Madrid-Barca, Red Dergisi




 


Ufak bir Kuzey Kastilya gezisi yapıyoruz. Yakın tarihte şirinlikler içindeki kent sokaklarında faşizmin kol gezdiği, romanesk manzaralar arasında sarp dağların, serin, yeşil yaylaların egemenliği için kalabalık orduların kapıştığı, çanların sadece bazen sakin çaldığı kale kentlerin, uzun sahillerin yollarında, tarihte toprak mücadelesinin tükenmez örnekleri içinde, kendi iç savaşımızın büyük ağırlığı sırtımızdayken, uzak diyarların keyfine, derdine bakıyoruz.


 


İspanyolca’da “devinim” sözcüğü, İspanyol sanatçıların, özellikle müthiş muhalif sinemacı Almadovar ve havarisinin sıklıkla dile getirdiği “movida”dır. Yani, bir ülke ruhunda yenilenme, hareketlenme, aydınlanmaya yeltenme durumudur; rönesansın modernidir, İberya’ya çok uymuş hâlidir. Faşist katil Franco’nun diktasında geçen yılların ardından -son otuz küsur yıldır- kendilerini sabaha dek eğlenceye veren İspanyollar, başkentten başlayarak ülkedeki çeşit çeşit kaldırım taşlarının bile arasına sızmış devinim hâliyle, sokaklarda içki içerek, cigara tellendirerek, kusarak, ardından gelen yorgunluğu, bizim işkembeyle mideleri sıvazladığımız gibi, gün ağarırken çikolataya batırdıkları “çurro”ları -bir nevî ince uzun tulumba tatlısı gibi kızarmış şerbetsiz hamurları mideye indirerek- aydınlık günleri karşılıyorlar. Movida, tüm hispanidatların ve onlara öykünen turistlerin yaşam kaynağı olmuş.


 


Bu toprakların toplum ruhu içsavaşı geride bırakmış, neşelenmeye sevdalanmış. Anasının, atasının, belki çocukluğunun mezalimini söze bile dökmüyor, yaşadığı günün keyfini çıkarıyor. Gündüz mesleğinde gayet ciddi takılan halk, bölgesine göre misafirperver, bazen asık suratlı, genelde çok çekmiş, bakışlar akıllı mı akıllı, ender olarak şovenist. Tabii  her daim midesine düşkün. Porsiyonlar bazen mantıksızca kocaman: Akdenizli işte, keyif pezevengi.


 


Doğa verimli İberya’da. Kuzey Afrika’da üç karış sıcak toprağı ekelemeyi beceren Emeviler’in burada tarımsal anlamda bayram ettiği, Tarık bin Ziyad’ın geri dönmemek için gemilerini yaktığı biliniyor; Endülüs Emevileri yaklaşık dörtyüzyıl kalabilmişler İberya’da. Fellah ve mengü sözcüklerinden kopmuş, yarımadanın fakir ruhuna meze olmuş Flamenko dansı, müziği tüm ülkeye hakim. Gerçek protest  sanat bu işte. Zil, şal ve gül karşımızda: sert bakışlı, dal gibi gençlerin kara potinlerinin sesiyle, avuçların güvercin kanadı gibi açılıp kapananarak ritm tutuşuyla, kara cepkenlerin, kırmızı eteklerin salınışıyla harbiden raksın bütün hızı ortaya yayılıyor.


 


İtalya’dan Rönesans rüzgarı sıkı eserken Kastilyana eski adlı ülkede nasıl olmuşsa olmuş, sofu krallık safdilikleri “Hinduları Hıristiyanlaştıracağız, parayı da bulacağız” fikrine saplanıp Kolomb’u uzaklara yollayacak meblâyı bastırmış, üç gemiyi doğuya varmak için batıya yollamış. Böylece sömürgeci postunu alelacele sırtına atan Kastilyalılar, Güney Amerika ahalisini katlederken, El Dorado altınından o zamanki başkent Toledo’ya haç yaptırmayı ihmal etmemişler. Toledo, Ortaçağ filmlerinin doğal platosu bir kale-kent, halen de ülkenin dinsel merkezi (üstelik vakt-i zamanda Vatikan’la aşık atacak kadar katolik). Madrid’e bir saat mesafede, sokağından çok hikaye çıkar bu kentte, el Greco’nun, sofular sofusu bir yaşam sürüp kendisinden üçyüz, dörtyüz yıl sonra gelecek sanatçıları fena halde etkilediği ince bedenli, ihtişamlı, uzun vücutlu karakterleri boyadığı tabloları bir sürü kiliseyi süslüyor (usta astigmatmış diyorlar). Tiziano’nun, Tintoretto’nun çevresinde palazlanan ama İtalya’da tutunamamış –belki sofuluğu İspanya’da daha fazla iş görmüş- el Greco’dan 20. yüzyılın büyük muhalif sanatçıları, modern sanata doğru pek feyz almışlar: engizisyoncuların verdiği parayla ve emir üzeri boyanan tuvalin yansıttığı resim,  zamanın akış hızı altında ezilen bağnaz fikirlerin sanatı hiç mi hiç gölgelemediğinin kanıtı olarak tüm ihtişamıyla karşımıza çıkıveriyor.


 


İspanyol sanatı –Hay bin Yakzan’dan e biraz etkilenmiş- Cervantes’in anarşist Don Kişot’uyla hızlanmış, ancak asıl patlama, Velasquez’in boyadığı, hamisi olan kral IV. Felipe’yi sadece aynadan ve ufacık gösterdiği tablosundaki cesaretle, Goya’nın  bir hayli gerçekçi desenleri, karmaşık sahnelerdeki yumuşak renkleriyle başlayıp, Antonio Gaudi, Joan Miro, Pablo Picasso ve Salvador Dali döneminde ayyuka çıkmış.


 


Gaudi deha mimar: ortada otomobil yokken çılgın binalarının altına park yeri yapmış. Başyapıtı La Sagrada Familia’nın ön çalışmasında gotik katedrallerden Kapadokya fotoğraflarını incelemeye kadar pek derin çalışmış. Bir sürü enteresan, açık renkli ancak grotesk kulenin yapımı 2020 yılında –bir ihtimal- tamamlanacakmış (başlangıcı 1884). Güell Parkı en civcivli eseri. Tüm cam, seramik ve porselenler fabrika atıklarından gelmiş. Seramikden yapılma hayvanlardan kurulu eğlenceli merdivenle, rengarenk mozaiklerle süslü kıvrım kıvrım balkona varılıyor; dünyanın en uzun oturma sırası, “dairesel meydan” adlı dairesel meydanı çevreliyor. Bir nevî karnaval, Gaudi’nin tüm eserleri.


 


Modern sanatın babası, priapism hastası Pablo Picasso gerçek devrimcidir: faşistlerce bombalanan Guernica kasabasındaki vahşeti anlattığı devasa tablosunun Franco ölmeden İspanya’ya girişine izin vermemiş. Ressamı tutuklayan faşist asker “o resmi sen mi yaptın!” diye sormuş. Üstad, “siz yaptınız,” diye yapıştırmış yanıtı.


 


Miro “sakin Katalan”; denge takıntılı heykeli Merkür Çeşmesi’nde tonlarca cıva, nasıl bir hesapla yapıldıysa artık, devridaim sırasında üzerinden aktığı metale ağırlık yapmıyor!?


 


Dali her devrin, her yönetimin adamı, hatta Franco’ya yakınlığı ve  yağlıboyayı reklam afişlerine taşıması çok eleştiriliyor.  Ancak dehası su götürmez: piksel teknolojisi ortada yokken piksel yağlıboyası (Abraham Lincoln’lü tablosuna özel gözlükle veya piksel makinalarla bakılabiliyor), yaşarken kendi özel müzesini doğduğu kasaba Figueras’da kurması, izleyicinin Mae West enstalasyon odasını ancak dışbükey aynayla görebilmesi, onun çizginin bir o tarafında bir diğer tarafında geçirdiği yaşamının enteresan durumları; müzesinde ne acayiplikler var görmeden olmaz.


 


Tüm bu hadiseler 1900lerden başlayarak cereyan ediyor; yirminci yüzyıla her ülke kendince şekil veriyor. Plastik sanatların azımsandığı cahil toplumlarda ise, bu tür aktif duruşlar tehlike oluşturur. Cahiliye devrinin Picasso’ya alaycı bakışı artık azaldı; gençken ben de küçümsediğimi anımsarım. Ressamı, heykeltıraşı aşağılayan, sanat eserine tüküren zihniyet, daralttığı bağnaz kafatasının içinde çürümeye mahkûmdur. Ferah meydanlar, bakınca akıl yürütmek zorunda bırakan, dimağı açan anıtlar, kente nefes aldıran, aşık olunan bahçeler, parklar yapmak, toplumsal gurup terapinin, insanoğlunu canlandırmanın en kolay yolu. Toplumsal bilinç futbol milli takımının asker selamı vermesiyle sağlanmıyor.


 


“İspanya Millet Meclisi, yirmi küsur yıl sonrasındaki Avrupa haritasında Katalunya’nın bağımsızlığını kabul etti,” diyor yirmibeş yıldır turizm sektöründe çalışmış, ancak tek kelime İspanyolca bilmeyen şoför; tercümeyi yapan arkadaş, “çok kalmadı bu amcalardan,” dese de, İngilizce veya Fransızca da pek kâr etmiyor burada. İberya’nın en zengin yeri Katalunya’nın yönetimsel merkezi Barcelona’ya, Roma’yı dize getirmeye ramak kalmışken generalleri saf değiştirince Gebze’ye kaçmak zorunda kalan Hannibal’in babası Barka vermiş adını. Hani Gladyatör filminin bir sahnesinde Romalı komutan Afrikalı Şipyo’nun Kartacalıları dize getirmesi sahnelenecek de bizim kahraman Maksimus birlikten kuvvet doğurarak tarihi tersine çeviriyor ya işte o Kartacalı Barka, denizci ataları Fenikelilerin kurduğu “yeni kent- kardha hatha”’dan kalkıp gelmiş, Akdeniz’in batısına bu kez, yeni bir liman kurmuş. Roma’nın altınçağında imparatorluk yapmış Hadriyan ve Trayan’ın İspanya doğumlu olması, Roma meclisinin İberya’ya verdiği önemi gösteriyor. Zaten ilk arenalar da o dönemden; tabii artık arslanlarla, kaplanlarla güreşilmiyor, boğa daha kolay. Güngeçtikçe güreş işleri azalıyor; Barselona arenası alışveriş merkezi olarak restore ediliyor.


 


Amerika’nın keşfi kutlamalarının beşyüzüncü yılı, tanıtımın kralı Olimpiyatlar’la taçlandırılınca, 1992’den beri önce Barselona, ardından yine Katalunya’ya ait Mallorca, Minorca ve tabii ki gece yaşamı özgürlüğünün pompalandığı lüks İbiza adalarında turizm patlamış. En büyük kültürel ve maddi kârı da Barselona sağlamış. Batı Akdeniz’in bu şahane kentinde Antikçağ mimarisinden gelen yatay ve dikey caddeler trafiği kolaylaştırıyor. Kesişme köşeleri traş edilmiş, böylece her kavşak meydanlaşmış. Meydansızlık sıkıntısı yok buralarda. Biz de Taksim’i küçültelim e mi.


 


Bask özgürlüğü için savaşan Eta’nın eylemleri ise devam ediyor. Alp Himalaya dağ sisteminin başlangıcı Pireneler ve etekleri üzerine hak iddia eden Basklar için, buraları işgal etmiş Fransa ve İspanya’nın sınırını geri çekmesi olası görünmüyor. Basklar da pes etmiyor.  Özel yaşamı ve politik fikirleri yüzünden katledilmiş, dünya şiirinin bayrağını en önde taşıyan hızlı filozof, atak politikacı, ancak kırılgan şair Federico Garcia  Lorca’ya Bask topraklarını ziyaret ettiği seferlerden aldığı ilham, dağ köylülerinin cevval, pratik zekalı, hınzır ancak çok dürüst hallerini yansıttığı satırlar yazdırmış, sözler söyletmiş. Yeni Avrupa’da Bask ülkesi yok tabii.


 


İberya yarımadasının kuzeyinde hâl böyle. Güneyindeki kozmopolit karmaşa, rengarenk kültür, inançların kaynaştığı mimarî, çılgın sofralar, içkinin esrikleştirdiği insan evlatları bir başka anlatıya mâl olsun.


 


Gezenlere, gördüğü yeri izleyip anlam çıkaranlara, insanoğlunu olduğu gibi kabullenerek feyz almaya çalışanlara, hem okuyan hem gören olmaya meyledenlere selâm, yola devam.


 


gezenadam@gmail.com


 


 


 


 

7 yorum

  • Kaansaf dedi ki:

    Bertan Abi ellerine saglik, yazilarinin ve deneyimlerini paylasmanin devamini diliyorum

  • cherkesh dedi ki:

    Sitenin en ilginci ve en eglendirici yazisini okudugumda ; sizin cok basarili bir Gezgin stand up ci olabileciginizi dusunmeden edemedim .Muthis …keyif verici bir yazi .Tebrik ediyor on puan veriyorum .

  • justinian dedi ki:

    Mükemmel bir yazı. Tarihsel ve kültürel içerikle dolu. İspanya seyahati planladığım şu günlerde bana ilham kaynağı oldu diyebilirim. Teşekkürler.

  • Kedim dedi ki:

    Kacirmisim simdi gordum ve okumaya doyamadim.

  • Zeynep dedi ki:

    kaçırmışım şimdi fark ettim farklı bir yazı olmuş bu güzel paylaşım teşekkürler

  • onur guven dedi ki:

    Çok başarılı bir yazı.Teşekkür ederim.

  • NEŞE dedi ki:

    Ben de bu yazıyı kaçıranlardanım.Harika yazmışsınız,sanat tarihçisi anlatımınız foto eksikliğini misliyle giderdi,elinize sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*