasından geçiyoruz . Patron çalışanlarına iyi bakıyor anlaşılan , vücut kitle endeksi yüksek teyzelerin . Bitse de gitsek ya da bitse de yesek tarzında sallanıyorlar müzik ile .

Çadırlardan birine giriyoruz . Sekiz kişilik masalar hazırlanmış . Yemeklerde hiçbir sorun yok , lezzetli ve bol kepçe . Ana yemek çevrilmiş yarım kuzu . İçkiler ücretli . Zaman zaman yolda gördüğümüz teyzeler gelip sizi rahatsız etmeden oynarmış gibi yapıp gidiyorlar yemek sırasında .

Etyemezler için etsiz güveçler de yapıyorlar . Bizim masamızda iki kişi için yapıldı . Benim hanım ve kızkardeşi ile masadaki diğer iki hanımın ne kadar yiyebileceklerini düşünün , işte bu kuzu benimle rehberimize kaldı .

Bitirebilme şansımız yok , yemek sonrası gösterilerinin başlama işaretleri ile beraber kuzu gidiveriyor önümüzden . Paket yapsaydık . Biz gene şanslıyız . Bir dostumuz kuzuyu elleri ile temizleyip yemeden önce ellerini yıkamaya gittiğinde döndüğünde bulamamış kuzusunu . Eşine soruyoruz , nasıl kaptırdın diye , bilmem pıt diye alıverdiler diyor .

Rehberimizin önerisi ile nazik yerlerimiz gösteriyi izlerken üşümesin diye sırtımızı dayadığımız minderleri alıp dışarı çıkıyor , neredeyse bir futbol sahası büyüklüğündeki alanın etrafındaki basamaklara oturuyoruz ve işkence pardon gösteri başlıyor . Ellerinde tüfekleri ile fotoğrafta gördüğünüz amcalar bir sağa bir sola koşturup havaya ateş ediyorlar . Şimdi değişik birşeyler olacak derken 15-20 kez önce sağa dan dan dan , sonra sola dan dan dan . Ardından atla yapılan Malkoçoğluvari hareketlerden sonra atların üstünde her an düşecekmiş gibi uyuklayan süvari amcalar ve daha önce gördüğümüz teyzeler çalgı çengi eşliğinde uzunca bir süre yürüdüler önümüzde .

Birara bir uçan halı heyecanı oldu etrafta , gavurcuklar çığlık atarak havada bir şeyi işaret ettiler . İşte gördüğüm , sadece 10-15 saniye kadar .

Gördünüz mü UFO yu . İyi ki araya bir dansöz sıkıştırmışlar da uykumuz açıldı gitmeden .

Chez Ali Şovun ardından geceleme otelimizde .

Ertesi sabah başka bir turumuz var : Urica Vadisi . Atlas Dağlarına tırmanacağımız söylense de sanırım eteklerinde biryerlerde idare edeceğiz . Yolculuk sırasında dağlardaki birkaç köyü görüntülüyoruz Berberi köyleri diye .

Ve ardından gösterişsiz ama şirin bir vadiye geliyoruz . Kahve zamanımız gelmiş ama kahveci ile aramızda sallanıp duran bir ahşap köprü var . Aşağıda ise şırıl şırıl akan bir dere .

Sabah kahvemiz geldi mi bizi kimse durduramaz .

Kahveden sonra doğanın çağrısına uymak isterseniz , turistler için hazırlanmış son derece hijyenik tuvaletler sizleri bekliyor . Bakın …

Tosun buraya gelmiş mi , kapıyı-duvarı inceleyemedim ama dönerken köprü biraz daha fazla sallandı sanki . Kahve çarptı herhalde .

Vadiden dönüşte daha önceden ayarlanmış bir evcilik oyunu var . Bir berberi evine konuk oluyoruz . Paranın her kapıyı açtığı topraklardayız . Turist için , neredeyse selamlaşmak bile paralı . Ama vadi gezisinin en güzel bölümü bu evdi .

Evin ninesi bize nane çayı yaptı . Biz de tertemiz bardaklarda Kuzey Afrika’da içitiğimiz en güzel nane çayını içtik . Fırından yeni çıkmış sıcak kurabiyeler de yedik ve bol bol fotoğraf çektik , nineyle dedeyle torunla .

Ve evin kanatlı sakinleri ile .

Çok huzurlu bir eve benziyordu , dilerim öyledir ve hep öyle kalır .

Tekrar Marakeşteyiz . Başka ne yapalım , Kutubiye Camisi’ne bakalım . Marakeş’te kafanızı kaldırınca bu caminin minaresini görüyor ve yönünüzü buluyorsunuz . Sevilla’daki La Giralda ile Rabad’taki Hasan Kulesi’nin kardeşiymiş bu minare . Mağribi minarelerinin en güzel örneklerinden . 77 metre yüksekliğindeymiş ve 29 kilometre uzaklıktan görülebiliyormuş . Cami ise 1184-1199 yılları arasında yapılmış .

Bahsetmeyeceğim demiştim ama duramadım . Güneş alçalıp gökyüzü kızıla boyanınca Marakeş’te tamtamların sesi sizi Faniler Meydanına çeker bir şekilde .

Bizde diren-e-miyoruz bu çekime . Hem sonra meydandaki yeni dostlarımla buluşacağım bu gece . Önce bir kafeye oturup meydanın binbir çeşit insan tarafından doldurulmasını izleyecek ;

Sonra da bir önceki günden beri beni özlemiş olan mütevazı yılanımla sohbet edeceğim .


Yılandan değil yalandan korkun

Ve geçen hafta dünyamız biraz daha çölleşti . Artık ninesinin hikayelerini anlatamayacak Gabo . Yaşamımıza renk kattın , ninenin dizinin dibinden ayrılma artık .

Sağlıcakla kalın …

5 yorum

  • NEŞE dedi ki:

    Sevgili Doktor,yazının başını okuyunca Fas illerinde bir gayrımenkul edindiniz zannı ile bayağı sevindim…Ama olsun zevkli modacının mülkü bile beni başka diyarlara götürdü…Dün gece döndüm Lizbon dan ve Sintra daki Pena sarayının Arap etkileri ile sizin saraylar pek güzel yakıştı birbirine,tavan süslemeleri gözümü aldı…Faniler meydanında ,biz fanilerin yegane isteği sağlıkla çok yer gezmek değil mi..??Sevgiler..

  • gezmen dedi ki:

    Fas’a gitmeyi çok arzu ediyoruz, çocukla gezdiğimiz için bir türlü cesaret edemedik. Afrika kıtasına açılmamız sanırım 7-8 yılı bulacak. Paylaşım için çok teşekkürler.

  • arkutbay dedi ki:

    Birkaç saat önce Malta’dan döndüm ve güzel yorumlarınızı okudum . Neşe Hocam , her zamanki gibi çok haklısınız . Bu faninin de isteği aynıdır , kanımıza bu virüs girmiş bir kere . Nasıl olsa dinlenecek çoook uzun zamanımız olacak 🙂 Sevgili gezmen , çocuk konusu Fas’ta sıkıntı vermez sana , biraz yediklerine dikkat etmen yeter . Onu da otellerde rahatlıkla halledebilirsin . Tekrar teşekkürler , sevgilerimle …

  • besteerbak dedi ki:

    Chez Ali’de biz de çok eğlenmiştik. Deve eti tatmak istedim,,yerken iyi de sonra hazmetmek zor.Chez Ali’ye gelmeden Atlas dağlarını dolaşmıştık.Fotoğraflar çok güzel Jardin Majorelle’i ne güzel anlatmışsınız.Emeğinize sağlık.Teşekkürler.

  • arkutbay dedi ki:

    Teşekkür ederim Beste Hocam .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*