MAKEDONYA: GÖNLÜMÜZÜ BIRAKTIĞIMIZ TOPRAKLAR – 1

Okuyuculara not: Binrota’da yeni olduğum için ilk gezi günlüklerimi (Havana ve Zürih) uzun uzadıya koymuştum. Makedonya seyahatimi ise okuma kolaylığı açısından birkaç bölümde yayınlayacağım. İyi okumalar.


MAKEDONYA: GÖNLÜMÜZÜ BIRAKTIĞIMIZ TOPRAKLAR


Giriş

Bir ağacın dalları ne kadar uzarsa uzasın, ne kadar yayılırsa yayılsın, beslendiği yer yine kökleridir. İnsanoğlu da biraz böyle değil mi? Nerede yaşarsa yaşasın, ekmeğini nerede kazanırsa kazansın, ne kadar dolaşırsa dolaşsın yine de köklerini beraberinde götürür. Ben de doğma büyüme İstanbullu olmama rağmen, Balkan Savaşlarında Üsküp’ten, Silistre’den, Dedeağaç’tan kopup gelmiş muhacirlerin torunu olarak, köklerimle olan bağımı gün geçtikçe daha kuvvetle hissediyorum.

Uzun zamandır Makedonya’ya gitmek istememin sebebi de köklerime duyduğum bu bağlılıktır. Anneannemin babası 1. Balkan Savaşı sırasında Üsküp’ten İstanbul’a göç etmiş. Onun babası ise Üsküp’teki Rufai dergâhının şeyhi İdris Efendi imiş.

Daha önce Üsküp’ü ziyaret etmiş olan akrabalarım Şeyh İdris Efendi’nin mezarının Rufai Tekkesinin içinde yer aldığından bahsetmişlerdi. Makedonya seyahatimdeki önceliğim, bu mezarı bulmak ve atalarımın yaşadığı toprakları yakından görmek olacaktı.

29 Temmuz 2009
İki kimlikli Üsküp


Büyük İskender’in imparatorluğunu kurduğu Makedonya, belki de onun işgal ettiği ülkelerin ahı tuttuğu için, tarih boyunca akınlara maruz kalmış. M.Ö. 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu Makedonya’yı topraklarına katmış. M.S. 7. yüzyılda Slavlar bu topraklara yerleşmiş. 9. yüzyılda Bulgar kralı Simeon buraları işgal etmiş. Bir süre Makedonya Sırplar ve Bulgarların arasında el değiştirmiş. 1389’da ise Osmanlı bu toprakları fethedip 500 yıldan uzun sürecek hâkimiyetini başlatmış. Ta ki Balkanlar 19. yüzyıldaki milliyetçilik dalgalarıyla çalkalanıncaya kadar. 1800’lerin sonlarına doğru Makedonların başlattığı bağımsızlık hareketi ve onu izleyen 1912–1913 Balkan Savaşları, Makedonya’nın Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlılar arasında bölünmesine ve Osmanlı’nın bu topraklardan çekilmesine neden olmuş, ama hâlâ silinmemiş izler bırakarak.

2. Dünya Savaşı sırasında işgal edilen Makedonya, Josip Tito’nun önderliğinde özgürlüğüne kavuşturulmuş ve yeni kurulan Yugoslavya içinde yer almış. Tito’nun başkanlığındaki Yugoslavya, diğer Doğu Bloğu ülkelerine göre daha esnek ve özgür bir ülke olmayı başarmış. 8 Eylül 1991’de referandumla tekrar bağımsızlığını kazanan Makedonya, 90’larda Yugoslavya’da yaşanan savaşa pek karışmamış ama yine de savaşın etkilerini hissetmiş. Özellikle de Arnavut mülteciler sebebiyle. 2001’de Arnavutların başlattığı direniş, neyse ki kısa sürede çözümlenmiş ve hükümet Arnavut azınlığa kültürel ve politik açıdan daha fazla hak tanımış. 2005’te AB üyeliğine aday olan Makedonya’nın önündeki en büyük engellerden biri Yunanistan’la olan isim meselesi. Yunanistan da Makedonya’nın isim haklarını elinde tutmaya çalıştığından iki ülke arasına halen süren bir çekişme var.

THY’nin Üsküp uçuşu o kadar kısaydı ki Makedonya tarihiyle ilgili notlarımı okumaya ancak vakit buldum. Uçağın kalktığı süre ile inişe geçtiği süre neredeyse benim evden havaalanına giderken geçirdiğim süreye eşitti. İstanbul’dan ufak bir gecikmeyle kalkan uçağımız yaklaşık bir buçuk saat sonra, öğle üzeri Üsküp’e indi.

Havaalanında karşılaştığım ilk sürpriz, uçağa yanaşan eski usul merdivendi. Kabinden çıkarken kendimi, uçağın merdivenlerinde halkı selamlamayan konuk devlet başkanı gibi hissettim. Diğer yolcularla birlikte pisti yürüyerek geçtikten sonra karşılaştığım ikinci sürpriz ise havaalanının kendisi oldu. Otogardan hallice olan Üsküp Havaalanı, biraz bakımsız görünüyordu. Bavulun çıkmasını beklerken hemen döviz büfesini bulup biraz Euro bozdurdum. Makedonya’nın resmi para birimi dinar ve döviz kuru sabitlenmiş. 1 Euro yaklaşık 61 dinar ediyor ve bu pek değişmiyor. Bu arada Makedonya oldukça hesaplı bir ülke. 5 günlük seyahatim boyunca konaklama ve ulaşım hariç, hediyeler dahil harcamalarım 250 Euro’yu geçmedi. Turla gitmenin de hesaplı olduğunu söyleyebilirim.

Yurtdışına ilk kez turla çıkıyordum. Keşif yapmayı ve yerel halkla kaynaşmayı zorlaştırdığı için daha önceki yurtdışı seyahatlerimde turla gitmeyi tercih etmemiştim. Tur operatörünü bulduğumda topu topu 5 kişi olduğumuzu öğrendim. Samimi bir grup olduğumuz için çabucak kaynaştık ve tüm gezi neredeyse bize özel bir tur gibi geçti. Makedonyalı bir Türk olan rehberimiz Selahattin Ayvaz Bey ise aynı zamanda gazeteci ve televizyon programcısı olduğu için gezi boyunca tarihi bilgilerin yanı sıra bizi sosyo-politik konularda da aydınlattı. Bu nedenle Makedonya seyahatini turla yaptığım için hiç pişman olmadım.

Kısa bir yolculuktan sonra Üsküp’ün merkezindeki otelimize vardık. 5 yıldızlı Stone Bridge Hotel, adını hemen yanından akan Vardar Nehri’nin üzerindeki Taş Köprü’den alan lüks bir otel. Normalde böyle bir otelde kalmazdım ama turla gezmenin de bazı avantajları oluyor. Temiz ve konforlu bu otelin sahibi de Türk’müş.

Rehberimiz Selahattin Bey, şehir turunu akşam saatlerine bırakmayı önerdi. Yol yorgunluğunu atmaya ayrılan bu sürede, ben vakit kaybetmeden köklerimin izini sürmeye niyetliydim. Hemen Rufai Tekkesini yerini öğrenmeye çalıştım. Selahattin Bey beni götürmeyi önerdi ve birlikte eski Üsküp’te bulunan tekkeye doğru yola çıktık.

Sanırım taksi şoförleri dünyanın her yerinde aynı. Otelin biraz ilerisinde bulunan taksi durağındaki taksi şoförü, turist olduğumu görünce taksimetreyi açmak istemedi ve yüksek bir fiyat söyledi. Biz de anayola yürüyüp taksiye bindik. Üsküp’te de taksiye binerken ya pazarlık yapılmalı ya da mutlaka taksimetre açtırmalı. Taksi ücretleri oldukça ucuz, o yüzden toplu taşıma yerine tercih edilebilir ama kazık yemenin hiç gereği yok.

Yola çıkmadan önce Rufailik hakkında pek bir bilgim yoktu. Zaten fazla bir bilgi de bulamadım. Kısmen Mevlevilik, kısmen Bektaşilikle bağları olan 14–15. yüzyılda Anadolu’da varlık göstermiş bir tarikattı, daha sonra fetihlerle birlikte Bektaşi, Halveti gibi diğer tarikatlarla Balkanlar’a yayılmıştı. Bu tarikatlar halen Balkanlar’daki Müslüman cemaatlerin arasında faaliyetlerini sürdürüyor.

Tekke bir bahçeyi çevreleyen tek katlı yapılardan oluşuyordu. Bahçenin bir tarafındaki evden genç bir adam çıktı. Meğer tekkenin şeyhiymiş. Açıkçası şeyh deyince yaşlı başlı, uzun sakallı, cübbeli birini beklerdim. Büyük büyük dedemin mezarının burada olduğunu söyleyince, bizi genişçe bir odaya aldı. Odada yan yana sandukalar dizilmişti. Şeyhler ve eşleri bu odada gömülüydü. Şeyh İdris Efendi’nin sandukası en köşedekiydi. Yanında ise Üsküp doğumlu şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın da hocası olan Şeyh Saadettin yatıyordu.

Açıkçası dedemin sandukasının başına geldiğinde özel bir elektriklenme, ulvi bir his gerçekleşmedi. Yine de insanın yüz küsur sene önce yaşamış bir akrabasını bulması özel bir duyguydu. Şeyh İdris Efendi’nin ruhuna dua okuyup ve birkaç poz fotoğraf çektikten sonra odadan çıktık.

Makedonya’ya gelişimin en önemli nedenini gerçekleştirmiş, atamın mezarını bulmuştum. Açıkçası bu kadar kolay olmasını beklemiyordum. Gezimin geri kalanında gönül rahatlığıyla ata topraklarını keşfedebilirdim. Daha sonra grubun diğer üyeleriyle buluşmak üzere Selahattin beyle ayrıldık. Buluşmaya vakit olduğu için biraz kendi başıma dolaşmaya karar verdim.

 
Taş Köprü

Vardar Nehri, Üsküp’ü tam anlamıyla ikiye ayırıyor. Bir tarafta kalenin, eski çarşının, Osmanlı zamanında yapılmış cami ve hamamların bulunduğu, ağırlıklı olarak Arnavutlar ve Türklerin yaşadığı eski Üsküp; diğer tarafta ise yeni ve büyük binaları, kafeleri, alışveriş merkezleri ile modern bir görünüm sunan, daha çok Makedonların yaşadığı yeni Üsküp… İki Üsküp arasındaki büyük farkı grupla birlikte yapacağım şehir turunda daha iyi görecektim. Tarihi 6. yüzyıla dayanan Taş Köprü iki Üsküp’ü birbirine bağlıyor. II. Murat zamanında şimdiki görünümünü alan köprü, o günden beri Üsküp’ün sembolü. Vardar Nehri kıyısında ağaçlıklı yürüyüş ve bisiklet yolları var.

Köprüyü geçip şehrin merkezi sayılabilecek, ortasında Makedonya bayrağının dalgalandığı Makedonya Meydanına çıktım. Üsküp’teki görülmeye değer belli başlı mekanlar, bu meydan merkez alındığında kuzeyde çarşıyı kapsayan alan ile güneyde eski tren istasyonu, şimdi Şehir Müzesi olan yapıya kadar uzanan Makedonya Caddesi’nin oluşturduğu aks üzerinde yer alıyor. 2,5–3 saat sürecek sıkı bir yürüyüşle Üsküp turu atılabilir sanıyorum. Gerçi orada kaldığım sürede müzeleri gezemediğim için, onlara ne kadar zaman gider bilemiyorum.

Çok fazla zamanım olmadığı için uzun uzadıya gezmek yerine meydanın biraz ilerisindeki Gradski Trgovski Centar (GTC) alışveriş merkezine uğramayı tercih ettim. Burası Üsküp’ün en büyük alışveriş merkezlerinden biri… Diğeri ise Ramstore. Alışveriş merkezinde her çeşit mağaza var. Benim ilgilendiğim konu müzik olduğu için doğrudan müzik mağazası aramaya başladım. Jugoton adlı bir mağaza olduğunu öğrenmiştim. Onu ararken başka bir müzik mağazası gördüm ve oradan birkaç adet orijinal Makedonya halk türküleri CD’si aldım. Meğer Jugoton da biraz ilerideymiş. Fazla oyalanmayıp biraz dinlenmek için otele döndüm.

Güneş biraz etkisini kaybedince grup olarak şehir turuna başladık. İlk önce eski Üsküp’te Osmanlı’nın izlerini takip ettik. Şimdi sanat galerisi olan Davut Paşa Hamamı’nın yanından geçerek Eski Çarşıya girdik. Burası Anadolu kentlerinin çarşılarını hatırlatıyor. Küçük meydanları birbirine bağlayan sokaklardan oluşan bir yerleşim planı var. Muhtemelen zamanında her sokak belli bir zanaata ayrılmıştı. Genelde iki katlı eski binaların alt katları dükkan olarak kullanılıyor. Dükkanlar arasında da ağırlıklı olarak kuyumcular ve gelinlikçiler göze çarpıyor. Sanırım günümüzde çarşı daha çok Müslüman ahalinin düğün dernek ihtiyaçlarına cevap veriyor. Çarşıda Osmanlı’nın fazla izi kalmamış. Daha çok Arnavutlar sahip çıkıyor. Binalar, sokaklar oldukça yıpranmış ve kendi haline bırakılmış görünüyor. Bu bölgenin bakımsız kalmasının nedenlerinden biri Makedonlarla Arnavutlar arasındaki soğukluk. Öyle ki kimi zaman iki taraf arasında gerginlik yaşanıyormuş. Makedonlar da Müslüman ahalinin fazla kalkınmasını, zenginleşmesini istemiyorlar.

 

 
Üsküp Eski Çarşı’dan manzaralar

Çarşı içinde Osmanlı döneminden kalan en önemli yapılar hanlar: Kapan Han, Sulu Han ve Kurşunlu Han. 15. yüzyıla tarihlenen Kapan Han restorasyon görmüş ve şu anda içinde bir İtalyan tarzı bir lokanta var. 15. yüzyılın ikinci yarısında İshak Bey tarafından inşa edilen Sulu Han, Üsküp Üniversitesi’nin resim sanatı fakültesine ev sahipliği yapıyor. Ne yazık ki içine giremediğimiz 16. yüzyılın ortalarında, Müezzin Hoca el-Madeni adıyla tanınan Muslihiddin Abdülgani tarafından inşa edilen Kurşunlu Han ise içlerinde en anıtsalı ve taş işçiliğiyle dikkat çekiyor. Ayrıca Makedonya Müzesi de Kurşunlu Han’ın bahçesinde yer alıyor. Buradan görülen Mustafa Paşa Camii ise II. Beyazıt ve I. Selim dönemlerinde vezirlik yapmış Mustafa Paşa tarafından 1492’de inşa ettirilmiş ve kesme taştan yüksek minaresiyle dikkat çekiyor.

Yavaş yavaş kepenklerini indiren çarşıyı boydan boya kat edip biraz ilerideki İsa Bey Camii’ne geldik. Adı üstünde İsa Bey tarafından 1475 yılında yaptırılan ve çifte kubbesiyle kanatlı cami ödeneklerinden olan cami, Avrupa’daki tek Selçuklu tipi cami olma özelliğini taşıyor. Cami avlusunda İsa Bey’in oğlu Mehmet Bey’in ve İshak Bey’in torununun oğlu Bâli Bey’in mezar taşlarının yanı sıra Üsküp doğumlu ünlü Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın annesi Nakiye Hanım’ın da mezarı bulunuyor.

 
İsa Bey Camii

Bir sonraki durağımız Sultan Murat Camii oldu. Üsküp’ü tepeden görmek için ideal bir yer olan Sultan Murat Camii, 1436’da inşa edilmiş. Cami bugünkü görünümünü daha çok 18. yüzyılın başında gerçekleştirilen onarımdan sonra almış. Sultan Murat Camii’nin ilk inşa edildiğinde kubbeli bir yapı olduğu düşünülmektedir. 1912 yılında Sultan Reşat Üsküp’ü ziyaret ettiği sırada camide bazı onarımlar yapılmış. Caminin bahçesinde yer alan saat kulesi Arap mimarisinden izler taşıyor. Caminin imamı İsmail Hoca saat kulesine çıkabileceğimizi söyledi ama eski, ahşap merdivenlere tırmanmayı kimsenin gözü yemedi. Ayrıca İsmail Hoca saat kulesinin geçirdiği yangından kurtulan bazı el yazması Kuranları da gösterdi.

 
Saat  Kulesi ve Sultan Murat Camii’nin minaresi

Bizim gezdiklerimiz dışında Üsküp’teki önemli bir cami de Yahya Paşa Camii. 1504’te inşa edilen cami, piramit şeklindeki çatısı ve 50 metrelik minaresiyle dikkat çekiyor.

Cami turlarımızın ardından tekrar çarşıya döndük. Şimdi sanat sergilerine ev sahipliği yapan Çifte Hamam’ın yanından geçerek çarşıdan çıktık ve modern Üsküp’e geçmek üzere Taş Köprü’ye yollandık.

Günbatımında Üsküp’te olunabilecek en güzel yerlerden biri Taş Köprü sanırım. Vardar Nehri köprünün altından sakin ama güçlü akarken, insanlar da tempolarını düşürmüş, günün koşuşturmasının ardından ağır ağır evlerine dönüyorlardı. El ele dolaşan çiftler, kıyıda koşu yapanlar, bisiklete binenler, meydandaki kaykaycı gençler, kafelerde Skopsko birasını yudumlayanlar kendi halinde akıp giden bir hayatın parçalarıydı sanki. Tıpkı coştuktan sonra durulup yatağını bulan bir nehir gibi…

 
Günbatımında Vardar Nehri

Turumuza ufak bir mola verip – biraz da benim ısrarımla ki gezi boyunca yemek konusunda tam bir baş belası olacaktım – meşhur Destan Aganın köftesinden tatmaya karar verdik. Türk mutfağına köfte kesinlikle Rumeli’nden girmiş olmalı. Daha önce Makedonya’da yediğim köftelerden lezzetlisini yemedim. Destan da Üsküp’teki en iyi köftecilerden biri. Parmak büyüklüğündeki köfteler o akşamın en leziz anlarını bahşetti bana. Porsiyonlar da bayağı doyurucuydu. Üstelik köfte, salata ve içecekten oluşan menüye sadece 260 dinar ödedik ki bu 5 dolar bile etmiyor.

 
Destan Aga’nın köfteleri

Leziz köftelerle karnımızı doyurduktan sonra, turumuza trafiğe kapalı Makedonya Caddesi’nden devam ettik. Sağlı sollu kafelerin, butiklerin ve şık mağazaların sıralandığı bir caddeydi burası. Doğal olarak eksi Üsküp’ten çok daha temiz ve bakımlıydı. İstanbul’dan bir örnek vermek gerekirse; eski Üsküp Tahtakale ise, yeni Üsküp Osmanbey’di. Belki biraz abarttım ama iki kısım arasındaki fark gözle görülür derecedeydi.

Bu cadde üzerinde Rahibe Teresa’nın anısına dikilmiş bir heykel var. Malum o da aslen Üsküplü. Heykelin arkasındaki meydanda, Rahibe Teresa’nın Anı Odasının da bulunduğu ilginç bir kule var.

 
Rahibe Teresa’nın heykeli

Caddenin en sonunda eskiden tren istasyonu olan şimdi ise Kent Müzesi olarak kullanılan bina yer alıyor. Sırp dönemi mimarisinin tipik bir örneği olan binanın ön cephesindeki saat, 27 Temmuz 1963’te Üsküp’ü yerle bir eden depremde saat 5.17’de durmuş.

Kent müzesinin biraz ilerisinde yer alan Ramstore Alışveriş Merkezinde kısa bir çay molası verip şehir turumuzu tamamladık. Ertesi gün yapılacak Kosova gezisi hakkında konuştuk ve rehberimizden ayrıldık.

Ben otele dönmek yerine, ekipten iki bayan arkadaşla Vardar Nehri kıyısındaki kafeleri araştırmaya çıktım. Makedonya Meydanı’nın sağında, GTC Alışveriş Merkezi ile nehir arasındaki alanda sıra sıra kafeler var. Biz ilk bakışta meydandaki inşaat çalışmaları nedeniyle fark edemedik ama köşeyi döner dönmez Üsküp’ün gece hayatı önümüze çıktı. Bir boy yürüdükten sonra, aklımıza yatan bir kafeye oturduk.

Turistik gözükmesine rağmen oturduğumuz kafenin de fiyatları gayet makuldü. Makedonya’da bahşişe pek alışık olmadıklarını okumuştum, nitekim hesabı getiren garsona bahşiş uzatınca önce bir afalladı, sonra bahşişi aldı.

Yan taraftaki barda düzenlenen Küba gecesinden yükselen salsa melodileri eşliğinde, gece aydınlatmasıyla romantik bir manzara sunan Taş Köprü’yü izleyerek, Makedonya’daki ilk günümüzü sona erdirdik.

7 yorum

  • hakangeziyor dedi ki:

    Güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık…

  • lilyofthevalley dedi ki:

    sizin için geziden öte bir şey olmuş, ailenizin gizli hazinesi ulaşmak (çok mu iddialı oldu? ) değişik bir his olmalı.

  • chincilla dedi ki:

    Üsküp’ e gitsem hiç yabancılık çekmem gibime geliyor. anlatımınız çok güzel, elinize sağlık

  • Zeynep dedi ki:

    fotoğrafa bakınca kesinlikle orda olup vardar nehride günbatımını seyretmek isterdim bu güzel yazınız için teşekkürler

  • mugeyidogan dedi ki:

    Destan Ağa’ nın köfteleri dillere destan olsa gerek

  • POYRAZADA dedi ki:

    sevgili corto turco okumaya başlamadan heyecanlandığım yazılardan biri. bir ağacın dalları ne kadar uzarsa uzasın…demişsin ne kadar güzel demişsin. köklerimiz aynı yerlerden geliyor, hayalimde ki geziyi yapmışsın…bana çok şey anlattın, çok şey özlettin 🙂

  • NEŞE dedi ki:

    Çok güzel gezdirdiniz bizi,anlatım da güzel..Ben de bu bölgeye gitmedim,bu yazıdan sonrada çok heveslendim,çok teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*